Kendi bıraktığımız izlerde yürümek

Bugünkü aklımızla o döneme dönsek üç aşağı beş yukarı aynı tepkileri verir, benzer hatalardan geçerdik! Hani Marx’a atfedilen bir söz var; “tarih başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” diyor. Determinizmi kaderciliğe göz kırpacak şekilde dile getiren bu yoruma yakın hissederim kendimi

Kendi bıraktığımız izlerde yürümek

Zaman zaman aynı geçmişten geldiğimiz arkadaşlarla bir araya geldiğimizde üniversite anılarını bilmem kaçıncı kez deşeledikten sonra “öyle yapmasaydık, şöyle yapsaydık böyle olmazdı…” aşamasına geliriz. Bir süre sonra bu iddiayı somut yaşadığımız döneme uyarlayıp sınamak istedim, somut olaylar temelinde ne gibi farklılıklar yaratabilirdik gibisinden kafada üretilmiş bir çeşit simülasyon gibi düşünün… Nihayetinde şunda karar kıldım: Bugünkü aklımızla o döneme dönsek üç aşağı beş yukarı aynı tepkileri verir, benzer hatalardan geçerdik!

Hani Marx’a atfedilen bir söz var; “tarih başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” diyor. Determinizmi kaderciliğe göz kırpacak şekilde dile getiren bu yoruma yakın hissederim kendimi. Ertuğrul’un 14 Nisan’ın yıldönümü vesilesiyle yazdığı[1], Nezih Kazankaya’nın Yarıncılar cephesinden yanıt verdiği[2], Nabi Kımran’ın bu yanıtın eleştirisi temelinde 80 sonrası öğrenci gençlik mücadelesinin panoramasını çizdiği[3] tartışmaya ilişkin edeceğim sözlerin arka planını bu fikir oluşturuyor: İradi olarak çok az şeyi değiştirebilirdik.

Esas hacmi oluşturan Nabi’nin iki yazısında kişisel anıların çok yer tutmasına takılmış arkadaşlar. Bunun biraz bağlamdan kopardığına katılıyorum ama tek başına birer makale konusu olamayacak olayların tam da dönemi anlatan yazıların bir yerlerinde tarihe sabitlenmesi benim hoşuma gidiyor. İçeriğe gelince, öncelikle benim harekete fiilen katıldığım dönemlerin öncesine denk geldiği için olaylar hakkında yorum yapmayacağım. Yarıncılar, Nabi’nin bahsettiği 12 Eylül’ün sillesini daha az yeme gibi gerekçeler geçerli de olsa çok örgütlü, çok akıllı bir iş yaparak bu dönemin hem kendi kitleleri hem solcu üniversiteliler açısından dağınık geçmesini engelleyebilecek dergiler yayımlamaya başlamışlar, bir de üstüne dernekleri kurmuşlar; daha ne olsun? 14 Nisan’da hata yapmışlar ama kollarını bağlayıp oturmamışlar, kendi eylem çizgilerince girişimlerde bulunmuşlar. Hatta belki de eylemin iki ayrı koldan ilerlemesi daha hayırlı olmuştur.

Yarıncıların hakkını esas şuradan teslim etmeliyiz: 92-93’lere gelindiğinde artık öğrenci hareketini çekip çevirenler arasındaydım ve kendi hareketimize ‘yasal dernekler kuralım’ diye ısrarla direttiğimi hatırlıyorum. Kampüsün ortasında devrimciler olarak çırçıplak kalmıştık çünkü, içinde yaşayabileceğimiz bir demokrat öğrenci kitlesi kalmamıştı etrafımızda. Hasbelkader ilişki kurduğumuz Kürt/Alevi öğrenciler ya da devrimcilerle ‘iltisaklı’ ailelerden gelenler dışında birileriyle ilişki kurmamız mucizeydi. Bir araç lazımdı ama teşkilat hiç sıcak bakmamıştı önerime, nihayet “Yunanistan’daki öğrenci birliği de yasal değil ama bak nasıl kitleseller” diye kestirip atmışlardı. Hoş, bugünden bakınca benim önerimin de gerçekçi olmadığını anlıyorum, bizim o günkü kafamızla dernekleri kurmayı becerebilsek de en fazla iki üç ay yaşatabilirdik.

