Bugün Meclis kürsülerinden fırlatılan "barış" sözcüklerinin ve "umut hakkı" illüzyonlarının arkasında yatan neo-Çaldıran konsepti tam olarak budur. Kürt siyasi hareketine eşit Anayasal yurttaşlık ya da kurucu ortaklık değil; yaklaşan bölgesel fırtına öncesi, merkezin jeopolitik güvenlik sınırlarını koruma ve bölgedeki yeni pragmatik eksene eklemlenme karşılığında asgari bir fiziki hayatta kalma izni (modern bir sınır muhafızlığı) dayatılmaktadır

Hakikat ile kurgu arasındaki çizginin silikleştiği, tarihin iktidarlar elinde işlevsel bir masal zeminine dönüştürülmek istendiği bir zaman aralığındayız. Coğrafyamızda tarih, geçmişte kalmış bir kronoloji değil; bugünün siyasetini şekillendirmek, sömürüyü meşrulaştırmak ve sınırları yeniden çizmek için sürekli şarj edilen devasa bir cephaneliktir. Emperyalistlerin, bölgesel güçlerin ve kapitalist krizin yarattığı bu kırılma anında, on yıllardır "direniş hattı" olarak tarif edilen yapıların çözülüşüne, Suriye ve Lübnan gibi kilit alanların asimetrik saldırılarla geriletilmesine tanıklık ediyoruz. Bu süreçte ABD çözülen hegemonyasını konsolide etmeye çalışırken, Rusya-Çin ekseninin "çok kutuplu dünya" vizyonu da kriz anlarında ezilenlere kalkan sunamayan tüccar-devlet refleksleriyle birer kâğıttan kaplana dönüşmüştür.
Ancak emperyalizm sadece yıkarak yönetmez; yıktığının yerine, kendi sermaye birikim modeline ve stratejik çıkarlarına uygun yeni nizamlar inşa eder. Jeopolitik boşlukta yükselen yeni yapıyı anlamak için kapitalizmin özündeki "işlemsellik" kavramına bakmak gerekir. Her şeyin bir değişim değeri üzerinden ölçüldüğü bu rasyonelde, dini veya mezhepsel kimliklerin radikal birer cihat motivasyonu olmaktan çıkarılıp, küresel bloklara karşı bir "sermaye ve güvenlik aparatına" dönüştürülmesi burjuva aklının mutlak bir zaferidir. Din, burada artık ticareti ve güvenliği sağlayan pragmatik bir ağ işlevi görmektedir.
Bu Sünni-pragmatist aklın en kusursuz ve bir o kadar da grotesk laboratuvarı, yıkıntılar içindeki Suriye'dir. Düne kadar "küresel cihat" bayrakları altında savaşan, emperyalizmin terör listelerinde yer alan çetelerin Şam koridorlarında takım elbiseler giymiş birer "devlet aktörüne" dönüşmesi, basit bir rejim değişikliği değildir. Karşımızdaki tablo, çetenin yapısal bir evrimle "valiliğe/bürokratik devletleşmeye" taşınması projesidir. Bu evrim, egemen sınıf aklının tarihsel sürekliliğini ve kriz çözme mekanizmasını deşifre eden bir ko-optasyon (sisteme dahil ederek ehlileştirme) pratiğidir. Tarihsel köklere bakıldığında bu durum, Osmanlı merkez-taşra siyasetinin yirmi birinci yüzyıl simülasyonundan başka bir şey değildir. 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu'yu kasıp kavuran Celali İsyanları karşısında Osmanlı devlet aklı, taşradaki bu silahlı ve yıkıcı unsurları salt askeri güçle yok edemeyeceğini anladığında rasyonel bir manevraya başvurmuştu. İsyan önderlerine sırma işlemeli kaftanlar giydirilmiş, onlara "Sancakbeyi" veya "Paşa" unvanları verilerek merkezin resmi valileri haline getirilmişlerdi. Buradaki amaç isyancıyı yok etmek değil; onu vergi toplayan, asayişi sağlayan ve merkeze bağlılığı rasyonalize eden sadık bir bürokratik aparata dönüştürmekti.
Bugün küresel kapitalizm ve bölgesel akıl, İdlib'den Şam'a uzanan hatta Colani şahsında tam olarak bu tarihsel "paşalık/valilik" beratını devreye sokmuştur. Colani, sistem dışı bir "isyancı" değil; cihadist çete yapısının, bölgesel sermayeyi çekmek, Batı'dan diplomatik onay almak ve küresel sisteme entegre olmak adına geçirdiği kurumsal evrimin adıdır. Sistem, istikrarsızlık yaratan silahlı unsura meşruiyet ve idari alan tanıyarak, onu Ortadoğu harabesinde öngörülebilir bir bölge valisine dönüştürmüş, çeteliği devlet nizamının koruyucusu kılmıştır.
Bölgesel statüko için en büyük tehdit olarak kodlanan Kürt siyasi varlığını ve özerk yapıları tasfiye etme konsepti de yine bu kurumsallaşmış egemen aklın ürünüdür. Ankara ve Şam ekseninde gelişen, arkasına Körfez sermayesini alan bu yeni kuşatmada sahaya sürülen pratik, yüz yıllardır devlet genlerine işleyen o soğuk ve acımasız Çaldıran aklıdır. Çaldıran öncesi ve sonrasında Yavuz Sultan Selim ile Sünni Kürt beyleri arasında İdris-i Bitlisi'nin arabuluculuğuyla kurulan tarihsel ittifak, resmi tarih tezlerinin iddia ettiği gibi eşit bir kardeşlik hukuku değil, dikey ve hiyerarşik bir hami-vassal ilişkisiydi. Devlet aklı, Kürt beylerine 'yurtluk ve ocaklık' adıyla iç işlerinde özerklik vermişti. Fakat bunun ağır bir bedeli vardı: Kürt beyleri, başta kendi halkları olmak üzere bölgedeki diğer halklara karşı Osmanlı'nın jandarması olacak ve Safevi tehlikesine karşı tampon bölge işlevi görecekti.
