Türkiye’nin başka bir tarihi de var elbette. 6. Filo’ya karşı çıkan gençler, IMF programlarının bedelini reddeden emekçiler, Irak işgaline Türkiye’nin ortak edilmesine karşı aylarca çalışan savaş karşıtları… Bugün başkentin daha toplantı başlamadan bu ölçüde denetlenmesi, o tarihin bütünüyle unutulmadığını düşündürüyor

"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ"
Nazım Hikmet
Ankara’ya gelecek devlet başkanları için önce Ankara’nın kendi hayatı seyreltiliyor. Mezuniyetler erteleniyor, paneller ve konserler durduruluyor, kamu personeli izinli sayılıyor. Basın açıklaması yapmak, bildiri dağıtmak, pankart asmak, açlık grevi ve oturma eylemi yapmak on üç gün boyunca yasak. Kentte 40 bin polis ve jandarma görevlendirilecek. Zirveye karşı henüz ortak bir söz kurulmadan, o sözün kurulabileceği yerler boşaltılıyor.
Bu kadar geniş bir yasak listesini yalnızca bürokrasinin ölçüyü kaçırmasıyla açıklamak güç. Çünkü içeride hazırlanan şehir ile zirvede konuşulacak dünya arasında bir akrabalık var. NATO, Ankara’da savunma harcamalarının nasıl artırılacağını, üretim hatlarının nasıl büyütüleceğini ve paranın nasıl hızla “savaşa hazır kapasiteye” çevrileceğini tartışacak. Sokakta ise bu kararların muhtemel muhatapları birbirinden uzak tutuluyor.
Lahey’de verilen söz, millî gelirin yüzde 5’ini savunma ve güvenlikle bağlantılı alanlara ayırmak. Bunun yüzde 3,5’i doğrudan askerî ihtiyaçlara, kalan bölümü ise altyapıdan iletişim ağlarına, sivil hazırlıktan savunma sanayisine kadar uzanan geniş bir sahaya gidecek. Rakam ilk bakışta bütçe tekniğine ilişkin gibi görünüyor. Oysa yıllarca sürecek bir servet aktarımından söz ediyoruz.
Para nereden çıkacak? Bu sorunun cevabı çoğu zaman “güvenlik” kelimesinin içinde kayboluyor. Devlet silah alırken gökten para indirmiyor; vergiden, emekten ve kamu bütçesinden topladığını harcıyor. Hastaneye, barınmaya, emekli aylığına gelince kıtlaşan kaynak, savaş sanayisinin kapısında yeniden beliriyor. Üstelik yalnızca silah satın alınmıyor. Krediler, ortak üretim anlaşmaları, teknoloji lisansları, bakım sözleşmeleri ve uzun vadeli ihalelerle yeni bir ekonomik alan kuruluyor. Bir taraf için bütçe açığı olan şey, başka bir taraf için garantili pazar.
Emperyalizmi sadece işgal kararı alan hükümetlerin saldırganlığına indirgediğimizde bu ilişki görünmez kalıyor. Üretimin dev şirketlerde toplanması, bankalarla sanayinin birbirine bağlanması, sermayenin yeni yatırım alanları araması, enerji yolları ve pazarlar üzerindeki çekişme savaş düzeninin maddi zeminini oluşturuyor. Devletler bir ittifak çatısı altında buluşunca bu çıkarlar ortadan kalkmıyor. Silah siparişlerinde, enerji güzergâhlarında, teknoloji paylaşımında ve bölgesel nüfuzda pazarlık sürüyor. NATO bu rekabeti bitirmiyor; hiyerarşiye bağlıyor, belirli kurallar içinde yönetiyor.
Bu yüzden ittifakı ne eşit devletlerin oluşturduğu bir dayanışma masası ne de tek merkezden komut alan kusursuz bir makine gibi düşünmek yeterli. ABD’nin ağırlığı ortada. Bunun yanında her devlet kendi şirketlerini, güvenlik bürokrasisini ve bölgesel hesaplarını masaya taşıyor. Ortaklık ile rekabet aynı anda ilerliyor.
Türkiye’nin konumu da burada belirginleşiyor. İktidar bir yandan NATO’nun askerî mimarisinde kalıyor, İncirlik ve Kürecik gibi altyapıları sürdürüyor; diğer yandan yerli silah şirketlerine pazar açmaya ve bölgesel hareket alanını genişletmeye çalışıyor. Bazen Washington’la geriliyor, bazen aynı hatta buluşuyor. Bu iniş çıkışlar bağımsızlık kanıtı sayılıyor. Oysa pazarlık yapabilmek, bağımlılık ilişkilerinden çıkıldığı anlamına gelmiyor. Üretim NATO standartlarına, kritik parçalar dış teknolojiye, ekonomi ise dış finansmana bağlı kaldıkça “yerli ve millî” etiketi ilişkinin yalnızca görünen yüzünü değiştiriyor.