Başka türlü olabilir miydi?

İşin ironik tarafı, Nabi de bugünden baktığında ‘şöyle yapamaz mıydık?’ diye soruyor ve büyük oranda Yarıncıların yapmaya çalıştığı şeyi tarif ediyor. Onun kadar olmasa da öğrenci hareketinde epey zaman geçirmiş bir eski yoldaşı olarak ‘yapamazdık’ demek zorundayım. Çok nedeni var ama en temel nedeni şu: Biz demokrat rolü yapan devrimcilerdik ve bahsettiği tarzda bir çalışmaya başladığımızın ikinci günü değilse haftasına esas gündemimize ilişkin bir şey mutlaka olurdu ve biz o gündemden kaçamazdık.

Bu yazdıklarımla çelişecek gibi görünse de üniversite öğrencilerinin okulcu taleplerden etkileneceğine o zaman inanmıyordum, şimdi iyice saçma geliyor. Yine de bu çalışmayı yapmak zorundaydık, çünkü bizimle bağ kurmaya hazır demokrat öğrenciler bu ‘meşru’ içerikler üzerinden bağ kurabiliyordu.

Dernekler ilk kurulduğu dönemde yapılan okulcu çalışmaların sonradan yapılamamasının bir de ülkenin siyasal iklimiyle bağlantılı sebepleri var. Kabaca bölümlendirirsek 87-91 arası dönemde çeşitli nedenlerle demokratik haklar kullanılabilir hale gelmişti; 91-95 DYP-SHP koalisyonu dönemi ise tam bir terör dönemiydi. Öğrenci hareketine yansımasını şöyle anlatayım; 91’lere kadar biz bir çalışma yapardık, polis saldırırdı, biz polisin saldırısını teşhir eder, bir propaganda aracı olarak kullanırdık. 93’e geldiğimizde ‘demokrat’ öğrenciler bizden iyice kaçmasın diye yaşadığımız saldırıları gizler olmuştuk. Her iki dönemi de yaşamış birisi olarak 91-95 arası mücadele yürütmenin çok daha zor olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim.

Ama işimizi devlet teröründen de fazla zorlaştıran şey sosyalist (ya da işte meşrebinize göre nasıl tanımlıyorsanız) ülkelerdeki geri dönüşler oldu. Bulgaristan’dan Türkiye’ye sığınmış kadıncağıza sosyalizmin aslında iyi bir şey olduğunu anlatmaya çalışmanın, Sovyetler Birliği’nden gelen kadınların naylon çorap karşılığı fahişelik yaptığını söyleyen adama “Hayır! Onlar sosyal emperyalistti” diye itiraz etmenin hiçbir etkisi olmuyordu.

Düşünüyorum da ilk eylemine katıldıktan birkaç ay sonra Berlin Duvarı’nın yıkıldığını gören, örgütlü mücadeleye adım attığı günlerde Sovyetler Birliği’nin dağıldığını, Arnavutluk’un ‘bile’ kapitalist bloğa iltihak ettiğini gören gencin mücadeleye devam etmek için insanlığa dair kuvvetli bir imanı olsa gerek. Özcesi, tek bir sebep saymak gerekirse sosyalizmin en azından propaganda düzeyindeki ağır yenilgisini sayarım. Her gözaltına alındığımızda gittiğimiz karakolda ya da şubede polislerin bayat ‘kelaynaklar gelmiş gene’ esprilerine maruz kalmak çok can sıkıcıydı.

Bari bunları yapmayaydık

Fazla bir şeyi değiştiremezdik diye giriş yaptım ama işlerin daha da kötüye gitmesini tahrik eden bir iki öznel nedeni de not etmek isterim.

