Ortada suç işleyen bir çocuk varsa onu en erken fark etmesi gereken okul, desteklemesi gereken sosyal hizmet mekanizmaları, koruması gereken çocuk koruma sistemi ve her şeyden önce çocukların insanca yaşayabileceği ekonomik ve sosyal koşulları sağlamakla yükümlü olan devlet de suça sürüklemiştir. Bu mekanizmaların yetersizliği sorgulanmadığında ortaya çıkan sonucun bütün yükü çocuğun omuzlarına bırakılır. Böylece kamusal sorumluluk bireysel suçluluk anlatısının arkasında kaybolurken devlet ve kamu otoriteleri de kendi yükümlülüklerini sorumluluğun ve hesap verilebilirliğin dışına çıkarmış olur

Hiçbir yasa tarafsız değildir. Her yasa, devletin kimi koruyacağına, kimi cezalandıracağına ve hangi toplumsal sorunu nasıl tanımladığına ilişkin siyasi bir tercihtir.
Hukuk çoğu zaman siyasetten bağımsız, teknik ve tarafsız bir alan olarak algılanır. Yasaların yalnızca hukuki ihtiyaçlara göre hazırlandığı, toplumsal sorunlara nesnel çözümler üretmeyi amaçladığı düşünülür. Bu bakış açısına göre hukuk, siyasal tartışmaların üzerinde duran, ideolojilerden ve iktidar ilişkilerinden etkilenmeyen kurallar bütünüdür. Hukuk sistemi ise kendi iç mantığıyla işleyen, toplumsal çatışmalardan ve iktidar mücadelelerinden etkilenmeyen kapalı bir sistemmiş gibi sunulur. Oysa gerçekte hiçbir yasa tarafsız değildir. Her yasa, devletin kimi koruyacağına, kimi cezalandıracağına ve hangi toplumsal sorunu nasıl tanımladığına ilişkin siyasi bir tercihtir. Bu nedenle kanun değişikliklerini yalnızca teknik düzenlemeler olarak okumak, onların arkasındaki siyasal tercihlerin görünmez kılınmasına yol açar.
Suça sürüklenen çocuklara ilişkin yapılan düzenleme teklifi de siyasi saik gütmektedir. Çocuk suçluluğu yalnızca bireysel bir irade sorunu olarak ele alındığında çocuğu bu noktaya getiren toplumsal ve kamusal sorumluluklar görünmez hale gelir. Oysa ortada suç işleyen bir çocuk varsa onu en erken fark etmesi gereken okul, desteklemesi gereken sosyal hizmet mekanizmaları, koruması gereken çocuk koruma sistemi ve her şeyden önce çocukların insanca yaşayabileceği ekonomik ve sosyal koşulları sağlamakla yükümlü olan devlet de suça sürüklemiştir. Bu mekanizmaların yetersizliği sorgulanmadığında ortaya çıkan sonucun bütün yükü çocuğun omuzlarına bırakılır. Böylece kamusal sorumluluk bireysel suçluluk anlatısının arkasında kaybolurken devlet ve kamu otoriteleri de kendi yükümlülüklerini sorumluluğun ve hesap verilebilirliğin dışına çıkarmış olur.
Çocuk ceza adaletinde uzun yıllardır benimsenen koruma ve topluma yeniden kazandırma perspektifi yerini giderek cezalandırma ve güvenlik eksenine bırakmaktadır.
Tam da bu nedenle, Meclis gündemindeki suça sürüklenen çocuklara ilişkin düzenlemeleri yalnızca infaz hukukunda yapılan teknik değişiklikler olarak değerlendirmek eksik olacaktır. Teklif, çocuk adalet sisteminin temel yaklaşımının önemli şekilde değiştiğine işaret etmektedir.
Mevcut çocuk adalet sistemi (en azından normatif düzeyde) çocuğu suç işleyen bir failden ziyade suça sürüklenen, cezalandırılması değil korunması gereken bir özne olarak kabul eder. Türkiye'nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme de, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu da bu anlayış üzerine kuruludur. Esas olan, çocuğun özgürlüğünden yoksun bırakılmasının son çare olması ve uygulanacak tedbirlerin çocuğun üstün yararını gözetmesidir.
Ancak teklif edilen bu düzenlemeler, ağırlık merkezini tamamen değiştirmektedir. Çocuklara yönelik infaz rejimi ağırlaştırılmakta, yetişkin infaz sistemine yaklaşan bir anlayış benimsenmektedir. Başka bir ifadeyle, çocuk ceza adaletinde uzun yıllardır benimsenen koruma ve topluma yeniden kazandırma perspektifi yerini giderek cezalandırma ve güvenlik eksenine bırakmaktadır.
