Bugün solun önemli bir bölümü matem tutmaya vakit buluyor; hatta zamanının önemli bir kısmını buna ayırıyor. “Yıldızlar yoldaşı olsun”, “ışıklar içinde uyusun” gibi, dinsel ifadelerin sekülerleştirilmiş biçimlerinin yaygınlaşmasını sadece sosyal medyanın etkisiyle açıklamak zor. Bu değişim aynı zamanda 2000’lerden sonraki büyük yenilgi dönemine denk geliyor. Toplumun aynı dönemde hızla muhafazakârlaşmasıyla birlikte düşünüldüğünde, solun bu dönüşümden bütünüyle etkilenmediğini varsaymak için bir neden bulunmuyor

13 Temmuz’da Solasol’da Kemal İnal, “Komünistler Öldükten Sonra Nasıl Uğurlanmalı?” başlıklı bir yazı yayımladı. İnal, yazısında kısaca, solun ölenlerin ardından dinsel inancın yerine metaforik benzetmelere sığındığını, böylece soyut bir söylem üreterek dini ikame etmeye çalışırken metafiziği yeniden sahiplendiğini ve bir tür “komünist metafizik” geliştirdiğini ileri sürüyor. Bu görüşünü de birkaç başlık altında temellendiriyor.
Öncelikle, ölenlerin sanki soyut bir “komünist ülkeye” gidiyormuş gibi uğurlandığını, örneğin “yıldızlar yoldaşı olsun” gibi ifadelerin böyle bir yolculuk tasavvurunu içerdiğini ve bunun metafizik bir açmaz yarattığını söylüyor. Nazım Hikmet’in “güneşe gömülme” imgesini şiirsel niteliği nedeniyle kısmen ayırsa da aynı metafizik çerçeve içinde değerlendiriyor. Ona göre bu imge de “ışıklar içinde uyusun” ya da “toprak incitmesin” gibi sözlerde olduğu gibi, ölünün bir tür uykuda olduğu varsayımını yeniden üretiyor. Benzer biçimde, Alevilikten devralınan “devri daim olsun” ifadesinin de Alevi panteizminden komünist siyasetin diline taşındığını ileri sürüyor. Böylece şiirsel metaforlarla metafizik ilahiyatların birbirine karıştığını düşünüyor. Bunun en açık örneğinin de Alevilikten alınan “şehitlik” kavramı olduğunu belirtiyor. Sonuçta komünistler, Kemal İnal’ın ifadesiyle, “dinden kaçayım derken metafiziğe yakalanıyorlar.”
İnal yazısını “üzerine düşünmeye devam etmeliyiz” diyerek bitirdiği için ben de konuya ilişkin birkaç noktaya değinmek istiyorum.
“Devrim şehidi” ifadesinin Alevilikten ya da daha genel olarak İslam’dan alındığı ve dolayısıyla özünde dinsel bir kavram olduğu iddiası yeni değil. Ancak ölen devrimciler için “şehit” sözcüğünün kullanılması ne yeni bir oldu ne de Türkiye’ye özgü.
Daha 1770 yılında Boston Katliamı’nda İngiliz sömürgecilerin açtığı ateş sonucu ölen Crispus Attucks ve arkadaşları için “özgürlük şehitleri” (liberty’s martyrs) ifadesi kullanılıyordu. Fransız Devrimi sırasında Jakobenler “özgürlük şehitleri” (martyrs de la liberté) ya da “devrim şehitleri” (martyrs de la Révolution) ifadelerini benimsediler. Aynı kullanım 1848 Devrimleri sırasında hem Almanya’da hem Fransa’da sürdü. “Şehit” kavramının komünistler ve anarşistler arasında yaygınlaşması ise esas olarak Paris Komünü sonrasında gerçekleşti.
Burada ilginç olan nokta şu: Fransızcadaki martyr, İnglizcedeki martyr ve Almancadaki Märtyrer sözcükleri Eski Yunanca μάρτυς (mártys) sözcüğünden gelir. Bu sözcük, Arapçadaki “şahid” gibi “tanık”, “tanıklık eden kişi” anlamını taşır ve Hıristiyan teolojisindeki kullanımıyla yaygınlaşmıştır.
Ancak kavram, 18. yüzyıldan itibaren belirgin biçimde seküler ve siyasal bir anlam kazandı. Buradaki tanıklık artık İsa’nın doğruluğuna ya da Allah’ın birliğine değil, devrimcilerin haklılığına yöneliktir. Kavramın başlıca kullanım alanı da dinsel ayinler değil, propaganda bildirileri, konuşmalar ve afişlerdir.
Bugünkü devrimci hareket içinde Aleviliğin metafizik etkilerinin bulunduğu iddiası büyük ölçüde doğru görünüyor. Ancak bu etkileşimi yalnızca teolojik bir etkilenme olarak değerlendirmek eksik kalır. Çünkü Alevilik, yalnızca bir inanç sistemi değildir. Aynı zamanda Osmanlı Yeniçağının yoksul köylülüğünün ideolojik dünyasını temsil eder. Bu nedenle isyancı ve eşitlikçi unsurlar taşır.
Yeni üretim biçimleri, önceki üretim biçimlerinin üstyapı kurumlarını bütünüyle ortadan kaldırmak yerine onları dönüştürerek bünyelerine katma eğilimindedir. Nasıl feodal toplumun gösterişli kurumları, unvanları, cüppeleri ve kepleriyle burjuva toplumunun üniversitelerinde ve mahkemelerinde yaşamayı sürdürüyorsa, önceki sınıf mücadelelerinde ezilenlerin ürettiği semboller ve ideolojiler de işçi sınıfının mücadelesi içinde yeni anlamlar kazanarak arlıklarını sürdürürüyorlar.
Bu süreci hızlandıran gelişmelerden biri, 1960’lardan itibaren büyük göçle kentli işçi sınıfının köylülükle yoğun biçimde temas kurmasıyla. Böylece köylü ideolojileri işçi sınıfını daha güçlü biçimde etkilemeye başladı. Bunun izlerini yalnızca Aleviliğin sol içindeki görünürlüğünde değil, örneğin cinsel ahlak gibi alanlarda 1970 sonrasında yaşanan dönüşümlerde de görmek mümkün.
Üzerinde daha çok düşünülmesi gereken nokta ise şu: 1968’in ve sonrasının yarattığı kahramanlık imgesinde, daha önce solda bu ölçüde görülmeyen bir “erkeklik” imgesinin belirginleşmesi ve bunun solun militaristleşmesiyle ilişkisi, 1968 sonrası solu anlamak açısından önemli görünüyor. Bu “erkeklik” imgesi, köylü isyanlarının kahramanlık anlatılarından önemli izler taşıyor. Modern işçi sınıfı mücadelesi ile modern öncesi köylü mücadelelerinin karşılaması, birbirini dönüştürmesi ve eski sembollerin yeni anlamlar kazanması; yalnızca ilericilik-gericilik ekseninde açıklanamayacak kadar karmaşık bir süreç. Bu süreç hem Alevi teolojisinin ve metafiziğinin solda yaygınlaşmasına hem de muhafazakâr değerlerin belirli ölçülerde meşruiyet kazanmasına zemin hazırlayabiliyor. Dolayısıyla ölenlerin ardından nasıl konuştuğumuz sorusu da bu tarihsel dönüşümden bağımsız değil.
Öte yandan, solun ölenlerin ardından kurduğu dil, zafer ve yenilgi dönemlerinde önemli farklılıklar gösteriyor.
Nazım Hikmet’in “ölenler dövüşerek öldüler / güneşe gömüldüler / vaktimiz yok onların matemini tutmaya” ya da “çan çalmıyoruz / yok sala veren” dizeleri, ayrıca “dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını” demesi ve bizi dönemin en önemli devrim şehitlerinin adını bile aklımızda tutmamaya çağırması, açıkça bir zafer dilini ifade ediyor. Buradaki güneş imgesi ebedî bir istirahatgâhı değil, zafere giden yolu simgeliyor. Bu şiirde, zafer yolunda düşmüş, adı unutulsa bile kolektif mücadele içinde yaşamayı sürdüren bir devrimci tasavvuru var. Bu yaklaşım metafizikten çok, maddenin sürekliliğini ve insanın kolektif faaliyetin parçası olarak ölümsüzleşmesini vurgulayan materyalist bir anlayışa dayanıyor.
