Kapitalist üretim ilişkilerine doğru çekilen örgün eğitim süreci sadece demokratik haklar mücadelesi değil, sınıf mücadelesinin de bir alanı haline gelmiştir. Fabrikada çalışan işçi, yazılım geliştiren mühendis, sanayi sitesinde çıraklık yapan öğrenci ya da üniversitede proje yürüten öğrenciler/akademisyenler hepsi aynı toplumsal üretim zincirinin nispi ve mutlak artı değer üretiminin halkaları haline gelmiştir. 19 Mart’ta sıkça beklenen ve istenen genel grev çağrısının bir muhatabı da artık öğrencilerdir!

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Kapitalizm daha önce sadece ticarete konu olan-olmayan her şeyi sermaye ilişkilerine çekmeye doğru genişleme eğilimi içindedir. Bu anlamıyla mali oligarşi sadece sermayenin önündeki engelleri kaldırmaz, eğitim, sağlık, çevre, kültür-sanat, ulaşım, spor sermayenin azami artı-değer sömürü alanları olarak yeniden organize edilir. Bu alanların her biri kapitalist üretim ve sermaye birikiminin doğrudan parçası haline gelir. Haliyle eğitimin, sağlığın, kültür-sanat-sporun sadece metalaşması problemiyle karşı karşıya değiliz, her birinin sermayeye uygun biçimde yeni biçim ve içerikten kapitalist ilişkiler çerçevesinde dönüşmesiyle ve sermaye birikiminin organik parçası olması durumuyla karşı karşıyayız.
Bu anlamıyla eğitim sırasında öğrenciliğin aktif olarak toplumsal işbölümüne uygun, üretken bir işçi olarak yeniden üretildiğini ve eğitimin piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasıyla örgün eğitim sırasında emek gücü olarak görülüp, sermaye birikiminin aktif olarak bir kaldıracı haline geldiğini söylemekteyiz.
Basit bir örnekle başlayacak olursak; daha önce meslek liselerinde diyelim ki 100 tane oturmak için sıra yapılıyor olsun. Öğrenciler de pratik öğrenme gerçekleştirerek bu sıraları yapıyor olsun. Bu sıraların bir kısmı (tamamı da olabilir) kendi okulundaki sıraları yenilemek için kullanılırken bir kısmı da satılıyor olsun (tamamı da satılabilir). Satılan sıraların gelirleri sıra yaparken kullanılan maddelerin giderlerini ayırdıktan sonra okulun döner sermayesine ekleniyor olsun. Bu örnek ile öğrencileri Siemens Industry Software Limited ile yapılan "Dijital Tasarım Eğitiminde Teknoloji İşbirliği"[1] kapsamında veya en baştan öğrencilere “pratik yapma” bahanesiyle okulun bünyesinde açılmış örneğin Bosch, Siemens, Profilo, Gaggenau markalarını bünyesinde bulunduran “Bosch Elektrikli El Aletleri Atölyesi”nde [2] çalıştırarak, o atölye/laboratuvarda öğrencinin tüm emeğini kapitalist işbölümüne uygun artı-değer üretimine doğrudan bağlanması ve ürünün firma aracılığı ile satılması tepeden tırnağa farklıdır.
İlki üretim faaliyetinde elde ettikleri gelirleri döner sermaye fonlarına aktarırken diğeri doğrudan kapitalistin programı çerçevesinde öğrenci emeğini örgütlemiş biçimde sermaye ilişkilerine çekmiştir. Bu biçim uzun yıllardır yerleşiklik kazanmıştır. (Döner sermayeden kendi cebini dolduran müdür, müdür yardımcıları, bazen öğretmenler olsa da bu düpedüz yolsuzluktu.)
Ancak önümüzde duran tablo firmaların okullara atölye açmasından daha ileri boyuttadır. Tüm eğitimi "işgücü rezervi" olarak görülen öğrencileri doğrudan sermaye ilişkileri içine çekmektedir. MESEM’ler aracılığı ile bu sömürü 14 yaşa kadar indirilmiş vaziyettedir. Unutulmamalıdır ki “çocuk hakları” da kazanılmış haklar arasındadır. Ancak burjuvazi kazanılmış tüm haklara saldırdığı gibi “çocuk hakları”na da saldırmaktadır. Toplumun işçileştirilmesi çocuklardan emeklilere kadar kazanılmış haklara saldırarak genişlemektedir.
