"Vezir gambiti (feda edilmeyi) reddetti" tespitini, 2025 Şubat’ında "Sistem çöktü" diyen TÜSİAD yöneticilerine operasyon çekildiğinde kullanmıştık. O andan sonra vezir (dinci-faşist iktidar), şahı (tekelci kapitalist düzeni) korumada alternatifi bulunmadığını ispatlayabilmek için şahı koruyan diğer taşları tek tek düşürmek zorunda kalmıştı. On beş ay sonra, düzenin en önemli koruyucu kalelerinden biri olan CHP'ye kayyum atandı, Özel'in deyişiyle parti "fiilen kapatıldı". Şahın koruma kalkanında, şimdi tek başına vezir ve piyonları bulunuyor. Bundan sonra hasımın, yani emekçi kitle hareketinin her devrimci darbesi, doğrudan vezir üzerine etki edecek ve ona odaklanacaktır. Tekelci sermaye, daha önce defalarca kez yaptığı gibi, en kritik anlarda hegemonyasını koruyabilmek için giriştiği ve her seferinde işe yarayan vezir gambiti manevrasından mahrum kalmıştır

-I-
Mayıs’ın son haftasında CHP'ye kayyum kararıyla başlayan, genel merkezin polis baskınında ele geçirilmesi ve akabinde Özel'in ekibini her seferinde şaşkınlığa uğratan kitle mobilizasyonunun ortaya çıkması tek cümlede anlam kazanır: Vezir gambiti kabul etmedi, Şahı koruyan kaleleri yemeye başladı.
Hatırlayalım: "Vezir gambiti (feda edilmeyi) reddetti" tespitini, 2025 Şubat’ında "Sistem çöktü" diyen TÜSİAD yöneticilerine operasyon çekildiğinde kullanmıştık. O andan sonra vezir (dinci-faşist iktidar), şahı (tekelci kapitalist düzeni) korumada alternatifi bulunmadığını ispatlayabilmek için şahı koruyan diğer taşları tek tek düşürmek zorunda kalmıştı. On beş ay sonra, düzenin en önemli koruyucu kalelerinden biri olan CHP'ye kayyum atandı, Özel'in deyişiyle parti "fiilen kapatıldı". Şahın koruma kalkanında, şimdi tek başına vezir ve piyonları bulunuyor.
Bundan sonra hasımın, yani emekçi kitle hareketinin her devrimci darbesi, doğrudan vezir üzerine etki edecek ve ona odaklanacaktır. Tekelci sermaye, daha önce defalarca kez yaptığı gibi, en kritik anlarda hegemonyasını koruyabilmek için giriştiği ve her seferinde işe yarayan vezir gambiti manevrasından mahrum kalmıştır.
-II-
Editörlerimiz neye dikkat çekmişti, hatırlayalım:
... Kapitalist toplumda burjuvazi egemenliğini iki ayak üzerinden tutar. Yönetime getirdiği parti ya da partiler ile ona muhalefet eden parti ya da partiler. Başka bir ifadeyle, burjuva muhalefet burjuva egemenliğin bir ayağı, bir dayanağı, emekçi sınıfları düzen içinde tutmanın bir aracıdır. Bu araç yani burjuva muhalefeti daima burjuva egemenliğin sigortası rolünü oynar ve kapitalist sömürüye, devletin baskı ve terörüne başkaldırı noktasına gelen emekçi sınıfları düzen içinde tutma görevini üstlenir. CHP budur ve hep bu olmuştur.