Bugün ise solun önemli bir bölümü matem tutmaya vakit buluyor; hatta zamanının önemli bir kısmını buna ayırıyor. “Yıldızlar yoldaşı olsun”, “ışıklar içinde uyusun” gibi, dinsel ifadelerin sekülerleştirilmiş biçimlerinin yaygınlaşmasını sadece sosyal medyanın etkisiyle açıklamak zor. Bu değişim aynı zamanda 2000’lerden sonraki büyük yenilgi dönemine denk geliyor. Toplumun aynı dönemde hızla muhafazakârlaşmasıyla birlikte düşünüldüğünde, solun bu dönüşümden bütünüyle etkilenmediğini varsaymak için bir neden bulunmuyor. Hatta kulağa spekülatif gelse de yenilgi dönemlerinde kendi ölümlülüğüyle daha yoğun biçimde yüzleşen insanların Kemal İnal’ın deyimiyle bir tür “komünist metafiziğe” yönelmeleri anlaşılabilir görünüyor.
Bu tartışma yalnızca ölenleri sosyal medyada hangi ifadelerle anacağımıza ya da bir “doğru anma cümleleri kataloğu” oluşturma çabasına indirgenmemeli. Asıl mesele, sol retoriğin nasıl yeniden kurulacağı meselesi. Burada önce solun yaşadığı bir krizi tespit etmek gerekli.
Reel sosyalizmin çözülüşü ve neoliberal dönüşüme ikna edici yanıtlar üretilememesi nedeniyle sol retorik uzun süredir ethosunu, yani güvenilirliğini önemli ölçüde yitirmiş durumda. Bunun yanında son yirmi, yirmi beş yılda sol retorik giderek mahalle ve işyeri militanlarının değil, akademisyenlerin ve üniversite öğrencilerinin diliyle şekillenmeye başladı. Solun geleneksel ajitatör ve propagandacılarının yerini büyük ölçüde akademisyenler aldı. Bu dönüşüm, retoriğin pathosunu, yani duygulara seslenen yönünü de zayıflattı. Böyle olunca, retorik ne kadar tutarlı olursa olsun, insanları duygusal düzlemde harekete geçirme gücü giderek azalıyor. Buna karşılık İslami çevreler son yirmi beş yılda duygulara hitap etme konusunda daha başarılı hale geldiler.
Kitlesel olma iddiası taşıyan her siyasal hareket, direnişler, özveri öyküleri ve şehitler ile kurulu bir retorik inşa ederler. Bu anlatılar çerçevesinde şekillenen pathos sadece kitleleri duygusal olarak etkilemez, aynı zamanda hareket içinde de bir duygudaşlık yaratır ve diğer kimlik sembolleriyle ortak bir kimlik inşa edilmesine yardım eder. Dolayısıyla bu pathos yalnızca kitle çalışması için değil, yoldaşlık bağlarının güçlendirilmesi için de işlevseldir.
Bugün sol pathosun hâlâ güçlü olduğu 1968 hareketi, 1 Mayıs 1977 ya da Gezi Ayaklanması gibi tarihsel uğraklar, çoğu zaman “şehitlerin” hatırlanmasıyla birlikte anılıyor. Bu anlamda şehitlik kavramı, dinsel bir kavram olarak değil; kolektif duygulanımı kuran temel retorik araçlardan biri olarak işlev görüyor. Elbette bu anlatılar yalnızca şehitlerden ve şehadetten ibaret değil. 15-16 Haziran Direnişi, 6. Filo eylemleri ya da Gezi’de ortaya çıkan dayanışma kültürü de aynı pathosun parçaları. Buna rağmen devrim şehitlerinin hikâyeleri bugün de çok geniş kesimleri etkilemeye, duygulandırmaya ve öfkelendirmeye devam ediyor.
Bu nedenle asıl soru, bu pathosu nasıl kuracağımız sorusu. Bu pathosun yalnızca metafizik ve teolojiyle değil; mevcut iktidar ilişkileriyle, cinsiyet rejimiyle ve ırkçılıkla nasıl ilişkilendiğini de sürekli olarak sorgulamak gerekiyor.
Ölenlerin ardından söylediklerimiz, ölenlere değil, kalanlara hitap ediyor.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.