Petrol gelirlerini ciddi olarak sınırlayan Amerikan ambargosunun sıkılaşması, son yıllarda ekonomik ayaklanmaları da tetiklemeye başladı. Fakat çeşitli sebeplerle defalarca başkaldıran halk, savaş başlayınca Netanyahugilleri hayal kırıklığına uğratarak ayaklanmadı, aksine ülkesini savunmak için seferber oldu

Minab Kız İlkokulunda Amerikan bombalarıyla hayattan koparılan 201 meleğin anısına…
Yakın tarihini -az çok- bilmeden İran’ın bugünkü savaştaki çizgisi ve duruşu anlaşılamaz. 20. yüzyıl İran tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri Başbakan Musaddık’ın 1953’te İngiliz-ABD ortak darbesiyle devrilmesidir. Musaddık İran petrollerini millileştirmekle kalmamış, Şah’ın yetkilerini sınırlandıran demokratik parlamenter bir rejimin inşasına da girişmişti. Darbeyle devrildi. Ve sırtını İngiliz-ABD emperyalizmlerine dayayan Şah Rıza Pehlevi’nin halka kan kusturduğu dönem başladı. Şah’ın zulmü arttıkça İran halklarının Musaddık’ın kaderine ve ideallerine ilgisi daima sıcak kaldı. 1979 devrimi, bu dönemin anılarını da sırtlanan antiemperyalist demokratik devrim olarak gerçekleşti. Genel greve giden işçi sınıfı, Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri, TUDEH, TUFAN gibi devrimci ve komünist yapılar devrimin öncü güçleri arasındaydı. Devrim 16 Ocak 1979’da zafere ulaştı. 4 Kasım 1979’da ABD elçiliği öğrenciler tarafından işgal edildi, elçilik görevlileri rehin alındı. Ve 22 Eylül 1980’de Irak’ın işgal operasyonuyla İran-Irak savaşı başladı. Sekiz yıl süren savaşın sonunda iki taraftan bir milyon insan öldü. İran tarafından en az yirmi bin asker Saddam’ın kullandığı zehirli gazlarla öldürüldü. Tüm bu eşikler İran’daki teokratik oligarşinin inşa süreçlerini işaretler aynı zamanda. Birkaç yıl içinde İran’ın sol muhalefeti kanlı şekilde ezildi, rejim şekillendi ve yerleşikleşti. Bu süreçte Saddam’ın emperyalistlerin mali ve askeri desteğiyle İran’a saldırmasının yarattığı travma, Humeyni’nin dilinden “büyük şeytan” (ABD) ve “küçük şeytana” (İsrail) karşı sürekli teyakkuz halinde yaşamayı İran halkı ve rejiminin temel karakteristiğine dönüştürdü. On yıllar boyunca süren ambargo ve kuşatmalar, askeri tacizler vs. İran’ı sürekli tetikte, diri ve savaşa hazır olmaya zorladı. Dahası ağır ekonomik kayıplar pahasına el altından piyasaya petrol sürme mekanizmaları geliştirerek ambargoyu kırmakla yetinmedi, kendi bilimsel-sınai imkanlarına dayanarak yerli savunma sanayiini geliştirmeyi de öğrendi. Ve tüm bu süreç sekiz yıllık savaşta pişmiş kadrolar tarafından yönetildi. Bu tarihsel arka planın sonuçları son savaşta -ağır kayıplarına rağmen- dirayetli askeri ve siyasi kadroların duruşunda, ABD-İsrail’e ecel terleri döktüren yerli üretim füze ve dron teknolojilerinde, nihayet İran’ın “umulanın ötesinde” dayanıklılığında görüldü.