Çünkü bugün tartışılan mesele yalnızca çocukların işlediği suçlar değildir. Kamuoyunda artan güvenlik kaygısı, son zamanlarda medyada görünürlüğü artan çocuk failli sansasyonel olaylar ve toplumun cezaların yetersiz olduğu yönündeki algısı, siyasal iktidarı toplumsal yapıyı yeniden şekillendirmeye zorlamaktadır Sorun ise tam da burada başlamakta: Devlet, çocukları suça sürükleyen nedenleri tartışmak ve bunları düzeltmek yerine bu nedenlerin ortaya çıkardığı sonuçlara daha ağır cezalarla müdahale etmeyi tercih etmektedir.
Oysa daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bir çocuğu suça sürükleyen şey çoğunlukla bireysel tercihler değildir. Yoksulluk, eğitimsizlik, sosyal hizmetlere erişememek, çocukların suç örgütlerinin yaygınlaşması, çocukların kolaylıkla manipüle edilebilmesi ve kamusal koruma mekanizmalarının yetersizliği, çocuk suçluluğunun temel nedenleri olmaya devam etmektedir. Bu koşullar değişmeden yalnızca cezaları ağırlaştırmak sorunu çözmek değil, sorunu çözememenin yarattığı yükün altında çocukları bırakmaktır.
Mevcut sistemde çocuk hükümlüler, belirli koşulların varlığı halinde cezalarını doğrudan çocuk eğitimevlerinde infaz edebiliyor. Ayrıca her ne kadar pratikte başarısız olduğu su götürmez bir gerçek olsa da mevcut infaz rejimi, çocuğun topluma yeniden kazandırılmasını esas alan bir anlayış üzerine kuruluydu. Teklifle birlikte ise çocuk hükümlülerin cezalarına kural olarak çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlamaları, ancak iyi halli olduklarının değerlendirilmesi halinde eğitimevlerine ayrılabilmeleri öngörülmektedir.
Teklifle birlikte yaş küçüklüğü nedeniyle uygulanan ceza indirimleri önemli ölçüde azaltılmaktadır. Mevcut düzenlemede fiili işlediği sırada 12 yaşını doldurmuş ancak 15 yaşını doldurmamış çocuklar hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine 9 yıldan 12 yıla, müebbet hapis cezası yerine ise 7 yıldan 9 yıla kadar hapis cezasına hükmedilebiliyordu. Teklifle bu sınırlar sırasıyla 10 yıldan 14 yıla ve 8 yıldan 11 yıla çıkarılmaktadır. Benzer şekilde, 15 yaşını doldurmuş ancak 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine verilen cezanın alt ve üst sınırı 12 yıldan 16 yıla, müebbet hapis cezası yerine verilen cezanın alt ve üst sınırı ise 9 yıldan 13 yıla yükseltilmektedir. Diğer süreli hapis cezalarında uygulanan yaş küçüklüğü indiriminin oranı korunmakla birlikte bu yaş grupları bakımından hükmedilebilecek azami hapis cezaları da artırılmaktadır.
Ayrıca tekerrür hükümlerinin uygulanmasındaki yaş istisnasının 18'den 15'e düşürülmesi teklif edildi. Yani mevcut sistemde 18 yaşın altındaki çocuklar açısından tekerrür hükümleri uygulanmazken, teklifle birlikte suçu işlediği sırada 15 yaşını doldurmamış olan kişilere tekerrür hükümleri uygulanmayacak.
Çocuk adalet sistemi yıllardır "suça sürüklenen çocuk" kavramını boşuna kullanmıyor. Bu kavramın arkasında çocuk gelişimi, psikoloji ve kriminoloji alanlarında uzun yıllara yayılan bilimsel birikim bulunmaktadır. Çocuğun yetişkinlerden farklı değerlendirilmesinin nedeni yalnızca yaşının küçük olması değildir. Asıl neden, kişiliğinin, kimliğinin ve toplumsal aidiyetlerinin henüz oluşum sürecinde olmasıdır.
Bu nedenle uluslararası çocuk hukuku da çocuğun özgürlüğünden yoksun bırakılmasını son çare olarak kabul eder. Çünkü çocuk ne kadar uzun süre ceza infaz kurumunda kalırsa, cezaevi onun için yalnızca bir infaz mekanı olmaktan çıkar. Kimliğini kurduğu, aidiyet geliştirdiği bir yaşam alanına, yani evine dönüşür. Cezaevini yuva belleyen çocuğun “suçlu”luktan başka sığınacağı bir kimlik kalmaz.