2025 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’na baktığımızda iki temel şey göreceğiz;[3]
Görüldüğü gibi mesleki okullardan başlayarak okulların hem fiziki olarak OSB’lere taşınması hem de eğitimin içeriği özel sektörün ihtiyaçlarını giderecek biçimde kurgulanacağı açıkça söylenmektedir. Bu tek yönlü geleceğe ara elaman yetiştiriciliğinden farklı bir biçimdir. Bu güncel olarak örgün eğitim sürecinde öğrencilik adı altında ücretsiz/ucuz işgücü olarak özel sektör için çalıştırılmak demektir. Eğitim-öğretim bir bütün olarak kapitalist üretime entegre ediyor.
“Meslek lisesi memleket meselesi” bir dönem herkes tarafından sıkça dillendirildi ama bizler tarafından çabucak unutuldu. Oysa sadece Türkiye’de değil tüm dünyada meslek liseleri ve yüksek okullar stratejik bir yerde durmaktadır. Dünyada ve Türkiye’de her türlü kurum ve ilişkinin daha dolaysız sermaye birikiminin içine çekiliyor oluşunun somut biçimi olarak görmeliyiz bu dönüşümü. Bu dönüşümü, okulları sadece sermayeye peşkeş çekme olarak değil, sermaye ilişkisi içinde olmayan herhangi bir şeyin okulla ilişiğinin kesilmesi olarak görmeliyiz! Ders müfredatları, ders saatleri, ders günleri, mekansal olarak okulun kendisini, öğretmeni, her şeyi özel sektörün ihtiyacına göre yeniden yapılandırılası söz konusudur. Bu anlamıyla eğitim, sermaye birikim sürecinin doğrudan bileşeni haline gelmektedir.
Türkiye kapitalizminin dijital dönüşüm, yeşil dönüşüm, Endüstri 4.0’a geçiş, girişimcilik gibi konuları Milli Eğitim Bakanlığı protokolleriyle beraber eğitimin tamamını kapsayarak iç içe geçmiş bir dönüşüm gerçekleşmektedir. Microsoft, Google, Bosch, Simens vb. bir yandan okullara atölyeler aracılığı ile yerleşirken, diğer yandan da eğitimin içeriği de sermaye programlarına göre yeniden şekilleniyor.
Bu dönüşümün bir yönünü oluştururken diğer taraftan yine kapitalist işbölümüne uygun “yaratıcılık” adı altında tek yönlü bir gelişim gerçekleşir. Kapitalist şirketlerle gerçekleştirilen işbirlikleri aynı zamanda onların araçlarının da kullanımını zorunlu kılar. Örneğin Microsoft Showcase School'da tüm ekosistem Office 365, Teams ve Azure bulut hizmetleri etrafında şekillenir ya da bir okul “Google Referans Okulu" olduğunda, tüm iletişim, ödev paylaşımı ve ders materyalleri Google Classroom, Drive ve Meet üzerinden yürütülür. Bu aynı zamanda bağımlılık ilişkisiyle beraber toplumsal bir dönüşümün de parçasını oluşturur.
Bununla beraber Türkiye’de AR-GE merkezleri, teknoparklar ve üniversite-sanayi protokolleri kalıcılaşıyor. Eğitimin kendisi sermaye ile iç içe geçmiş, üretim ve yeniden üretimin doğrudan parçası haline gelmiştir. Teknoloji Transfer Ofisleri (TTO) ile sanayi tarafından finanse edilen binlerce projede öğrenci emeği sanayi programları tarafından fiili olarak kullanılmaktadır.
Üniversite ve liselerde kurulan Siemens, Bosch, Mercedes, Huawei, Otosan, ASELSAN vb. AR-GE laboratuvarlarıyla beraber de “araştırma” adı altında proje bazlı üretimle öğrenciler doğrudan emek sömürüsüne dahil edilmekte. OSB’lerde ve diğer sanayi sitelerinde bulunan işyerlerinde öğrencilik ve stajyerlik adı altında çalıştırılması karşılıksız emek üretiminin başka bir bölümünü oluşturuyor. Diğer taraftan eğitim-sanayi-özel sektör işbirlikleriyle, mühendis emeği ile eş biçimde prototipler üretme, yazılım testleri yapma, veri analizleri gerçekleştirme, yazılımlarda hata ayıklama gibi işleri de staj ya da deneyim kazanımı olarak meşrulaştırılmakta ve karşılıksız emek üretiminin bir parçası haline getirilmektedir. Bitirme tezleri, dönem ve bitirme ödevleri doğrudan sermayeye proje üretmekle iç içe geçmiş vaziyette. Bu emek sömürüsünün üstü sertifikalarla-deneyim belgeleriyle (ki bu sertifikalar ve deneyim belgeleri bile belirli şirketlerin tekelleşmelerinden kaynaklı onların kullandıkları araçlara, o şirketlerin ekipmanlarına bağımlılığı dayatır) kapatılır. Ama en nihayetinde öğrenci emeği eğitim adı altında sermayeye doğrudan artı-değer üretimi için dolaysız bir şekilde aktarılır.