Bizim cenahta şöyle bir görüş ileri sürülüyor: İran despotik gerici bir rejim olduğuna göre yürüttüğü savaşa da bu özelliği damgasını vurur. Yani? ABD-İsrail’in emperyalist saldırganlığını lanetliyoruz ama İran da kazanmasın. Bu tutum, sapla samanı karıştırması bir yana, en iyimser tabirle izleyicilerini felç edici bir kafa karışıklığına sürükler. İlk yıllarında İran rejiminin devrim ihraç etme -ve bu bağlamda yayılmacı- hevesleri olmuş olabilir. Çok kısa sürede Ortadoğu ve dünya güç dengelerinin sınırlarına çarpmakla kalmadı bu hevesler, kendi gücünün sınırlarını da görmüş oldu. Politikada nesnel gerçekler ve eylemler hesaba katılır, hevesler en fazla bir kenara not edilir. İran’ın Lübnan Hizbullahı, Hamas, Yemen’de Ensarullah ve Irak’ta Haşdi Şabi ile geliştirdiği ilişkiler; 1953 değilse eğer 1979’dan bu yana edindiği tecrübelerden öğrendiği üzere tekrarlanacağı kesin olan ABD-İsrail saldırganlığına karşı ülke sınırları dışında bir savunma hattı kurma amacıyla bağlıdır. Ve bu savunma hattını kurarken ilişkide olduğu güçleri “yayılmacı amaçlarının aleti” olarak “kullanmıyor”. Çünkü politikasının esası yayılamaya değil savunmaya dönüktür. Öte yandan Lübnan Hizbullahı ve diğer güçler kimsenin “vekil gücü” değildir. Şöyle de sorulabilir: İran ile ittifak kurmasaydı ya da hatta İran hiç olmasaydı örneğin Hizbullah’ın ve diğerlerinin uğruna savaşacakları bir meseleleri olmayacak mıydı? İsrail Gazze’de soykırım yaptığında, Lübnan’ı işgal ettiğinde bir “vekil gücün” şaşkınlığı ve demoralizasyonuna mı sürüklendi bahse konu örgütler? FHKC gibi Marksist devrimci bir yapı, merkezinde Hamas’ın durduğu 12 yapıdan mürekkep cepheye katıldığında “ne işiniz var gericilerin yanında” diyeni pek hatırlamıyoruz bizim cenahta; keza Hizbullah ile ittifak yapan Lübnan Komünist Partisi’ni kınayana da pek rastlamadık. Ve tüm bu ittifaklar, cepheler kurulup elde silah savaşırlarken, İran her iki yapının da temel müttefiki ve destekçisiydi. Bu durumda hangi “vekil güçten”, hangi “yayılmacı -alt emperyalist?- politikalardan” söz ediyorsunuz? Bir savaşın ya da Ortadoğu’da olduğu gibi savaşlar silsilesinin karakteri salt savaşan tarafların ideolojik nitelikleriyle ölçülemez; eğer üniversite kantininde, dergi bürosunda genellikle havanda su döven münazaralarla oyalanmıyor, gerçek bir savaştan söz ediyorsak. Dini yapılar bugün veya gelecekte ne yapacak, ne yönde evrilecek meselesi hiçbir zaman hesap dışı tutulmasa da, verili durumda ne yaptıkları, eylemlerinin, yürüttükleri savaşın nesnel sonuçlarının ne olduğu, bunun dünya ve bölge gerçekliğindeki anlamı kesin olarak saptanmadan doğru politik tutum alınamaz. Derdimiz pratik-politik bir hat belirlemek değil de keyfe keder “teorik tartışma” yapmak ya da hiçbir pratik değeri -ve riski- olmayan “politik doğruculuğun” gölgesinde yatmak ise o başka; o zaman atış serbest!
Uzatmayalım ve açıkça yazalım: İran ve Direniş Ekseni olarak adlandırılan güçlerin yürüttükleri savaşın nesnel sonucu, ABD/İsrail ve emperyalizmin işbirlikçisi gerici Arap rejimlerine karşı objektif olarak devrimcidir. Objektif olarak antiemperyalisttir. Dizginsiz emperyalist saldırganlığa set olmakla kalmıyorlar, haklı bir savunma savaşı veriyorlar.
Bu başlıktan muradımız diğer üç ülkenin İran ile farklılıklarına değinmektir; ki bu farklılıklar kaderlerini de farklı kıldı.
Irak, Suriye ve Libya yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinin ardından İngiliz, Fransız ve İtalyan sömürgeciliklerinin pençesine düşmüş, 2. Dünya Savaşı'nın ardından bağımsız olmuş ülkelerdir. 1950’lerde Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın açtığı yoldan antiemperyalist Arap milliyetçiliği, Baasçılık ve Kaddafi’nin yeşil sosyalizmi türünden akımların etkisinde kalmış, zamanın Bağlantısızlar kampına yakın durmuş ve soğuk savaş dengelerinde SSCB’nin nüfuz alanına girerek ayakta kalmışlardır. 1991’in ardından geçen 35 yılda hepsi de farklı yol yöntemlerle kanlı biçimde tasfiye edildiler. Yüzyıllar boyunca sömürgeci idareler altında yaşamaları toplumsal dokuda derin izler bıraktı. Ulusal kimlik, direnç, dirayet yeterince gelişemedi ya da kırılgan hale geldi. Tutunabilecekleri tarihsel birikimler, kurumlar, gelenekler güdük kaldı. Her üç ülkede de yıkılan yalnızca rejimler olmadı, toplumsal doku da paramparça oldu. Aşiretler, milli, dinsel, mezhepsel topluluklar hercümerç içinde çöken, sonu gelmez iç çatışmaların girdabına sürüklenen, iradesi kalmamış ya da direnç noktaları oluşturamayacak kadar zayıflamış topluluklar, kapitalist-emperyalizme kolay lokma olan harabeler kaldı bu ülkelerden geriye.
Örneğin içlerinde nispeten iyi durumda olan Irak, Amerika’nın müdahaleleri yüzünden başbakanını seçemiyor aylardır. İran’a yakın kabul ettikleri Nuri el Maliki başbakan seçilirse Irak’ın petrol gelirlerini bloke etmekle -ki ülkenin aç bırakılması, kaosa, iç çatışmalara sürüklenmesi demektir bu- tehdit etti Trump açıkça Irak’ı. Çünkü Irak’ın petrol gelirleri bir Amerikan bankasında tutuluyor, “patron” istediği olmazsa koca ülkeyi aç bırakmakla tehdit edebiliyor rahatlıkla. Irak’ın hali pür melali böyle… Suriye’nin geldiği yeri anlatmaya gerek var mı? Yanılma riskini göze alarak söyleyebiliriz ki, bir yıl sonra Colani haydudunun yerinde oturup oturamayacağı çok şüphelidir. İsrail’i kızdırırsa sarayı başına yıkılır. ABD/İsrail’in yanında Lübnan Hizbullahı’na saldırırsa İran’ın füzelerinin tadına bakar. Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleriyle takışırsa adamlarını doyuramaz. Türkiye’yi küstürürse yüzüstü bırakılır ya da MİT’in tezgahladığı bir darbeyle devrilebilir: Esat diktatörlüğünden “kurtulmuş”, “özgür ve bağımsız” Suriye’ye hoş geldiniz! Uğursuz bir kehanet sayılmasın ama bir daha Suriye diye bir ülke hiç olmayabilir… Elbette Suriye coğrafyası, halkları yerli yerinde duracak ama halihazırdaki parçalanma ve kaosun üzerine oturan paryalaşmış rejimin bir ülke inşa etmesi imkansızdır. Libya Suriye’den de beter haldedir. Her aşiret kendi Libya’sını kurdu ve her birinin arkasında yabancı tahakkümcü bir ülke duruyor: Türkiye şunun, Mısır bunun, BAE diğerinin vb. Başlığın sınırlarını zorlayarak ekleyelim: Yakın zamanda Somali ikiye bölündü ve “Somaliland” adında ilk ve son tanıyanı İsrail olan bir “ülke” kuruldu; “tesadüfen” Kızıldeniz’in batı yakasında, Yemen Husilerinin tam karşısında… Sudan’ın durumu daha da içler acısı. Ülke ikiye bölündü, iç savaşta on binlerce insan öldü kısa sürede. Ve 15 milyon insan -15 milyon!