Elbette yetişkinler açısından da uzun süreli hapis cezalarının ağır sonuçları vardır. Ancak yetişkin bir kişinin cezaevine girmeden önce kurulmuş bir yaşamı, mesleği, toplumsal ilişkileri ve kimliği bulunmaktadır. Oysa çocuk için durum farklıdır. Çocuk, tam da bu kimliği oluşturduğu dönemde özgürlüğünden yoksun bırakılmaktadır. Böyle bir durumda ceza, yalnızca işlenen fiile karşılık verilen bir yaptırım olmaktan çıkarak çocuğun kişilik gelişimine doğrudan darbe vuran bir unsur haline gelir.
İşte bu nedenle çocuk ceza adalet sistemi, cezalandırmadan önce rehabilitasyonu, kapatmadan önce topluma kazandırmayı esas alır. Çünkü çocukların uzun yıllar cezaevinde tutulması, onları suçtan uzaklaştırmaktan çok "suçlu" kimliğini içselleştirmelerine neden olur. Devletin görevi çocukları suçla özdeşleşen bireylere dönüştürmek değil, onları suçun dışına çıkaracak koşulları yaratmaktır.
Bakan Akın Gürlek, teklifi savunurken Norveç'i örnek gösterdi. Gerçekten de Norveç'te ceza sorumluluğu yaşı Türkiye'den daha düşüktür ve çocuklar hakkında hürriyeti bağlayıcı yaptırımlar uygulanabilmektedir. Ancak karşılaştırmalı hukuk, yalnızca kanun maddelerini yan yana koymaktan ibaret değildir. Bir hukuk kuralını anlamak için onu var eden toplumsal zemine bakmak gerekir.
Çağdaş karşılaştırmalı hukukun temel kabullerinden biri hukuk kurallarının içinde doğdukları toplumsal yapıdan bağımsız değerlendirilemeyeceğidir. Marx'ın altyapı-üstyapı teorisinin işaret ettiğine göre hukuk sistemi gibi üstyapılar, kendi başına işleyen soyut bir alandan ziyade belirli üretim ilişkileri, ekonomik yapı ve toplumsal gerçeklik üzerinde yükselen kurumlardır. Tam da bu nedenle aynı hukuk kuralı, birbirinden tamamen farklı toplumlarda aynı sonucu doğurmaz. Dolayısıyla Norveç'in ceza hukukunu örnek gösterirken onu mümkün kılan refah devletini, eğitim sistemini ve sosyal politikaları tartışma dışında bırakmak karşılaştırmayı eksik kılmaktadır.
Norveç'i gerçekten örnek alacaksak yalnızca çocukların ceza sorumluluğuna bakamayız. Norveç, çocuk yoksulluğunun en düşük olduğu ülkelerden biridir. Eğitim ücretsiz ve niteliklidir, sosyal hizmetler yaygındır, çocuk koruma sistemi güçlüdür, aileler ekonomik ve psikososyal olarak kapsamlı biçimde desteklenmektedir. Çocukların suça sürüklenmesini önlemeye yönelik belediyeler, okullar, sağlık sistemi ve çocuk refah kurumları birlikte çalışmaktadır. Ceza hukuku, bu sistemin yalnızca en son başvurulan halkasını oluşturmaktadır. Nitekim Norveç'te çocukların ceza adalet sistemiyle karşılaşma oranı da oldukça düşüktür. World Prison Brief’te[1] açıklanan rakamlara göre cezaevlerinde totalde 3.096 kişi bulunurken bu sayının yalnızca %0,5’ini çocuklar oluşturmaktadır.
Türkiye'nin gerçekliği ise bambaşkadır. CİİST’in açıkladığına göre[2] Türkiye’de, toplam 402 hapishanede kalan 427.525 mahpustan 4.563 tanesi çocuk. Kapasitesi 304.278 olan 402 hapishanede %140.5 doluluk oranıyla 427.525 mahpus kalıyor. Türkiye’deki çocuk mahpus sayısı, Norveç’teki toplam mahpus sayısından dahi kat kat fazla.
Çocuk yoksulluğunun derinleştiği, eğitimden kopuşun arttığı, çocuk işçiliğinin yaygınlaştığı, suç örgütlerinin çocukları kolaylıkla kullanabildiği ve sosyal hizmet mekanizmalarının yetersiz kaldığı bir toplumsal yapı içerisinde yalnızca cezaları ağırlaştırmak, Norveç modelini uygulamak değildir. Bu, Norveç'in yalnızca “birilerinin işine gelen” kuralını alıp o kuralı mümkün kılan sosyal devlet anlayışını görmezden gelmektir.
Refah devletini almadan ceza hukukunu almak Norveç'i örnek almak değil, hukuku toplumsal koşullarından koparmaktır. Oysa hukuk, içinde doğduğu toplumsal zeminden bağımsız düşünülemez. Çocukları suça sürükleyen nedenler değişmediği sürece verilen daha ağır cezalar yalnızca cezaevlerindeki çocuk sayısını artıracaktır, suça sürüklenen çocuk sayısını değil.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.