Birincisi, Yarıncılardan sonra öğrenci hareketinin ana gövdesini oluşturan iki ‘Devrimci Gençlik’ grubunun[4] izlediği rotadır. Devrimci Yol çizgisindeki Devrimci Gençlik’in 91 tahliyelerinden sonra sanırım tartışma sürecinin etkisiyle içine kapanması, Devrimci Sol çizgisindeki Devrimci Gençlik’in ise, ki Dev-Genç kısaltmasını kullanıyorlardı, önce kendini diğer öğrenci hareketinden yalıtıp İYÖDER, AYÖDER vb. dernekleri kurması ve aynı süreçte Devrimci Sol’un giriştiği şehir gerillası eylemlerine paralel olarak polis terörüne maruz kalıp atomize olması gerileme sürecinin sinüs eğrisi şeklinde ilerlemesini getirdi.

İkincisi, en dramatikleri 1990 yazında yukarıda değindiğim iki Devrimci Gençlik grubu arasında gerçekleşen devrimciler arası çatışmalardır. 80 öncesinden devraldığımız bu gelenek 92’nin bahar aylarında -dergi isimleriyle söylersek- Devrimci Proleter Gençlik’le EFK Devrimci Gençlik arasında -neyse ki fazla uzamayan- bir kavgayla da yaşatılmıştı. Belki unuttuklarım da vardır; bunlardan özellikle ilkinin devrimcilere yakın duran öğrencileri hatta kendini devrimci olarak tanımlayanların bir kısmını süreçten kopardığını da yan faktörlerden biri olarak kaydetmek gerekir.

Tartışmanın derneklerle ilgili bağlamına tekrar dönersek; nihayetinde Yarıncılardan ‘kurtulmak’ öğrenci hareketinin serpilmesine yol açmadı. Dernekler birer birer kapatıldığında yasal derneği korumak hassasiyeti de kalmadığı için ajitasyon propagandada ağzımıza geleni söylemeye başladık. Bu sürecin doğal sonucu derneklerin örgütler platformu olarak işlev görmesiydi; zaten 1992’nin Ekim ayında Gençlik Örgütleri Koordinasyonu[5] kuruldu ve fiili olanın adını koymuş olduk. Militanlık düzeyinde gerileme yoktu allah için; Yıldız’da işgal öncesi dönemde bile az rastlanan direnişler (92 başlarında Mimarlık’ta, 94’te yemekhanede çevik işgaline karşı direniş ve çatışmalar özellikle anılmaya değer), faşistlerin İstanbul’da yavaş yavaş burun göstermeye başlamaları üzerine 92 Mart’ında Marmara’da 80 sonrası ilk kez bir arkadaşımızın silahla yaralandığı çatışma gibi birçok çatışma, hemen tüm kampüslerde Müslüman Gençlik rumuzunu kullanan gerici grupla sonu gelmeyen çatışmalar gururla anlatabileceğimiz direnişlerdi ama öğrenci hareketinden artık bir şey ummadığımızın da işaretleriydiler.

Gazi Katliamı sonrası yeniden kıpırdanana kadar da hareket bu şekilde bitkisel hayatta devam etti.

Dipnotlar:

[1] href=”/2020/04/14-15-nisan-1987-bak-iste-yan-yana-onlar-584119/

[2] href=”/2020/06/yarin-ve-yarincilar-590012/

[3] href=”/2020/06/kayip-halka-87liler-i-bir-tahrifata-yanit-590434/ ve href=”/2020/06/kayip-halka-87liler-ii-yukselis-ve-dusus-591046/

[4] Sırasıyla ‘Emperyalizme ve Faşizme Karşı Devrimci Gençlik’ ve ‘Bağımsızlık Demokrasi ve Sosyalizm Mücadelesinde Devrimci Gençlik’ dergilerini çıkarıyorlardı.

[5] 1994 ortalarına kadar devam eden bu platformda EFK Devrimci Gençlik yer almadı. Hatırladığım kadarıyla Militan Gençlik, Genç Komünistler Hareketi, Dev-Genç, Genç Komünarlar, Ekim Gençliği, Partizan Gençlik, Genç Komünistler Birliği, Dev-Genç Direniş gruplarından oluşuyordu.

İlgili yazılar:


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur