Öğrenci gençlik ne eskisi gibi “küçük burjuva”dır ne de “aydın öncü” rolündedir. Bugün işçi sınıfının organik parçası haline gelmiştir. Tüm bunların sonucu olarak diyebiliriz ki; üniversiteler artık sadece demokratik mücadele alanı olarak değil, işçileşen öğrenciler gerçekliği ile de sınıfsal mücadelenin bir bölümünü oluşturuyor

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Sosyalist stratejilerin öğrenci gençliğe açılım yapabilmesi için gençliğin analizi zorunludur. Ancak ben burada genel bir gençlik çözümlemesi değil, üniversiteler ve öğrencilerin dönüşümüne bir giriş yapmayı deneyeceğim.
Bu anlamıyla şöyle diyerek başlayabiliriz; öğrenci gençlik ne eskisi gibi “küçük burjuva”dır ne de “aydın öncü” rolündedir. Bugün işçi sınıfının organik parçası haline gelmiştir.
Eğitimin neoliberal dönüşümü ilk başlarda üniversitelerde "kariyer günleri"nde görünür hâle gelse de üniversite-sanayi işbirliğiyle iki ayrı yapı, artık kaynaşmıştır. Bunun sonucu olarak geçmiş dönemden kalma "paralı eğitim" de dönüşüme girerek eğitim hakkı ücretli emeğe bağımlı hale getirilmiştir.
Ulusal İstihdam Stratejileri, Kalkınma Planları ve MEB Stratejik Planı doğrultusunda mesleki ve teknik eğitimde "Mesleki ve Teknik Eğitim Politika Belgesi" bu stratejik dönüşümü gözler önüne seriyor. Bununla beraber “ömür boyu öğrenim”i de kelimenin tam anlamıyla hayatımıza geçirdi ve bunu dolaysız bir şekilde istihdama bağlamakla kalmadı, tüm eğitim anlayışını sermaye çerçevesinde yeniden kurguladı/kurguluyor.
Bu planlamaların ilk hedefi kendi ağızlarından:
OSB'lerin kuruluş aşamasında pansiyonlu mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarının da OSB yönetimi tarafından yapılması hedeflenmektedir. Bu sayede işgücü ve eğitim altyapısını entegre ederek sanayi ile eğitim arasındaki bağı daha da güçlenecek, uygulamayı standart hale getirerek nitelikli bir eğitim-üretim ekosistemi kurulacaktır.[1]
Bununla ilişkili olarak "bölge", "ihtisas", "sektör içi" ve "sektöre entegre" olmak üzere dört okul programını hayata geçirildi. Mesleki ve teknik okullar bu başlıklara göre sermayenin bölgesel ve sektörel ihtiyaçlarına göre Türkiye’de Sınai Dönüşüm[2] çerçevesinde hem okulların fiziksel hem de içeriksel olarak kaynaşması gerçekleşiyor.
12. Kalkınma planında 670.1 maddesi "Mesleki eğitimde ders seçimleri dâhil karar alma süreçlerine özel sektör ve ailelerin katılımı sağlanacaktır" diyor.
Meslek liselerinde ve meslek yüksek okullarında özellikle elektrik-elektronik teknolojisi, motorlu araçlar, makine teknolojisi gibi alanlarda kurulan büyük şirketlerin atölyeleri uzun yıllardır yerleşiklik kazanmıştı. Ancak bugün liselerde ve meslek yüksek okullarında atölye açmakla sınırlı kalmayan bir düzlem var. Mesleki-teknik eğitim öğrencilerin "ders seçimlerinden" başlayarak işgücü piyasasına uyumlu hale getirilmektedir. Bu uzak gelecekte değil, (4 yıllık lise eğitimi olursa üniversite bitiminde çalışma hayatına girme olarak değil) sanayi ile iç içe geçmiş bir "okul hayatı" anlamına gelmektedir.
Bölgesel sanayi ve iş insanları dernekleri, TÜSİAD, MÜSİAD gibi kuruluşların tamamının "amaçlar" kısmında göreceğimiz temel şeylerden birisi de emek gücü ihtiyacının çözümü için MEB, meslek liseleri ve üniversiteler ile işbirliğini vurgulamak olacaktır.
Bu anlamıyla hem doğrudan şirketlerin hem de TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD vb. kuruluşların MEB ile imzaladıkları protokollerle mesleki ve teknik eğitim bölgesel ve sektörel ihtiyaçlara yönelik yeniden şekillenmiştir. Mercedes, Volkswagen, Bosch, Arçelik, Vestel, Siemens, Schneider Electric, Intel Türkiye, Microsoft Türkiye, Renesas Electronics atölyeleri, laboratuvarları, projeleri okulların dışında değil içinde, okulları basit bir şekilde sermayeye "peşkeş çekme" olarak değil, ders programlarını, ders içeriklerini bile belirleyen biçime dönmüş vaziyettedir.
Diğer taraftan da sanayide yeşil dönüşüm, dijitalleşme programları meslek liselerine ve meslek yüksek okullarına da entegre bir şekilde ilerliyor. Dijital okur-yazarlık, hem sınıfsal hem toplumsal dönüşümün bir parçası olarak ilkokulların dahi müfredatlarında var. Yapay zeka çalışmaları, verimlilik programları ve anlayışları sanayi işbirlikleriyle okulların müfredatlarına çoktan girmiş vaziyette. Bundan kaynaklı periyodik olarak “sanayicilerle meslek liselilerin buluşması” gerçekleştiriliyor, ortaöğretimden başlayarak kariyer günleri organize ediliyor, teknofestler örgütleniyor.
"Girişimcilik dersleri" ilk müfredata girişini coşkuyla haber yapanlar aynı zamanda üniversitelerin kendisini de "girişimci üniversite" modeline dönüştürdü. Hemen hemen bütün üniversitelerde üniversite-sanayi işbirliğini gerçekleştirecek "Üniversite Danışma Kurulu" birimleri kuruldu. Bu kurulda sektör ve meslek kuruluşu temsilcileri de dahil edildi. Üniversitelerde kurulan bu kurulların görev tanımları, amaçları kısmına baktığımızda şunları göreceğiz:
"Sanayi temsilcilerinin öğretim elemanı olarak değerlendirilmesinin önü açılmalıdır. Buna mevcut mevzuat izin vermektedir" denilerek Üniversite Danışma Kurulları ve tüm okul anlayışlarının eğitimin kapitalist dönüşümü için açıktan çağrı yapılmaktadır.
Tüm bunlar ekseninde eskiden "ödev yükü" olarak bildiğimiz şeyler bugün öğrenciye "iş yükü" olarak açığa çıkıyor. Öğrencilere verilen araştırma konuları özel sektörün ihtiyacına göre şekillendiriliyor ya da araştırmaların patenti alınıyor, lisanslanıyor veya şirketlerle işbirliği yoluyla ticarileştiriliyor. Öğrencinin projeler üzerinden deneyim kazanması gereken konularda projelerin esasında özel sektörün iş projelerini tamamlamak üzerine kurgulanıyor.
"Girişimci Üniversite Modeli" üniversitelerin teknoloji transfer ofisleri (TTO) aracılığıyla bilimsel-akademik çalışmaların patentlenmesi, şirketlere verilen lisanslar, öğrencilerin bu sürecin işgücüne dönüştürülmesine, artı-değer üretimini dolaysız gerçekleştirmesine neden olur. Bu girişimci üniversite anlayışının temelini oluşturan ise bir taraftan sermayenin ihtiyaçlarını gidermek diğer taraftan da üniversitelerin-akademinin standartlaştırılmış biçimde, bilgiyi ve teknolojiyi verimlilik üzerinden göreli artı-değer üretim yapan bir sisteme dönüştürmektir.
Üniversitelerde danışma kurullarının, üniversite-sanayi işbirliklerinin, TTO'ların yarattığı "girişimcilik" anlayışı, öğrencileri işgücü piyasasına çekmekle kalmaz, onların tüm akademik-bilimsel çalışmalarını meta ilişkisi üzerinden biçimlendirirken akademisyenleri de geçici sözleşmelerle çalışmaya ve proje bazlı işlere mahkûm eder.
Akademisyenlerin de üniversite-sanayi işbirliğinin uygulayıcısı, işçisi haline gelir, onların da araştırmaları ya da öğrencilere verdikleri "ödevler", öğrencilerle giriştikleri projeler sanayinin, özel sektörün doğrudan işidir.
Üniversitelerde bilgi üretimi artık sadece ticarete konu olmaz, kendisinin üretimi ve pazarlanması en baştan meta ilişkisi içerisinde, sanayinin ve özelde tüm sermayenin ihtiyaçlarını-sorunlarını çözme üzerinden kurgulanır.

Koordinatörlüğünü bir sanayi kuruluşunun yaptığı üniversite-sanayi işbirliği bürosu kuruldu. Her yıl fakültemize sanayimize 24 adet kurs yapıyoruz. Tabii bu çalışmaların döner sermayeye, Ar-Ge gelirlerine son derece faydası oluyor, büyük miktarda bu gelirlerimizde artış oldu. (Akife Nilüfer Eğrican, İTÜ Makine Fakültesi Dekanı)
...
Ders planlarımızda değişiklik yaparak ders ve kredi sayıları önemli miktarlarda azaltılmıştır. Haftanın iki günü boş bırakılarak teknik gezilerin organize edilmesi ve sanayicileri üniversiteye çağırarak seminer ve panellerin yapılması planlanmıştır.[3]
...
Bilginin ve kapsamlı zihin emeğinin en kritik üretim güçlerinin sürdürüldüğü günümüzde, “girişimci üniversite” modelinde, göreli artı-değerin, sermaye birikimi ve karlılığının daha dolaysız ve temel dayanaklarından biridir. [4]
Artık öğrenciler "müşteri" değildir üniversiteler için, göreli artı-değerin dolaysız üreticileridir, işçi sınıfının bu anlamıyla parçasıdır.
Kayyım rektörlerle yönetilen üniversitelerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu sadece devletin antidemokratik uygulaması olarak değil, kayyım atanan üniversitelerin hızlıca yukarıdaki anlattığımız sürece entegre edilmesi üzerine de okuması yapılmalıdır. Aynı belediye kayyımlarının yaptığı ihaleler, parsellemeler, belediyelerin şirketleşmesi üniversite kayyımları için de geçerlidir. Kayyım rektörler üniversitelerin şirketleşmesi, üniversite-sanayi işbirliğinin icracıları olarak üniversitelerin dönüşümlerini gerçekleştirilmesi üzerine çalışıyor.
Tüm bunların sonucu olarak diyebiliriz ki; üniversiteler artık sadece demokratik mücadele alanı olarak değil, işçileşen öğrenciler gerçekliği ile de sınıfsal mücadelenin bir bölümünü oluşturuyor.
Üniversitelerdeki öğrencilerin burjuva hukuku içinde tam anlamıyla "işçi" statüsünde olmaması sadece hukuksal-teknik bir meseledir. Meslek liseleri, MYO ve diğer üniversitelerin üniversite-sanayi işbirlikleri, özel sektör projeleri aracılığıyla üniversitelerin bünyesinde çalışan öğrencilerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Öğrencilerin doğal öğrenci faaliyetleri ödevleri, araştırma konuları, uygulamalı öğrenimleri doğrudan sermayeye dönüştürülüyor.
Bu anlamıyla okullar sadece, "piyasaya işçi yetiştiren" ya da işçileşmesi gereken gençliği oyalayan yerler ya da yerelleri ekonomik olarak canlandırma araçları değil, öğrencileri doğrudan faaliyet olarak işçileştirmektedir.
Bu yüzden, öğrenci gençlikteki en temel dönüşüm yönü, çalışan, işçi, işçileşme sürecindeki öğrenciler, yarı-işçi öğrenciler olduğu yerde, yalnızca geleneksel (küçük burjuva) öğrenciliği/öğrenci sorunlarını görmek ne kadar yanlışsa, dar ve kaba işçicilik (yalnızca çalışma koşullarına ve “employibilty/istihdam edilebilirlik” sorununa indirgenmiş) de o kadar yanlış ve öğrenci ve genç olmaktan gelen özgüllük, sorun ve dinamiklerini kucaklamaktan o kadar uzak bir yaklaşım olur. Toplumsal(laşan) proletarya anlayışı, işçi sınıfı içinde sayı ve oranları hızla yükselen öğrenci/genç, kadın ve Kürt işçilerinin (yanı sıra yarı-proleter ağırlıklı kent yoksullarının), en düşük ücretli, en ağır, esnek/güvencesiz çalışma koşulları ile birlikte toplumsal-siyasal-kültürel özgüllük, sorun ve dinamiklerini de dikkatle gözetmemizi gerektirir. (Fuat Yücel Filizler, Bir Gençlik Çözümlemesine Doğru)
İşçi-öğrenci gençliğin geleceksizlik kaygısından bahsetmenin yeterli olduğu düşünülüyorsa bu bir yanılgıdır. Geleceğin diplomalı işsizleri olarak öğrenci gençliği betimlemek yetmez. Kapitalizmin sınırları gençliğin büyüyen özlemlerine, gelişkin toplumsal ihtiyaçlarına cevap olamayacağının öne çıkartılmasıyla beraber “geleceksiz olan işçiler, işçi-öğrenciler-gençler değil, bizzat kapitalizmin kendisidir” denmesi gerekmektedir. Kendi krizlerini aşmak için sürekli işçi sınıfını güvencesizleştirerek, öğrencileri işçileştirerek ya da doğayı talan ederek ömrünü uzatmaya çalışan bu sistem, kaçınılmaz olarak kendi çelişkileri içinde çöküşe sürüklenmektedir. Kapitalizm, kendi geleceğini bile garanti altına alamayan bir sistemdir.
Gençliğin bugünkü direniş dalgalarının gövdesini oluşturması, içinde barındırdığı burjuva, küçük burjuva ideolojileri direniş alanlarına taşıyor olması bize aynı zamanda işçi-öğrenci gençliğe yönelişimizin de temelinden değişmesi gerekliliğini gösteriyor. Sınıfın doğrudan bir parçası haline gelen öğrenci bölüklerine onların da sınıfsal talepleriyle öğrenci olmasından kaynaklanan sorunları bir araya getirecek yönelişe sahip olmak, gençliğin dinamizmini sosyalizm ile yeni yaşam istemine bağlanması tüm sistem içiciliğin karşısına konumlanmalıdır.
Uzun yıllardır Avrupa'da ve Latin Amerika'da öğrenci sendikalarının uzun yıllardır varlığı, öğrenci hareketlerinin de gövdesini oluşturuyor. İşçi sendikalarıyla koordinasyonlu-merkezi eylemlere tanık oluyoruz. Türkiye'de de öğrenci gençlik sendikası (Genç-Sen) deneyimi yaşanmıştı. Öğrencilerin hem sınıfın doğrudan bir parçası haline gelmesinden hem de geleceğin işçilerini oluşturduğu gerçekliği üzerinden, liselerin-üniversitelerin sadece piyasaya açılması değil, piyasaya içkin dönüşümü üzerinden, merkezi bir işçi-öğrenci gençlik hareketini önümüze koyma zorunluluğu doğmuştur.
19 Mart sürecinde de merkezi bir örgütlülük ihtiyacı kendisini göstermişti. Aynı şehirdeki üniversiteler hem iç hem de üniversiteler arası koordinasyon eksikliğini yaşamıştı. Bununla beraber kendi kararlarını vermek için forumlar düzenlemesine rağmen, burjuva muhalefetin eylemlerdeki egemenliğini kıracak bir düzleme geçmekte zorlanmıştı. Tam bu noktada, kendi eylem kararını alacak, eylemin nerede nasıl sonlanacağını ve eylemin içeriğini kendisinin belirleyeceği, merkezi militan bir örgütün ihtiyacı önümüzdedir.
