Aradan geçen yıllar, Sivas Katliamı'nın tarihsel anlamını daha da görünür kılmıştır. Eğitimden hukuka, kültür politikalarından kamusal yaşama kadar dinci ideolojinin toplumsal etkisinin genişletilmesi; 1993'te ortaya çıkan gerici kuşatmanın sürekliliğini gözler önüne sermektedir. Bu yönüyle Sivas, geçmişe ait kapanmış bir dosya değil; günümüz Türkiye'sinin siyasal ve ideolojik mücadele başlıklarından biri olmayı sürdürmektedir

2 Temmuz 1993 tarihinde gerçekleştirilen Sivas Katliamı’nı yalnızca bir grup gerici güruhun şiddet eylemi olarak değerlendirmek, ciddi bir tarihsel ve sınıfsal yanılgıdır. Bu tür bir indirgeme, katliamın ardında yatan toplumsal, siyasal ve sınıfsal bağlamı görünmez kılar. Oysa 1993 yılına gelene kadar Türkiye’de devlet aygıtında yaşanan dönüşümler, sermaye sınıfının siyasal-ideolojik yönelimleri ve emperyalizmle kurulan bağımlılık ilişkileri dikkate alınmadan Sivas Katliamı’nın esas arka planı anlaşılamaz.
Sermaye sınıfının egemenliği yalnızca ekonomik düzeyde değil; aynı zamanda ideolojik, kültürel ve siyasal düzeyde örgütlenmiş bir tahakküm ilişkisine dayanır. Devlet, bu tahakkümün başlıca taşıyıcısı olarak sadece baskı aygıtlarıyla değil, aynı zamanda ideolojik aygıtlarıyla da toplum üzerinde denetim kurar. Eğitim sistemi, medya, din kurumları ve kültürel üretim alanları, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecek şekilde biçimlendirilmiştir.
Türkiye’de dinci gericilik, tarihsel olarak sermaye sınıfının ve onun devlet aygıtının kontrolünde örgütlenmiş ve yönlendirilmiştir. Emperyalist merkezlerin desteğiyle biçimlenen bu gericilik, özellikle işçi sınıfının siyasal bilincini parçalamak, örgütsel gücünü zayıflatmak ve sosyalist mücadeleyi bastırmak amacıyla sistematik biçimde bir araç olarak kullanılmıştır. Dinci gericilik, bir yandan işçi sınıfına karşı ideolojik hegemonya kurmanın aracı olmuş, öte yandan doğrudan devrimci hareketlere karşı paramiliter ve siyasal saldırganlık biçiminde örgütlenmiştir.
Bu sürecin önemli kırılma noktalarından biri, 1960’lı yıllarda emperyalizmin “yeşil kuşak” stratejisidir. ABD öncülüğünde geliştirilen bu strateji, Sovyetler Birliği’ni çevrelemek amacıyla İslamcı hareketleri desteklemeyi öngörmekteydi. Türkiye’de bu stratejiye paralel olarak Komünizmle Mücadele Dernekleri, Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) ve benzeri yapılar, doğrudan sermaye devleti ve emperyalist odaklar tarafından yapılandırılmış ve örgütlenmiştir. Bu yapılar yalnızca ideolojik propaganda yapmakla kalmamış; aynı zamanda sosyalist gençliğe ve işçi hareketine karşı doğrudan saldırı örgütleri olarak işlev görmüştür.
Aynı şekilde, 1970’lerin başlarından itibaren gelişmeye başlayan Fethullahçı yapılanma da bu stratejik yönelimin bir uzantısıdır. Sermaye sınıfının ve emperyalist merkezlerin ortak ihtiyacına yanıt olarak biçimlenen bu yapı, dinci ideoloji aracılığıyla toplumun geniş kesimlerini denetim altına almayı hedeflemiş, devlet kadrolarına yerleşmiş ve sosyalist hareketlere karşı mücadelede kullanılmıştır.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, yalnızca sol ve sosyalist harekete, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele olanaklarına yönelik kapsamlı bir saldırı değil; aynı zamanda sermaye sınıfının ideolojik hegemonyasını yeniden tesis etmeye dönük stratejik bir müdahaledir. Bu müdahale yalnızca baskı ve yasaklarla sınırlı kalmamış; aynı zamanda toplumun ideolojik dokusunun dinci-gerici temelde yeniden biçimlendirilmesini içermiştir. Sermaye düzeni, işçi sınıfına yönelik ekonomik saldırılarını bu ideolojik dönüşümle tamamlamış ve toplumsal muhalefeti parçalayacak kültürel araçları örgütlemiştir.
