“Ne istediğine dikkat et; sonuç istediğin şey olmayabilir ve ondan kaçamayabilirsin!” şeklinde özetlenebilecek bir cümle filmin geneline uygulanabilir. Sosyal medyanın sanal bir kamusal mekan haline geldiği, yapay zeka ve yapay gerçekliğin her şeyi varlığa getirebileceği vaadiyle faşizmin elinde olan bu olanakları kullanabilmesi; insanların kolektif hareket edebilme inancını da elinden alabiliyor

Geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde vizyona giren Obsession filmi, son yıllarda kendisini daha fazla hissettiren ve piyasada da daha fazla yatırımların yapıldığı korku sinemasında adını genişçe duyurdu. En basit ve sıradan fikirlerin bir adım ileriye götürülüp “ya böyle olursa” sorusunu sorduktan sonra geniş bir anlatının da kurulduğu güzel bir örnek. Mesela bir lamba bulsanız, bu lamba sihirli olsa ve yanlışlıkla temizlerken içinden bir cin çıksa; her dileğinizi yerine getirse. Tarih boyunca insanın her zaman bu temada hikayeleri olmuş olsa da hiç de tesadüf olmayacak şekilde “Youtuber” mesleğini icra etmiş ve yönetmenliğe geçmiş yönetmenimiz Curry Barker, bu temayı günümüz insanının arzu, ilişkiler, rıza inşası ve gerçekliğin yitimi çelişkileri üzerinden korku filmine döndürmüş.
Öncelikle filmin içeriğine geçmeden bu temanın neden korku janrı tercih edilerek icra edildiği üzerine düşünmek faydalı olabilir. Genç yönetmenin film ortaya çıkmadan yaptıklarına bakıldığında daha çok komedi tarzında eserler verdiği görülüyor. Her ne kadar korku sinemasına ilgili olduğu vakiyse de Us, Get Out filmlerinin yönetmeni ve aynı zamanda komedyen olan Jordan Peele gibi tercih anlamında ortaklıkları var. Bununla birlikte her dönemin ve toplumun kendine özgü çelişkilerinin yine karakteristik ifade etme biçimi tarzını, üslubunu da yaratıyor. Bugünlerde sıkça telaffuz edilen Gramsci’nin “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor, şimdi canavarlar zamanı.” metaforu, işimize yarayabilir. Aynı anda hem ölüyor olmak hem de doğmaya çalışmak; bir şeyleri feda edebilmeyi ve eski anlayışı, alışkanlıkları geride bırakmayı gerektirir ki bu durum konforun ortadan kalkmasını ve güvensiz bir ortamı da yaratır. Aynı zamanda doğum fiili başlı başına bir sancıdır ve neyin geleceğinin belirsizliği de kaygıyı yaratır. Korku edebiyatının kült ve alanlarındaki ilk eserlerine bakıldığında bir devrin kapanıp yenisinin yavaş yavaş ortaya çıktığı, paradigmatik değişikliklerin meydana geldiği dönemlere rastlar. Bu anlamıyla belki de günümüz insanının döneme özgü çelişkilerinin anlatılabileceği en verimli tarz korkudur; belki de çağımıza hakim olan duygusu korku duygusudur.
Kısaca filme bakacak olursak; ana karakterimiz Bear, yakın zamanda anneannesini kaybetmiş, tek başına yaşayan, duygularını kolayca açamayan, çocukluk platonik aşkı Nikki ile bir müzik dükkanında çalışan genç bir erkektir. Nikki’ye açılmak için kafasında sayısız diyaloglar kurar ve her kuramadığı diyaloglar beyninin içini mezarlığa döndürmüştür. Yakın arkadaşı ve aynı müzik dükkanında çalıştıkları Ian’dan sürekli tavsiyeler alsa da yine hareket geçemez. Bir gün eve geldiğinde hayatında yer alan tek canlı ve birlikte yaşadığı kedisinin ölmüş olduğunu görür ve yıkılır. Ardından Nikki telefonla kendisini arayarak arkadaş grubuyla yapacakları bir oyuna davet eder, reddedemez. Yolda Nikki’ye bir hediye almak ister ve hediye dükkanında dilek ağacı benzeri eşya görür; onu da alır. Gecenin sonunda Nikki’yi evine bırakırken ne hediyesini verebilir ne de duygularını açabilir, Nikki aksine sadede gelmesine uğraşır ancak nafile. Nikki arabadan inip evine doğru giderken Bear hayal kırıklığının verdiği hışımla dilek oyuncağını alır ve Nikki’nin kendisini bu dünyada her şeyden daha çok sevmesini diler. Gerçek anlamıyla bu dileği tutar; takıntılı halde Nikki Bear’a aşık olur, onu her şeyden çok sevdiği için hiçbir kimseyle hiçbir an –Bear’ın kendisiyle bile- paylaşamaz. Başlarda Nikki’nin histerik bir biçimde kendini kaybedişi ve Bear’a bağlılığı; Bear’ın tekinsizliği görmezden gelişine ve Nikki’nin de yardıma ihtiyacı olduğu üzerinden kendisine muhtaç halde kalmasının hazzıyla meşrulaştırmasına yarar. Sonrasında takıntının boyutlarının artması, kontrolün de elinden kaçmasına yol açarak istenmedik sonuçlarla filmin finaline kadar gider.