Burada eski tip bir sömürge tablosu yok. Yerli sermaye de kazanıyor, iktidar da bu alandan siyasal güç devşiriyor. Savunma şirketlerinin büyümesi, ülkenin emperyalist ilişkilerden uzaklaştığını değil, bu ilişkilere yeni kanallardan katıldığını gösteriyor. Bağımlılığın içinde hareket alanı açılıyor; hareket alanı genişledikçe bağımlılık ortadan kalkmış olmuyor.
Türkiye’de ekonomik tercihlerin siyasal zorla ilişkisi yeni değil. 24 Ocak kararları yalnızca döviz kuru, ihracat veya kredi meselesi değildi. Ücretlerin geriletilmesi, sendikaların etkisizleştirilmesi ve kamu kaynaklarının sermayeye açılması gerekiyordu. 12 Eylül, bu dönüşümün önündeki toplumsal direnci ezdi. Ekonomi programı kâğıt üzerinde hazırlanmıştı; uygulanma koşullarını askerî rejim sağladı.
Bugün aynı tarih tekrarlanmıyor. Yine de bir benzerlik dikkati çekiyor: Büyük ekonomik tercihler, toplumsal tartışmanın dışına çıkarılmak isteniyor. “Başka çare yok” dün dış kredi için söyleniyordu; şimdi güvenlik için söyleniyor. Harcamanın büyüklüğü konuşulabilir ama kimin ödeyeceği, hangi şirketlerin kazanacağı ve bu seçimin hangi ihtiyaçları geriye iteceği pek konuşulmasın isteniyor. İtiraz geldiğinde de ekonomi tartışması hızla güvenlik meselesine çevriliyor.
Baskının yalnızca darbelerle geldiğini düşünmek de Türkiye’nin yakın tarihini eksik okumak olur. Antikomünizm yıllarca sendikaların kapatılmasını, üniversitelerin temizlenmesini, gazetelerin susturulmasını ve solun siyasal hayatın dışına itilmesini meşrulaştırdı. Düşman ilan edilen kesim daraltıldıkça iktidarın hareket alanı genişledi. Bugün kullanılan kavramlar değişti; yöntem bütünüyle kaybolmadı.
Ankara’daki yasakların sınırı, zirvenin yapılacağı birkaç bina ile çizilmiyor. Mezuniyet törenine, panele, broşüre kadar uzanıyor. Devlet, tehlikeyi gerçekleşmiş bir eylemde değil, insanların yan yana gelme ihtimalinde arıyor.
Küresel kararların gündelik hayata nasıl indiğini görmek için bazen büyük teorilere değil, bir şehrin o haftaki programına bakmak yeter. Liderlerin kullanacağı güzergâhlar açılıyor, insanların toplanacağı alanlar kapanıyor. Askerî heyetler için yenilenen altyapı kalıcılaşıyor; kentlinin sözü geçici olarak askıya alınıyor. Dünya ölçeğindeki güç ilişkisi, Ankara’da trafik planına, izin kâğıdına, kamera sistemine ve gözaltı kararına dönüşüyor.
Türkiye’nin başka bir tarihi de var elbette. 6. Filo’ya karşı çıkan gençler, IMF programlarının bedelini reddeden emekçiler, Irak işgaline Türkiye’nin ortak edilmesine karşı aylarca çalışan savaş karşıtları… 1 Mart 2003’te tezkerenin reddedilmesini yalnızca Meclis hesabıyla açıklamak, dışarıdaki basıncı görmezden gelmek olur. 2004 NATO Zirvesi ve 2009 IMF-Dünya Bankası toplantıları da sessiz geçmedi.
Bugün başkentin daha toplantı başlamadan bu ölçüde denetlenmesi, o tarihin bütünüyle unutulmadığını düşündürüyor. İktidar yalnızca yabancı heyetleri korumuyor. Zirvenin ne anlama geldiğini söyleme hakkını da kendi elinde tutmak istiyor.
Ankara’da ortaya çıkan tablo bu bakımdan epey açık. Tekellerin çıkarları “ortak güvenlik” diliyle anlatılıyor. Uzun vadeli askerî harcamalar kaçınılmaz bir görev gibi sunuluyor. Türkiye’nin ittifak içindeki pazarlıkları bağımsızlık görüntüsü kazanıyor. Bütün bunların rahatça konuşulabilmesi için şehirden beklenen ise birkaç günlüğüne susması.
Zirve henüz başlamadı. Fakat kurulmak istenen düzen, Ankara sokaklarında şimdiden görülebiliyor.
Yararlanılan kaynaklar
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.