Son derece dikkatli seçilmiş bu ifadeler CHP'nin temel işlevine iki anlama gelmeyecek açıklıkta işaret ediyor. Öyleyse soru şudur: RTE'nin CHP'yi "fiilen kapatma" kararından iki gün önce telefonla görüştüğü ABD emperyalizmi ve kararın piyasalarda yaratacağı deprem için önceden hazırlık yaptığı gayet açık işbirlikçi tekelci sermaye, nasıl oluyor da CHP gibi düzenin esaslı sigortalarından birini feda edebiliyor? Sorunun iki olası cevabı var: Ya CHP artık düzenin karşısına dikilmeye başlamıştır -ki burjuva sosyal-reformistler hep bir ağızdan amentüye çevirmişlerdir- ya da artık CHP'nin düzen içinde tutmaya çalıştığı emekçi kitlelerin başkaldırısı, bu sigortayı yakacak denli gerilimle yüklenmiştir.
İlk olasılıktaki safsata öylesine açıktır ki, bunu görmemek için insan kafasını sosyal-reformist bulamaçla karışmış olması gerekir. Rutine bindirilen mitinglerde Özel sürekli bir "sermaye dostu" olduğunu tekrarlayıp durdu. İmamoğlu ile ikisi, dış basına yolladıkları mektuplarda, döne döne aynı noktayı vurguladılar: NATO'nun bilumum emperyalist güçlerin güvenilir, öngörülebilir bir ittifakı olacaklardı. "Güvenilir, öngörülebilir", tek anlama gelir: Sizin sözünüzden çıkmayacağız. Aksine, sizinle uyumu bozan AKP'dir. Son bir kaç mitingde ortamın hararetiyle gaza gelip emperyalizme salvolar gönderen Özel, hemen aynı hafta, finans baronlarının has dergisi The Economist'e gönderdiği mektupta, "güvenilir liderlik" sözü veriyordu. Bu mektubu The Economist, Özel'in büyük boy portresi eşliğinde yayına sundu. Yani finans baronlarının sözcüsü dergi, Özel'in mektupta sözünü ettiği "halk mobilizasyonunu sakin limanlara taşıyacak güvenilir liderlik" pozuna onay vermişti. Hüseyin Aygün, Birgün'deki yazısında, İmamoğlu-Özel ikilisinin sokak eylemlerini bitirip, WSJ, NYT vb. gazetelere mektuplar yollama taktiğinin nasıl karar altına alındığını ifşa etti. Bu karar alındı çünkü, The Economist'e bildirdikleri gibi "işler Macaristan kadar kolay olmayacak" bunun için emperyalist kurumların AKP'yi eleştirip dışlamasına ihtiyaç bulunacaktı. Sadece emperyalizmle tam ilhak ilişkisi olan tekelci düzenin bir partisi böyle kararlar alabilir.
Bu nedenle, açıktır ki CHP düzen dışına yöneldiği için değil, ama düzene başkaldıran emekçilerin gerilimi ana muhalefet sigortasını yakmaya başladığı için, fiilen kapatılmıştır. Yine de vurgulamak gerek. Bir noktada oyunbozanlığa kalkışan CHP değil, dinci-faşizmdir. Başkanlık sistemi, tekelci egemenliğin ileri düzeye vardığı tüm diğer ülkelerdekine benzer, sadece iki ana düzen partisine iktidar yolu açan ve sırayla onları iktidara taşıyan bir yönetim biçimidir. Ve bu ülkelerde ana düzen partileri köklü geçmişi olan partilerdir. Sorun şu ki AKP köklü bir parti değildir, kurulduktan aylar sonra iktidara gelmiş, tüm kadro ve örgüt birikimini iktidar tekeline dayandırmış ve iktidardan düştüğü gün toz olup tarihe karışacak türden bir partidir. Vezir gambitini reddedip oyunbozanlığa kalkışması bu yüzdendir. Tam da bu siyasi durum, derinleşen ekonomik buhranla birlikte, emekçi kitlelerde biriken gerilimin yıpranmış hükümetin değişmesi yoluyla düşürülmesini engelliyor ve CHP kendini bu yüksek gerilimin ortasında, sigortaları tek tek yanarken buluyor.