Bu doğrultuda dinci gericilik, 12 Eylül sonrasında doğrudan devlet politikası hâline getirilmiştir. Zorunlu din derslerinin eğitim müfredatına eklenmesi, İmam Hatip okullarının hızla yaygınlaştırılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin ve yetkilerinin artırılması gibi uygulamalar, yalnızca dini özgürlükle ilgili değil; egemen sınıfın ideolojik tahakkümünü kurma ihtiyacıyla doğrudan bağlantılıdır.
Dinci ideoloji, bu dönemde yalnızca bireylerin inanç alanını değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin bastırılmasını sağlayacak bir disiplin ve rıza üretim mekanizması olarak devreye sokulmuştur. İmam hatip okullarının çoğaltılması, işçi-emekçi çocuklarının muhafazakâr bir ideolojik zemin üzerinde şekillenmesini hedeflemiş; böylece sınıfın radikalizmi kırılmak istenmiştir. Aynı zamanda bu okullar, sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu sadakat sahibi bürokratlar, öğretmenler, imamlar, hâkimler ve yöneticilerin yetiştirildiği ideolojik kışlalar hâline gelmiştir.
Bu süreçte, işçi sınıfının laik, devrimci ve sınıfsal taleplerle siyasal sahnede yer almasının önüne geçilmesi hedeflenmiş; toplumsal muhalefet “dindar-milliyetçi” ideolojik bir çerçevede bastırılmıştır. Böylece din, sınıf mücadelelerinin ideolojik karşıtı olarak, sermaye düzeninin rızaya dayalı yeniden üretiminin en temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.
2 Temmuz 1993, 12 Eylül faşist darbesiyle başlatılan karşı devrimci sürecin ve Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından sermaye devletinin emperyalist politikalarla uyumlu biçimde yeniden yapılandırılmasının önemli bir momentidir. Bu katliam, Türkiye'deki ilerici, halkçı ve devrimci birikimlere yönelik açık bir müdahale ve sindirme hamlesidir. Aynı zamanda gelecekte kurulacak olan AKP rejiminin ideolojik ve toplumsal zeminini hazırlayan bir eşik olarak, gerici tahakkümün önündeki potansiyel direnç odaklarını hedef almış; sermaye düzeni adına toplumun ilerici damarına açık bir gözdağı verilmiştir.
Sivas’ta hedef alınanlar rastgele seçilmemiştir. Saldırının hedefinde Aleviler vardır; çünkü Alevilik, tarihsel olarak yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda Anadolu halklarının ezilen, sömürülen kesimlerinin taşıdığı bir aydınlanma geleneğinin ifadesidir. Alevilik, dogmaya, tahakküme ve saltanata karşı halkçı bir direniş kodu taşır. Bu yönüyle de yalnızca dinci gericilik açısından değil; sermaye sınıfı açısından da tehlikeli görülmüştür.
Dahası, Aleviler Türkiye'de sosyalizm mücadelesinin, ilerici ve devrimci hareketin en önemli kadro kaynaklarından biri olmuştur. Bu nedenle Alevilik, burjuva devletin yalnızca kültürel değil; aynı zamanda sınıfsal düzlemde de hedef tahtasına yerleştirdiği bir toplumsal dinamiği temsil eder.
Bu nedenle Sivas Katliamı, Alevilere yönelik tarihsel saldırılar zincirinden kopuk, münferit bir olay olarak değerlendirilemez. Osmanlı'da Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleştirilen katliamlardan başlayarak Cumhuriyet döneminde Ortaca'da yaşanan saldırılar ile Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi'de gerçekleşen katliamlara kadar uzanan tarihsel çizgi, yalnızca mezhepsel bir düşmanlığın değil; aynı zamanda egemen sınıfların toplumsal muhalefeti bölme, ilerici ve halkçı dinamikleri tasfiye etme siyasetinin farklı tarihsel biçimlerdeki yansımasıdır. Bu yönüyle Alevilere yönelik saldırılar, sınıf mücadelelerinin keskinleştiği tarihsel dönemlerde sermaye düzeninin ve devlet aygıtının gerici ideolojiyi seferber ederek toplumsal rızayı yeniden üretme ve emekçi sınıfları parçalama stratejisinin önemli araçlarından biri olmuştur.