Üniversitelerde kurulmuş olan Teknoloji Transfer Ofisleri (TTO) aracılığı ile üniversite-sanayi işbirliği protokolleri üzerinden emek sömürüsü genişletilir. Bu genişleme sermayenin projeleri için geliştirilen yazılımlar, algoritmalar ya da araştırmalar vb. fikri mülkiyet haklarının devredilmesiyle de yaratıcılık, bilgi üretme de metalaşarak, sermayeye doğrudan pazarlanması yoluyla sağlanır.
Bir bütün olarak toplumsal proletaryanın ortaya çıkışıyla beraber öğrenci emeği mutlak ve nispi artı-değer üretiminin doğrudan parçasıdır. Öğrenci, daha örgün eğitim sırasında üretici konumuna geçiş yapmıştır. Burjuva devleti tarafından hazırlanan yasal mevzuatlar, staj, uygulamalı öğrenim, sertifika görünümleri bu gerçeği değiştirmemektedir.
Marx’ın “Oysa, değerlerin özünü oluşturan emek, eşit insan emeğidir, aynı insan emek gücünün harcanmasıdır” demişti. “Toplumsal ortalama emek gücü” yetenekleri bir taraftan eğitim sürecinde yükseltiliyor (eğitim sırasında yeni üretim araçlarında dijitalleşme, makine öğrenimi, yapay-zeka vb. değişimlerle toplumsal ortalama emek gücünün şekillendirilmesi okullarda geleceğin değil şimdinin konusu olarak açığa çıkıyor), diğer taraftan da son 20 yıldır öğrencilerin işyerlerinde çalışmasına yönelik yasal değişiklikler yapılıyor. Bir öğrencinin okul ile ilişiği bir atölyede çalışmaya, okul dışında bir işyerinde çalışmaya, okulu bitirme ödevleri olarak özel sektöre proje yazmasına, öğrencinin girişimcilik adı altında kapitalist pazara patentlenecek bir şey üretmesine ve emek gücü olarak piyasaya sürülmesine bağlanmıştır! Bugün açısından staj sömürüsü, okulların girişimci modellerine geçiş, öğrenci çalışmalarına patent alma, bitirme ödevlerinin bile özel sektörün ihtiyacını giderecek projelere bağlanmasıyla eğitim sürecinin doğrudan sermaye birikim sürecine entegrasyonu gerçekleştiriliyor.
Yüzbinlerce öğrenci emeği marangoz tezgahlarından teknoparklara kadar olan tüm üretimin içine çekilmiş vaziyette. Eğitim kurumları rezerv halde duran öğren emeğini sermayenin kaldıracı olarak kullanan bir biçimdedir. Sermaye ve eğitimin bu iç içe geçişi, geleneksel işçi sınıfı ve işçi sınıfının yeni bölükleriyle beraber öğrenci emeğinin buluşması, talep formülasyonlarının da bu içerikle yoğrulmasını gerektirmektedir.
Örnek olarak; güvencesizlik, sendikasızlık, uzun çalışma saatleri, çalışma haftasının uzaması gibi sorunlar hem turizm bölgelerinde yaygın biçimdedir hem de turizm öğrencileri, turizm bölgelerinde part-time çalışan öğrenciler ve turizm işçilerinin ortak kesenleridir.
Enerji ve inşaat sektöründe; eksik ekipman, taşeron baskısı altında hızlı çalışma zorunluluğundan kaynaklı iş cinayetleri- yaralanmalar, stajyer öğrenciler, üniversite eğitimlerini sürdürebilmek için yazları çalışmak zorunda kalan gençler ve inşaat işçileri için ortak kesenlerdir.