-III-
Özel'in The Economist'te finans baronlarının dikkatine sunduğu "halk mobilizasyonu”nu CHP yaratmadı. Tersine, o mobilizasyonun yarattığı selin önünde sürüklendi. Eğer dinci-faşist iktidarın CHP'ye karşı giriştiği operasyonlar bir yerde kesilseydi, CHP 109 miting yapmak zorunda kalmayacaktı. Dediler ki; madem bizim dışımızda başlayan bir sel var, öyleyse bu seli operasyonlara karşı kalkan olarak kullanırız. Öyle de yaptılar.
Kuşkusuz, CHP yöneticilerinin gözünden kaçmayan çıplak bir gerçek vardı: Kitle hareketi de onları kullanıyordu. Zaman uzadıkça, kitle mobilizasyonu direşkenlik, kararlılık, güç ve özgüven, bütün bunları doğuran tahayyül genişliği kazandı. Mobilizasyon, yavaş da olsa bir Halk Hareketi kimliği kazanmaya başlamıştı.
Bu hareket yarattığı selin önünde bir ana muhalefet partisini sürükleniyor oluşunun hem avantajını hem dezavantajını bir arada yaşadı. Avantajı, kitleleri düzen içinde tutmak için gerektiğinde sol jargonu kullanma deneyimine sahip bir partinin ana muhalefet kimliğiyle, devrimci durumun hızla sola kaydırdığı en geniş kalabalıkları bir araya getirebilecek bir ağırlık merkezi yaratmasıydı. Dezavantajı ise, tıpkı uzaydaki büyük kütlelerin ışığı yolundan saptırması gibi, bu ağırlığın etkisi altında hareketin hedefine doğru giderken pek çok sapmadan geçmek zorunda kalışıydı.
Kritik virajlarda halk hareketinin nasıl adım adım bilinç birikimi yarattığına şahit olduk ve geçen bir yıl boyunca bunları analiz ettik. Direşkenliği sayesinde hareket her savruluşundan sonra yeniden ana rotasına dönüyor, her yenilgiden bir ders çıkarıyor, terk ettiği her sapa yolda bir köklü önyargıyı, boş beklentiyi, kutsala saygıyı, otoriteye uyma geleneğini geride bırakıyordu. Ona bu direşkenliği veren, dinci-faşizme duyulan kinin yanı sıra, ekonomik yıkımın hiç dinmeyen dalgalarıydı; yıkım üst üste binen frekanslarda ilerledikçe, kitle mobilizasyonu süreklilik kazandı, dinci-faşizmin kalelerini de sarsmaya başladı. Dahası, buhranın yeni ve çok yıkıcı dalgalarından biri ufukta belirmişti. Öyleyse, hiç vakit geçirmeden, emekçi milyonların öfkesine hareket kazandırdığı kulvar, öfkenin bir kütle halini aldığı ağırlık merkezi, yani CHP dağıtılmalıydı.
Kısaca: Hedef CHP değildi, onun açtığı kulvarı kullanan öfkeli milyonlardı.
Krizin kırmızı alarm veren işaretleri, dinci-faşizmi bir an önce ana muhalefeti kapatma telaşına yönlendirdi; bu adımın yol açacağı riskler büyük olsa da. Birazdan o risklere değineceğiz, ama önce ekonomideki alarm zillerine kısaca bakalım. Korkutucu sayılar, en önemli ihracat kalemlerinden geldi. Hazır giyim, beyaz eşya ve otomotiv hepsi yüzde 25-30 arası çok sert ihracat düşüşleri yazdı. Oysa bu ihracat kalemleri, yığılı borç dağının çökmesini önlüyordu. İşareti alan büyük holdingler, şuraya buraya dağılmış hisse senetlerini topluca satışa çıkarma yarışına girdiler. İşaret başkalarına da çoktan ulaşmıştı. Dünya finans-oligarşisinin en tepesindeki J.P. Morgan, yüzde 55 gibi inanılmaz kâr elde ettiği TL hesaplarından çıktığını duyurdu, başka bankalar hemen onu izlediler. Nasıl bir tehlike kokusu, bu finans devlerini inanılmaz yüksek kârlardan vazgeçmeye zorlayabilir? Anlamak için arif olmaya gerek yok. Belli ki Türkiye dizginsiz bir enflasyon-devalüasyon sarmalına giriyordu. Bu durumun yaratacağı yıkım şokuyla, öfkeli milyonların nasıl harekete geçeceğini anlamak için de arif olmaya gerek yoktu.