Sivas Katliamı vesilesiyle bir kez daha altı çizilmelidir ki, gericilikle mücadele, sınıf mücadelesinden asla ayrıştırılamaz; çünkü gericilik, sermaye sınıfının işçi sınıfına ve toplumsal ilerlemeye karşı kullandığı ideolojik ve siyasal bir tahakküm aracıdır.
Gericiliğin toplumsal alanda meşrulaştırılmasında ve ona karşı mücadelenin etkisizleştirilmesinde en önemli ideolojik paydaşlardan biri liberalizmdir. Tarikat ve cemaatleri “sivil toplum” başlığı altında aklayan liberal yaklaşım, sermaye düzenine bağlı bu gerici örgütlenmelere meşruiyet kazandırarak büyük bir ideolojik destek sunmuştur. Oysa gericiliğe karşı gerçek bir mücadele, yalnızca dinci yapılarle değil; onları sistem içi aktörler olarak meşrulaştıran liberal ideolojiyle de hesaplaşmayı gerektirir. Bu nedenle tarikat ve cemaatlerin kapatılması, gericilikle mücadelenin olduğu kadar, liberal uzlaşmacılığa karşı da net bir tutum almayı zorunlu kılar.
Gericilikle mücadelenin en büyük yanılgılarından biri, bu mücadeleyi tarihsel bağlamından ve sınıfsal temellerinden kopartarak, devletin gericilik üzerindeki belirleyici rolünü unutarak, düzen içi bir laiklik anlayışına indirgemektir. Hatta bu anlayış, laiklik mücadelesi adı altında 1923 Cumhuriyet referanslarını sorgulanamaz biçimde kutsamakta; oysa 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, Sünni İslam’ı devletin resmî ideolojisi hâline getirmiş, Alevilik ve diğer inançlar yok sayılmış, baskı altına alınmıştır. Vatandaşlık kimliklerine din hanesi konularak dinsel aidiyet devlet eliyle dayatılmıştır. Devlet, tarihsel olarak dinci-gerici örgütlenmeleri sermaye sınıfının ihtiyaçlarına göre zaman zaman teşvik etmiş, zaman zaman ise biçim vererek ya da denetleyerek Diyanet aracılığıyla düzenlemiştir. Bu nedenle burjuva laisizmine yaslanan ve gericiliğin sınıfsal niteliğini göz ardı eden yaklaşımlar, gericilikle gerçek bir mücadeleyi değil, ideolojik bir yanılsamayı yeniden üretmektedir.
Aradan geçen yıllar, Sivas Katliamı'nın tarihsel anlamını daha da görünür kılmıştır. Eğitimden hukuka, kültür politikalarından kamusal yaşama kadar dinci ideolojinin toplumsal etkisinin genişletilmesi; tarikat ve cemaatlerin ekonomik, bürokratik ve siyasal alandaki etkinliğinin artırılması; laiklik ilkesinin aşındırılması ve kamusal alanın dinselleştirilmesi, 1993'te ortaya çıkan gerici kuşatmanın sürekliliğini gözler önüne sermektedir. Bu yönüyle Sivas, geçmişe ait kapanmış bir dosya değil; günümüz Türkiye'sinin siyasal ve ideolojik mücadele başlıklarından biri olmayı sürdürmektedir.
Tam da bu nedenle gericilikle mücadele, yalnızca anma günlerinde sürdürülen bir tepki siyasetine indirgenemez. İşçi sınıfının ekonomik, demokratik ve siyasal taleplerini birleştiren; laikliği sınıfsal bir perspektifle ele alan; emekçi halkın bağımsız örgütlenmelerini güçlendiren ve gerici ideolojinin toplumsal etkisini geriletmeyi hedefleyen bütünlüklü bir mücadele hattı oluşturulmalıdır. Çünkü gericiliği besleyen ekonomik ve siyasal ilişkiler değişmeden, onu yeniden üreten toplumsal koşulların ortadan kaldırılması da mümkün değildir.
Gericilikle mücadele, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası değil, doğrudan kendisidir. İşçi sınıfının siyasal iktidar hedefi olmadan, onun bilincini kuşatan gerici ideolojik örtü parçalanmadan gerçek bir sınıf hareketi inşa edilemez. Aynı şekilde, siyasal iktidar perspektifine sahip olmayan bir işçi sınıfı var oldukça, gericilikle mücadele de yüzeysel ve düzen içi kalmaya mahkûmdur. Bu iki mücadele bir ve bütündür; biri olmadan diğeri gerçek anlamda var olamaz.
Kahrolsun gericilik!
Dünyanın ve Türkiye'nin aydınlık geleceğine selam olsun!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.