Örgün eğitim sırasında metal, otomotiv, tekstil, beyaz eşya sektörlerinde öğrenciler doğrudan bant sisteminde çalışır. CNC tezgâhı, kaynak, montaj işinde fiili olarak çalışan öğrenciler işçi sağlı ve iş güvenliği eğitimi almadan ağır makineler altında çalışır, hem okul yönetimi hem sermayedar tarafından baskılanır. Bu sektörde çalışan işçilerle aynı ortak sorunlara sahiptir.
Bilişim ve teknoloji sektöründe; yazılım, sistem uzmanlığı, network mühendisliği, dijital güvenlik yazılımı, ücretsiz AR-GE çalışması sırasında kod yazma, test etme, hata ayıklama, veri toplama gibi işler yapılır. Öğrenciler tarafından yazılan kodlara, geliştirilen prototiplere, algoritmalara Fikri Sınai Mülki Haklar (FSMH) aracılığıyla el konulur. Öğrencilerde, “deneyim” adı altında uzun çalışma saatlerinin yanı sıra aynı bir bilişimci gibi daha okul döneminde “start-up kültürü” denilen biçim yerleşiklik kazanır. Güya girişimci, enerjik çalışma diye pohpohlanan “her yer işyeri” mantığıyla da “gecesi gündüzü olmadan” bir referans mektubu alabilmek için çalıştırılır.
Öğretmenlik, hukuk, mühendislik, mimarlık hepsi benzer sorunları yaşamaktadır. Mimarlık öğrencilerinin projeleri belediyelere-özel sektöre peşkeş çekilir, öğretmenlik-hukuk stajyerlik ile boğuşur ve günün sonunda sözleşmeli öğretmenlik ya da işçi avukatlık yapmak zorunda kalır.
Tüm bu işçileşme örnekleriyle beraber 19 Mart’ta sıkça beklenen ve istenen genel grev çağrısının bir muhatabı da artık öğrencilerdir!
Avrupa’da “öğrenci sendikaları” pek çok genel greve aktif olarak katılıp öğrenci grevleri örgütlüyor. Bunların bir kısmı geleneksel işçi sendikalarına destek grevleri, okul bütçeleri, paralı eğitim gibi konular etrafından şekilleniyor. Diğer taraftan geçtiğimiz dönemlerde “küresel stajyer grevi” örgütleyerek uluslararası staj sömürüsüne karşı eylemler yaptılar. Sürekli olarak lisansüstü/araştırmacılarla “insanca yaşanılacak ücret” için grev örgütleniyor. Ücretsiz/düşük ücretli staj sömürüsüne karşı sadece geçtiğimiz iki yılda İtalya, Kanada, Pakistan, Fransa, İngiltere’de grev/eylem örgütlendi. Grevler sadece sanayi alanından değil, “sosyal bilimler” bölümlerini de kapsıyor.
Öğrenci-gençlik hareketinin, işçi sınıfı için destek eylemleri, grev ziyaretleri hâlâ önemli bir yerde dururken, bugün açısından öğrenci emeğinin metalaştırılmasıyla doğrudan sınıf birliği ve dayanışmasına doğru niteliksel bir genişlemeyle karşı karşıyayız.
Doğrudan emek sömürüsüne tabi tutulduğu gerçekliği ile grev artık işçi-öğrencilerin de bir aracı haline gelmiştir.
Kapitalist üretim ilişkilerine doğru çekilen örgün eğitim süreci sadece demokratik haklar mücadelesi değil, sınıf mücadelesinin de bir alanı haline gelmiştir. Bu sosyalizm mücadelesinin alanlarının genişlediğini göstermektedir.
Bugün toplumsal proletaryanın organik bir parçası haline gelen işçi-öğrenci gençlik, sınıf çelişkileriyle de olabildiğince geniş bir düzlemde karşı karşıya gelmektedir. Geleceksizlik, faşizm, krizler, kapitalist ilişkiler ağı, değersizleşme, bir bütün olarak kapitalist-emperyalizmin gençliğe yönelik saldırısını oluşturmaktadır. “Ya burjuva ideolojisi ya sosyalizm!” daha da kesin bir şekilde önümüzde durmaktadır. Bir taraftan ağır yoksulluk ve işçileşme süreci yaşanırken bir taraftan da bu süreç milliyetçilik, reisçilik, tarikatçılık, “yeni nesil mafyacılık” gibi yönelimlere de neden olmakta, aslında sosyalizmin de yakıcı ihtiyacını bizlere göstermekte.