Bu bağlam, ufukta bir devrim belirtisi görmeyen sosyal uzlaşmacılara, her şeyi o "klikler arası çatışma" kolaycılığıyla açıklamaya alışkın kimi devrimci yapılara, fazlasıyla uçuk kaçık gelecektir. Onlara kalırsa, olan bitenin tek anlamı, ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme girişimiyle ve bu girişimin doğurduğu klikler arası çatışmalarla ilgilidir. Oysa, önceki pek çok yazıda ortaya konduğu gibi, gerek Davos'ta, gerekse Münih Güvenlik Konferansı'nda, dünyanın efendileri devrimin gerçekliğini kabul ediyor ve her adımlarını bu gerçeğe göre atıyorlar. Trilyonluk servetleri yüzünden bu efendilerin kendilerini kandırma lüksü yok. Aynı şekilde, zincirlerinden ve artık dayanılmaz hale gelen sefaletinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan proletaryanın da kendini kandırma lüksü yok. Sadece burjuvazi ve proletarya, her adımlarını devrim gerçeğine göre atıyor. Coşku ve azimle dolu proletarya en sakin adımlarıyla bile güç devşirirken, korku ve panikle atılmış her devasa adım, burjuvaziye aynı oranda pahalıya patlıyor.
-IV-
Verili koşullarda bir ana muhalefet partisinin "fiilen" kapatılmasının yol açtığı risklere gelirsek, -ki bundan sadece dinci-faşist iktidar değil, bu kapatmaya onay veren tekelci egemenlik de büyük pişmanlık duyacaktır- en önemlisi şudur: Hareket artık sapma duraklarda oyalanmak zorunda kalmayacak. Sermaye açısından riskler, genel merkezin polis eliyle ele geçirilmesini izleyen dakikalar içinde kendini hemen belli etti; Özel'in meclise doğru yürüyüşünde, ertesi gün İzmir'de ve sonraki günlerde Güvenpark'ta. Her üç eylem de, esasında, öfkeli kitlelerin politik hesaplaşmayı sandıklara bırakmama kararlılığının göstergesiydi. Işığı saptıran ağır kütle ortadan kalkmıştı.
Genel merkezi savunmak için Özel ve ekibi üç gün boyunca binadan çıkmadılar. Ve beklenen destek, çoğunluğunu sosyal-reformistlerin taşıdığı kitleden ibaret kaldı. İsyan dalgasının geçen bir yılı boyunca şu gerçek defalarca kanıtlanmıştı ve bir kez daha kanıtlanıyordu: Sokaktaki halk hareketi CHP'nin kaderiyle ilgilenmiyordu.
Özel zorla çıkarıldığı genel merkezin kapısında "İktidara yürüyoruz" deyip meclise yönelince -kendi ifadesiyle- hiç beklemediği bir kalabalığı, hiç görmediği bir öfke ve kararlılıkla arkasında buldu. Çoğu zaman sıradan emekçiler, siyasi partilerin program ve sözlerinden, gerçekten neyi ifade ettikleri ile değil, neyi görmek istiyorlarsa onunla bir sonuç çıkartırlar. Ankara'nın bu yerleşime en kapalı otoyolunda, dakikalar içinde toplanan on binler, Özel'le birlikte "meclise, iktidara" yürüdüklerini düşündüler. Bu düşünce onlara öyle bir kararlılık kazandırmıştı ki, önlerine çıkan altı polis barikatının önünde saniye tereddüt göstermeden ezip geçtiler. Durumun vahametini anlayan Özel, kitleyi meclisin yanındaki parka taşıdı.