İşçi sınıfının organik parçası olarak işçi-öğrenciliğin talepleri gittikçe işçi sınıfının taleplerine yaklaştığını görmeden bütünsel bir mücadele perspektifi de yaratılamayacak gibi durmaktadır.
Bugün “çalışırken ölmek istemiyoruz” hem işçi öğrenciliğin hem de işçi sınıfının en yıkıcı sorununu oluşturmaktadır. İşçi sağlığı ve güvenliği konusu, emeğin korunma mücadelesi, işçi öğrenciliği de kapsamış vaziyettedir.
Esnek-güvencesiz çalışma, işçi öğrenciliğin üstüne part-time çalışma zorunluluğu ile beraber gençliğin çoğunluğunu bu sorunlar etrafında kümelenmektedir.
Barınma, beslenme, reel ücretlerin düşmesiyle beraber işçi sınıfıyla, işçi öğrenciliğin ortak kesenleri haline gelmiştir.
Proleterleşme dalgası, öğrencilerin kendisini de işçileştirerek, toplumsal proletaryanın parçası haline getiriyor. Bu anlamıyla da öğrenciler sadece boykotun değil, genel grev çağrılarının da muhatabıdır. Çalıştıkları atölyelerden, işbaşı yaptıkları organize sanayi bölgelerinden, özel sektör işbirliği ile üzerine çalıştıkları projelerden, araştırma görevlerinden, geliştirdikleri patentli, lisanslı teknoloji üretiminden dolayı genel grevin bir parçasıdır!
Örneğin dünyadan pek çok üniversite sendikası geçtiğimiz günlerde Filistin ile dayanışma eylemlerinin, öğrenci grev ve boykot taleplerinin en başına; üniversitelerin sanayi teknolojileri (drone teknolojisi gibi) ya da savaş endüstrisinin üretiminin parçası haline gelmiş üniversitelerin projelerinin durdurulması yazılıyor. Filistin eylemlerinde proletarya genel grevler ilan ediyor.
19 Mart sürecinde de yaşadığımız, Türkiye'de de ders boykotu çağrıları vardı. Ancak "Üniversiteler boykot yapar, işçiler grev" kategorik ayrıksılığı ders boykotu biçimiyle tek yanlılığa son vermiştir. Üniversitelerdeki öğrenci boykotu çağrıları, genel grev istemiyle bütünleşmeye çalışıyor ama üniversitelerdeki sınıfsal dönüşümle beraber genel grevin de bir parçasını üniversiteler ve liselerdeki işgücü haline gelmiş öğrenciler oluşturduğunu görmemiz gerekir.
Bu anlamıyla bugün öğrenci hareketinin öne çıktığı siyasal konuların kendisi de özünde kendi sınıfsal dönüşümünün sonuçlarındandır. Çözümü ise yine sınıfın bir parçası haline gelmiş öğrenci gençliğin, demokratik istemlerle beraber sınıfın bir parçası olarak ilerlemesinin önü açıktır.
[1] https://mtegm.meb.gov.tr/www/mesleki-ve-teknik-egitim-politika-belgesi-yayimlandi/icerik/3548
[2] https://medium.com/@fuatfilizler/t%C3%BCrkiyede-s%C4%B1nai-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCm-46416d9b39cb
[3] Üniversite-sanayi işbirliği savunan "öğretim üyelerinden" Ünal Kurt, Metin Yavuz ortaklaşa yazdığı Üniversite-Sanayi İşbirliği: Dünü, Bugünü, Geleceği makalesi https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/193882 (görsel de buradan alınmıştır)
[4] Günümüz kapitalizminde eğitimin üretimine tam karmaşa üzerine: Eğitim ile üretimde birleşik sınıf mücadelesine doğru yazısı için: https://medium.com/@fuatfilizler/g%C3%BCn%C3%BCm%C3%BCz-kapitalizminde-e%C4%9Fitimin-%C3%BCretime-tam-entegrasyonu-%C3%BCzerine-e%C4%9Fitim-ile-%C3%BCretimde-birle%C5%9Fik-148736c74e76
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.