Bugün Meclis kürsülerinden fırlatılan "barış" sözcüklerinin ve "umut hakkı" illüzyonlarının arkasında yatan neo-Çaldıran konsepti tam olarak budur. Kürt siyasi hareketine eşit Anayasal yurttaşlık ya da kurucu ortaklık değil; yaklaşan bölgesel fırtına öncesi, merkezin jeopolitik güvenlik sınırlarını koruma ve bölgedeki yeni pragmatik eksene eklemlenme karşılığında asgari bir fiziki hayatta kalma izni (modern bir sınır muhafızlığı) dayatılmaktadır. Bir yanda diyalog cümleleri uçuşurken, diğer yanda Rojava'nın altyapısının imha edilmesi, halkın iradesine polis ordularıyla kayyum atanması ve kazanımların Şam ile kurulan mutabakatlarla boğulmak istenmesi bu hiyerarşik itaat paktının güncel tezahürüdür. Siyasal, fiziki ve zihinsel olarak ilerleyen bu mengene, ezilenlerin hafızasına "direnmek anlamsızdır, yalnızsınız" zehrini zerk ederek umudu sömürgeleştirmeyi amaçlar.
Bu ölümcül kuşatmanın ortasında, diyalektiğin en sancılı çatışması patlak verir. Kürt siyasi liderliğinin devletin geliştirdiği bu hiyerarşik Çaldıran dayatmasına karşı "Malazgirt" referansını masaya sürmesi, geçmişe duyulan romantik bir ideolojik özlem ya da ideolojik bir gerileme değil; muazzam bir güç asimetrisi içinde başvurulabilecek en üst düzey, en rasyonel politik-diplomatik kalkandır. Çünkü 1071 Malazgirt Savaşı'nın tarihsel arka planı, resmi ideolojinin fetihçi ve tekçi ezberinden bütünüyle farklıdır. Sultan Alparslan, dönemin emperyal gücü olan merkeziyetçi Bizans ordusuna karşı sayısal ve lojistik olarak büyük bir dezavantaj içindeyken, savaşı bölgenin yerli unsurları olan Mervani Kürt Emirliği ve yerel halklarla kurduğu taktiksel, varoluşsal ittifak sayesinde kazanmıştı. Alparslan bu topraklarda kalıcı olabilmek için yerel unsurlara tahakküm etmemiş, dışarıdan gelen devasa bir hegemonik tehdide karşı hayatta kalmanın yolu olarak yatay, gönüllü ve iki tarafı da var eden bir "kurucu sözleşme" önermişti.
Bugün yalnızlaştırılmış bir halk hareketinin resmi tarihin kodlarını tersyüz ederek egemenin önüne "Malazgirt" paradigmalarını koyması, asimetrik gücü sarsmayı hedefleyen analitik bir hamledir. Bu duruş, devlete zımnen şu stratejik teklifi sunmaktadır: "Bizi Çaldıran aklı temelinde hiyerarşik bir taşeron gibi ezerek günü kurtarabilirsiniz. Ancak Ortadoğu'da sınırlar yeniden çizilirken, bu fırtınada dışlayıcı politikalarınızla siz de paramparça olursunuz. Gelin, tarihi fetih üzerinden değil, Bizans karşısındaki o ortak, yatay ve eşitlikçi kurucu sözleşme üzerinden yeniden okuyalım. Bizi yok etmek yerine, bu Ortadoğu harabesinde en güçlü demokratik müttefikiniz olarak kabul edin." Bu, çaresizliğin değil, zorunlulukların bilincine varmış bir aklın en rasyonel diplomasisidir.
Ezilenler Malazgirt'in o epik düzlüklerinde eşitlikçi bir "kurucu ortaklık" düşlerken, egemen devlet aklının bu söylemi sadece kendi neo-Çaldıran planlarını maskelemek, iç cepheyi tahkim etmek ve sahayı politik olarak silahsızlandırmak için işlevsel bir enstrüman olarak kullanması tarihsel bir paradokstur. Ancak egemenlerin kendi aralarında kurdukları bu pragmatist ve işlemsel paktlar, yenilmez bir duvar gibi görünse de aslında sermayenin doğası gereği son derece kırılgan, anlık ve güvensizdir.
Kurtuluş; egemenlerin yukarıda kurduğu işlemsel güvenlik ağlarına karşı, ezilenlerin aşağıdan yukarıya öreceği sınırları ve sınıflı toplumları aşan birleşik toplumsal dayanışma ağlarının inşa edilmesiyle mümkün olacaktır. Gerçek tarih; hayatta kalmak için egemenlerin masasında verilen o zorunlu taktiksel mücadelelerin ve kazanılan zamanın, gün gelip bizzat o masayı devirecek olan yapısal bir güce dönüşmesiyle başlayacaktır. Kurtuluş, ezenlerin aynasında taktiksel bir yansıma aradığımızda değil; o aynayı paramparça ederek kendi kaderimizi ellerimize aldığımızda yazılacaktır.
* Ferdi Çiftçi, DEM Parti Kocaeli İl Yöneticisi
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.