Kalabalıkların bu zokayı yutmasının tek nedeni, kitledeki kararlılığın, hasmın önünde saniye tereddüt etmeyen bu kararlılığın, henüz, en önde yürüyenin yalpalamasını anında bertaraf edebilecek düzeye ulaşmamış olmasıydı. Anlık yenilgi her karar gibi, aniden karşısına çıkan yalpalamanın tuzağından kaçacak deneyimden yoksundu. Yine de, küçük bir prova gibi görünse bile bu eylem, bir ayaklanmanın bir çok kritik dersini kitlelere kazandırdı, bu derslerin neler olduğuna birazdan değineceğiz. Öfkeli milyonlar şu durumu anladılar: Kapının önüne koyulduktan sonra kitlelerin koruyucu kalkanına hiç olmadığı kadar gereksinim duyan Özel'in açtığı kulvar, öfke selinin akacağı ana güzergah haline gelecekti. Ve artık onu sandıkta hesaplaşma vaadiyle yolundan saptırmak Özel için çok daha zor olacaktı.
Sonraki gün açılan kulvara, İzmir emekçileri sel olup aktı. Özel'in kente geleceği haberi, elbette kasıtlı olarak, ancak gece yarısında duyuruldu. Buna rağmen İzmir halkı, gece yarısından sonra hummalı bir iletişim trafiği başlattı. Duyurusu yapılan alan Cumhuriyet Meydanıydı, 19 Mart ayaklanma günlerinde kitlenin emniyet binasına yürümesinden sonra tüm gösterilere yasaklanan alan. Bir kez daha emekçiler, Özel'in gerçek niyetini değil, duymak istediklerini duymuştu. İzmir'de bu iktidar yürüyüşü başlayacaksa, Cumhuriyet meydanı, tam da doğru alandı, taşkın bir öfke meydanı ablukaya aldı. Yine sebep olduğu durumun vahametini kavrayan Özel, uçaktan iner inmez "hangi alanda toplanacağımız önemli değil" deyiverdi. Bu beyan, polisin azgınca saldırması için bir işaret oldu. Ancak, TOMA, gaz, cop, halkı dağıtmaya yetmedi. İzmir, tıpkı Gezi ve 19 Mart anlarını yaşıyordu. Alana yürüyerek gelen Özel, kitleyi Gündoğdu'ya sürükledi. Ankara'da gördüğümüz anlık kararlılığın içsel zafiyeti, İzmir'de de kendini belli etti.
Özel de bir ders çıkarmış gibi görünüyor. "Baktığımda sadece öfke görüyorum" dediği kitleyi en güçlü şekilde toplayabilmek için, iktidar yürüyüşü iddiasına bir parça ciddiyet kazandıracak kritik meydanları seçmeliydi. Bu yüzden Ankara'daki buluşmayı Güvenpark'ta yaptı. O bir parça ciddiyeti bile kavrayamadıkları için olsa gerek, bir kez daha "Böyle kalabalık beklemiyorduk" diyeceklerdi. Özel, kavganın belirleyici bir alanında taşmaya başlayan öfkeyi, ancak, kutsallık halesiyle sarılı bir mekana, Anıtkabir'e taşıyarak sessizliğe büründürebilirdi. Açığa çıktı ki, yüzyıllık gelenek, eğitim ve bolca baskıyla yaratılan bu kutsallık halesini, kitle henüz parçalayacak düzeye erişmemişti. Yine de bu durum onları, düzenin en kutsal sayılan mekanına girişte polis arama noktalarını ezerek geçmelerine engel olmadı. Bir anlamı var mı? Var. Demek ki kitlede, onları düzene bağlayan son pamuk ipliğini, kutsala duyulan saygıyı aşacak bir öfke potansiyeli vardı.
-V-
Bir süredir Özel'in yeni bir Ecevit olup olamayacağı tartışma konusuydu ve editörler sağlam bir cevap vermişti. Ancak, yaşanan şu üç günün sonunda artık masada yeni bir soru duruyor: Karşımızda yeni bir "Papaz Gapon" mu var?