Bu ezici sınıfsal dönüşüm, demokratik hak kırıntılarını da yutarak genişliyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, staj sömürüsü boyunca da kendisini gösteriyor. Anadilde eğitim hâlâ güncel bir istem olarak önümüzde. Eğitimin metalaşması dolayımıyla paralı eğitim, yemekhane zamları, barınma, faşist saldırılar, üniversitelere atanan kayyım sayısının sürekli olarak artması, kültür-spor alanlarına hala milyonlarca öğrencinin ulaşmasının imkansız veya çok zor oluşu... Bu sorunlarla beraber, öğrenciliğin değişen yapısı öğrencilik için yazı boyunca göstermeye çalıştığım gibi yeni mücadele alanlarını da ortaya çıkartıyor.
Kapitalist üretim tarzının geldiği bu aşamada öğrenci emeğinin de üretimin içine çekilmesiyle, ileri teknolojiler, savunma sanayi, algoritmalar, yazılımlar, fabrika üretimi-dijitalleşme-yeşil dönüşüm programlarıyla beraber atölyeler ve hizmet sektörleri, üretimin giderek toplumsallaşan karakterini gözler önüne seriyor. Fabrikada çalışan işçi, yazılım geliştiren mühendis, sanayi sitesinde çıraklık yapan öğrenci ya da üniversitede proje yürüten öğrenciler/akademisyenler hepsi aynı toplumsal üretim zincirinin nispi ve mutlak artı değer üretiminin halkaları haline gelmiştir.
Meslek liselerindeki öğrenciler otomotiv, metal, tekstil veya gıda fabrikalarında fiilen üretime dahil ediliyor. Üniversite öğrencileri ve genç mühendisler AR-GE laboratuvarlarında, yazılım şirketlerinde ya da teknoparklarda kapitalist üretim sürecinin görünmez işçileri haline gelmektedir.
Her iki durumda da emek sömürüsü, “eğitim”, “deneyim” “sertifika programı” veya “gelecek hazırlığı” adı altında görünmez kılınıyor.
Bugün öğrenciler, çıraklar, teknisyen adayları, yazılım stajyerleri, hem kendi emeğini sermayeye devreden hem de gelecekteki sömürü biçimlerinin ön modelini yaşayan sınıfsal bir konumda durmaktadır.
Bireysel kurtuluş için mafyacılıktan influencerlığa, teknoloji alanından girişimciliğe, lise-üniversitelerde işçi-öğrencilikten part-time çalışmaya kadar bizleri yutan bir burjuva toplumunun karşısına konan ancak yine burjuva toplumunun bir diğer görünümü olan düzeltici, kalkınmacı, istihdamcı, kamucu, liyakat esaslı toplum düzenini de elimizin tersiyle itip hayatın her alanında sosyalizm ile buluşmamız gerekmektedir.
Bu yalnızca ideolojik bir çağrı değil. Bugün bilginin metalaşmasıyla öğrenciler de bilgi üretimine dahil oldu. Stajyerin, teknisyen adayının yaşadığı sömürü, sanayi işçisinin maruz kaldığı sömürüden; mücadelesi de yine onun tarihsel mücadelesinden ayrı değildir, aynı zincirin yeni halkasıdır. Ve bu zincir, toplumsal üretimin her biçiminde ortaklaşan emeğin, sermaye tarafından sömürülmesine karşı yeni mücadele zeminlerini yaratmaktadır.
Bu yüzden, ister eğitimin metalaşmasına karşı, ister anadilde eğitim talebiyle, ister üniversitelerde kayyımlara ve faşist çetelere karşı, ister fabrikada, ister dijital laboratuvarda, ister okul atölyesinde, mücadele hattı aynı düzlemdedir: Sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm.
Tüm bu demokratik hak mücadeleleriyle beraber eksen artık lise-üniversite öğrencilerini de içine alacak biçimde sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm halini almıştır.
* “Burası gençler için bir ülke değil” sloganı İtalya’da öğrenci grevlerinde/eylemlerinde sıkça kullanılmıştı.
Önceki yazı:
[1] https://mtegm.meb.gov.tr/www/icerik_goruntule.php?KNO=3159
[2] https://www.bosch.com.tr/kesfet/2022/2022-12-06-bosch-elektrikli-el-aletlerinden-teknik-egitime-katki/
[3] 2025 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı 30/10/2024 Tarih ve 32707 (Mükerrer) Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır - T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı - SBB
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.