Bear’ın almış olduğu dilek oyuncağının üzerinde, olası sonuçlar üzerinde uyarılar yazıyordu ancak Bear buna bakmamıştı. Arzusu, Nikki’nin de kendisini sevmesi gibi görünse de emeksiz, sorunsuz ve tüm sorumluluğun Nikki’de olduğu, sorunlarda suçluluğu Nikki’nin aldığı aslında tek taraflı bir ilişkiydi; dünyada her şeyden çok sevmesinin tercümesi buydu. Hayatlarımızın her alanına yansıyan bu arzu biçimi, sistemin bizlere her şeyi sonsuz bir seçenek gibi sunduğu, erişilebilirliği arttırdığı ve tercih etmek anlamında birini diğerinden ayırt etmenin farksızlaştığı bir ortamı dayatıyordu. Sonuca gelindiğinde ise kendi yerinden kalkmadan ötekinin, sorunları halletmesi ve elinin suya sabuna dokunmadan çözmesi alışkanlığını getiriyordu, seçimlerde oy atıp dört-beş yıl daha beklemek gibi. Bear bir kuşağın temsilcisi olmakla birlikte özelinde anneannesine dair bir bilgimiz varken, -yakın zamanda öldüğünü biliyoruz- annesine dair bir bilgiye sahip değiliz. Ağzına memeyi götüren, altını alan, sonsuz şefkat gösteren, koruyan kollayan ve sadece kendisinin sahip olduğu anne figürünün eksikliğindeki oedipal karmaşa; ataerkil mirası sırtlayan ve bunu utangaçlığıyla gizleyen Bear’ın toplamda fantazisini de oluşturuyor. Halbuki Nikki’nin babasından nefret ettiğini, gerçek veya sembolik anlamda tanımadığını; ne istediğini bilen ve anlatabilen biri olarak görüyoruz. Tüm filmi belki de Bear’ın erkeklik avantajlarından feragat edememesinin bireysel ve toplumsal sonuçları olarak da okuyabiliriz.
Filmin çatışmalarından biri de Bear’ın gerçekleri kaldıramayacak oluşuydu; bu sebeple fantazisinin mutlak surette gerçekleşmesi gerekiyordu. Bear, Nikki’yi mutlak surette arzuluyordu ve bu arzusu da duyduğu sevginin paylaşılması olarak değil; doğrudan Nikki’yi duygusal, bedensel ve tüm yaşamı kapsayacak şekilde adeta mülkiyet edinmesi üzerineydi. En nihayetinde özel mülkünüz üzerinde mutlak surette tasarruf hakkınız vardır ancak fantazinin temel çalışma sistemi nesnesine ulaştığınızda arzunun da ortadan kalkmasıdır. Örneğin; dileğinin gerçekleşmesinin hemen sonrasında Nikki arabaya dönerek Bear’a kendisinden neden hoşlandığını sorar. Bear bu soruyu Nikki’ye yansıtır ve Nikki de bu soruya cevap verir. Aşık olan artık Nikki’dir, açılamama sorunu çabasız ortadan kalkmıştır. Cinsel birlikteliklerinde sınırı aşan aslında Nikki’dir; defalarca Bear’dan özür diler; dolayısıyla sınırsız arzularını deneme hakkını karşı tarafın rıza inşasıyla sağlamış olur. Bear en başta Nikki’yi elde edilecek ödül olarak kurgularken aslında dileğin gerçekleşmesinden sonra ödülün bizzat kendisi haline gelir; ayrılamaz bir parçadır. Tıpkı Frankenstein’in yaratıcısı gibidir.
İsim benzerliğinin yanında konusu bakımından Possesion filmiyle de bir bağlantı kurmak mümkün görünüyor. Örneğin Possesion filminde bir devletin, sistemin yıkılışıyla bir ailenin yıkılışının başat gittiği düzlemde; Anna karakterinin eşi Mark tarafından baskılanışını izleriz. Mark’ın bir türlü Anna’nın ne istediğini anlamaması; aslında anlamaya çalışmaması filmde bir yaratık olarak ortaya çıkar. Aslında o yaratık Anna’nın arzularının değil bizzat Mark’ın arzusunun cisimleşmiş halidir. Dilek oyuncağının ortadan kırılmasından sonra adeta içinden bir ruh çıkarak Nikki’nin içine Exorcist misali girmesi –Nikki sayıklar halde “o” burada değilken beni öldür der- sonucu ortaya çıkan yabancı, yaratık da aslında bizzat Bear’ın arzusunun cisimleşmiş halidir.
“Ne istediğine dikkat et; sonuç istediğin şey olmayabilir ve ondan kaçamayabilirsin!” şeklinde özetlenebilecek bir cümle filmin geneline uygulanabilir. Sosyal medyanın sanal bir kamusal mekan haline geldiği, yapay zeka ve yapay gerçekliğin her şeyi varlığa getirebileceği vaadiyle faşizmin elinde olan bu olanakları kullanabilmesi; insanların kolektif hareket edebilme inancını da elinden alabiliyor. Bu aygıtlarla kurulan ilişkinin özellikle genç nesillerdeki etkisinin bireysel ve toplumsal sonuçlarını sert bir şekilde ortaya koyabilmesi filmi de ayrıca başarılı kılıyor diyebiliriz.
Kaynak: gazete.iff.org.tr
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.