1905 Rusya devriminde Papaz Gapon'un oynadığı rol iyi bilinir. Çarlık gizli polisi şefi tarafından kurulan işçi örgütünün yöneticilerinden biri olan bu papaz, işçiler adına Çar'a adeta yalvaran bir dilekçe sunmak için yola düştüğünde, yüzbinlerce işçinin büyük bir kan bedeli ödeyerek devrimin patlamasına önayak olmuştu. Papaz Gapon tiplemesi devrimler tarihinde bir istisna değil. 1919'da zirvesine çıkan Alman devrimini ateşleyenler, tüm partilere uzak duran bir grup bağımsız sendikacının ilan ettiği genel grevdi. Nikaragua'da Sandinista devrimini ateşleyenler, öldürülen ana muhalefet partisinin dul eşinin etrafında toplananlardı. Uzun iç savaşı nihai ayaklanmaya taşıyan kıvılcımı onlar yakmıştı. Başarıya ulaşan, ulaşamayan pek çok devrim tarihinde buna benzer örnekler bulunabilir.
Özel ve ekibi 2024 yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıkınca, sivil stepne bir ana muhalefetle işleyen başkanlık sisteminde ciddi bir gedik açıldı. 2025'te TÜSİAD "Sistem çöktü" diye haykırdığında, CHP'nin "devletçi" tedrisatından geçmemiş İmamoğlu'nun ateşlemesiyle; artık tekelci muhalefet partisi için iktidar, uzanamayacakları bir ciğer olmaktan çıkmıştı. Gelinen noktada parti fiilen kapatıldı, ama ciğer orada, tüm baş döndürücü vaatleriyle hala uzanılabilecek bir noktada, çünkü çağırdıkları yere gelen öfke dolu bir kitle var. Özel-İmamoğlu tayfasını, Papaz Gapon rolünü oynamaya itecek olan, iktidara yakın olmanın baş döndürücü iştihasıdır. Mehmet Ağar'ın eski kurmayı Bülent Kuşoğlu'nun ağzından "derin devlet istedi biz de kazandığımız seçimleri bile AKP'ye hediye ettik." ifşaları duyuluyor. Diyor ki karanlık şahıs, biz kazandığımız iktidardan bile vazgeçtik, sen de iktidara yürümekten vazgeç. Bu açık "derin devlet" tehdidinden sonra, Özel'in iştahının ne derece kapanacağını göreceğiz ya da bizi yeni bir Nikaragua deneyimi bekliyor olacak.
Ne olursa olsun, yaşanan üç günde Türkiye halk hareketi şu önemli ve kısa dersleri birikimine katmıştır.
1) Hızlı iletişim, yıldırım misali örgütlenme hasmı hazırlıksız yakalamanın anahtarıdır. Barikatlar henüz berkitilmeden aşılmalıdır. Bu üç günde öfkeli kitleler polisin kurduğu barikatları defalarca aştılar. Oysa, şimdiye dek her seferinde o barikatların önünde tereddütle duralamak, kitle hareketini CHP kulvarını kullanmaya iten en önemli ögeydi. Şimdiden sonra halk hareketi o barikatları aşmak için ana muhalefet kulvarına ihtiyaç duymayacak. İhtiyaç duydukları tek şey hızlı iletişim- yıldırım misali örgütlenme. İnisiyatif emekçilerin ellerindedir.
2) Yıldırım misali örgütlenmeyle, belirleyici alanda belirleyici bir gücü toplamak artık mümkünler arasındadır. Tecrübe edildiği kadarıyla bile bu durum düzenin tüm güvenlik işleyişini kısa süreliğine de olsa paralize etmeyi başarıyor. Belirleyici bir yerde böyle bir güç yoğunlaşması sistemin en tepesindekileri öyle bir korku dalgasıyla çarpıyor ki, ya sessizliğe bürünüyorlar ya da her kafadan bir başka ses çıkıyor. Bu korku dalgasının yarattığı paralize durum en tepeden aşağısına çığ misali çoğalarak düşüyor. Alt kademedekiler ya açık bir talimat gelmediği için ya da karşı-talimatlarla akamete uğradıkları için, kurdukları barikatlarda fazla tutunamıyorlar. Bir devrimde, yürüyen-dövüşen kitleler ile iktidar arasında son bir güvenlik duvarı kalmışsa, bilin ki artık o duvar en dayanıksız olan duvardır. O son duvarı oluşturanlar "Bu iş bitti" noktasına bir adım yakınlıkta bulurlar kendilerini. Aynı duygu barikatı zorlayanlarda da hakimdir, her türlü bedeli ödemenin değeceği an o andır.
3) İki anlama gelmeyecek açıklıkta tek bir direktifle topluca harekete geçebilme kapasitesi, ancak bir dizi genel provayla kazanılabilecek türden özelliktir. Bu üç günde öfkeli kalabalıklar "iktidar yürüyüşü" çağrısını bir direktif olarak algılamış ve onun azmiyle harekete geçmiştir. Fakat bu tek direktifin burjuva politikacıların elinde birbirine tamamen zıt ikili bir anlam yüklü olduğunu yaşayarak gördüler. Şimdiden sonra devrimci kitle hareketinin iktidar yürüyüşünde en yakıcı ihtiyaç, bizzat kitlelerin önünde pratik olarak belirmiştir: Gerçek bir devrimci karargaha sahip olmak. Bugüne dek sadece devrimci çevreler arasında bir tartışma alanı bulabilen konu, şimdi kitlelerin önündedir ve kitleler, teorik mülahazalarla değil, ancak önlerine pratikte dikilen sorunlara bir çözüm arayışına girerler.
4) Önünde durulmaz bir sel oluşturup kararlılıkla sokaklara akmak... Güçleri, en az 350 bin sandığa, dağıtan seçimler değil, ama sadece sokaklar, biriken öfkeyi sonuca belirleyebilecek güçlükte bir darbe oluşturmak üzere yoğunlaştırabilir. Öteden beri kitlelerin sezgi düzeyinde kavradığı bu kanaat, şimdi sağlam, pratikte sınanmış bir kanaate dönüşmüştür.
Yaşanan bu üç gün, önümüze tekrar tekrar "öncü yok ya da hazır değil" argümanını taşıyanlara, güçlü bir cevap sunmuştur. Öfke dolu milyonlar, nihai kavgayı zafere ulaştıracak devrimin en karmaşık görevlerini sırtlamak üzere, kendi içinden güçleri, sessiz derinden ama istikrarlı biçimde hazırlanmayı sürdürüyor. Bu güçler fırsatını bulduğunda gücü ölçüsünde, elde ettikleri hazırlığı provadan geçirmeyi ihmal etmiyorlar. Henüz zamanı değil, güç yetersiz, hazırlığımız bitmedi demiyorlar. Genel provaların değerini biliyorlar ve fırsatı kaçırmıyorlar. En karmaşık görevleri kavramanın yolunun böyle provalardan geçtiğini sezinliyorlar. Özel'i bir Papaz Gapon'a çevirebilecek olasılıklar, öfkeli kalabalıkların bu bilincinden destek alıyor.
Sandıkta değil ama sokakta, özgün talepleri arka arkaya dizmek için değil ama tek bir hedef için "iktidar" için yürümeye kararlı bir kitlenin var olduğu, üç günün olaylarında kanıtlanmıştır. Bu kitle hazırlığını genel provadan geçirmeyi sürdürecek ve nihai kavganın en kritik anlarında, proleter devrimci öncünün yol gösterici desteğine ve "Kabul edilmiş öncü" konumlanışına açlık duyar hale gelecektir.
Kaynak: Mücadele Birliği
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.