- savaştan kaçarak komşu ülkelerdeki göçmen kamplarına yığıldı. Aç, susuz, paçavralar içinde korkunç bir tükenişe mahkûm edildiler. Ve bu ülkeler bu duruma bile isteye, hesaplı kitaplı sürüklendiler. Klasik sömürgecilik dahi bundan daha “ileri” bir şeydi. Evet sömürge idaresi, süngüsü, postalı vardı; ama salt buraları yönetebilmek için dahi olsa kurallar, kurumlar, okullar, maliye, demiryolları vb. de inşa ediliyordu. Ve bu da “bir şeydi”. Gidişat iyice açığa çıkardı ki, yıktıkları ülkelerde sömürge idaresi kurmaya dahi tenezzül etmediler, etmeyecekler. Yıktılar, paramparça ettiler. Kaosa, sonsuz çatışmalara sürüklediler. Ve sonsuza dek öyle kalsınlar istiyorlar. Kulak memesi kıvamı bile sert geliyor onlara, cılk hamur, hatta çamur halinde tutarak istedikleri gibi yoğurmak istiyorlar bu memleketleri. İstedikleri gibi yoğurmak, kılçıksız hale getirmek ve bu halkların bir daha asla İsrail’e tehdit oluşturmayı, “Batı'ya” boyun eğmemeyi akıllarından bile geçirmemelerini sağlamaktır hedefleri. Ne yazık ki pek çok yerde başardılar bunu. Rejim değişikliği vs. hedefini geçiniz bir kalem: İran’da yapmak istedikleri de tastamam budur!
Çok farklı bir tarihten geliyor İran. Ve bu tarihsel birikimin ne anlama geldiği olabilecek en sert sınavla, savaşla sınanarak görüldü. 7. – 14. yüzyıl aralığında Müslüman Arap, Türk (Selçuklular) ve Moğol (İlhanlılar) istilalarına uğradı ülke. Fakat istilacılar -deyim uygunsa- kısa sürede zengin İran kültürü tarafından “istila edildiler”. Arapların kılıçla dayattıkları Sünni İslam’ı değil, Şiiliği seçtiler. Bu seçimde kendi kimlik ve kültürlerini koruma, bir bakıma Araplaşmama direncinin rolü olduğu kabul ediliyor. Sünni Türk Selçuklular bırakalım İran’ı Sünnileştirmeyi, kendileri Fars kültürünün etkisine girdiler, saray dilleri Farsça oldu. Son istilacı İlhanlı Moğol hanlarından biri pek çok dini denedikten sonra Şiilikte karar kıldı.
Keza İran ile savaştıkları dönem dahil Osmanlı sarayının kültür dili yüzyıllar boyunca Farsça olarak kaldı. Tarihçi Ali Yaycıoğlu’nun söylediğine göre Farsçanın etkisi kültür boyutunun ötesine geçmiş, Osmanlı muhasebe kayıtları 19. yüzyıl ortalarına kadar Farsça tutulmuş. (bkz. Ruşen Çakır ile Medyacope’ta İran üzerine yaptıkları program.) Bugün de aynı damar, insani derinliğiyle dünyanın en iyi sinema ekollerinden olan İran sinemasında, şiirinde, müziğinde, klasik edebiyatında yaşıyor. Hikmet Kıvılcımlı, “Osmanlı Tarihinin Maddesi”nde, “İznik’i fetheden Orhan, Tekfur Sarayına girdiği anda fethedildi” der. Bu güçlü metaforun anlattığı hakikat, İran tarihinde defalarca tekrarlandı. Ve İran, andığımız üç istila döneminden sonra yedi yüz yıl boyunca yabancı boyunduruğuna girmedi.
Kendine özgü bir kimlik, toplumsallık ve güçlü kültür dairesinin içinde yaşadı. 20. yüzyılın son büyük devrimini gerçekleştirdi İran halkı. Ne yazık ki devrim sonrasındaki iktidar mücadelesini teokratik oligarşi kazandı, devrimciler, sosyalistler kaybetti. Artık nihayete ermekte olan Türkiye’deki güdük parlamenter yönetim usullerinin bile gerisinde, teokratik oligarşinin iç iktidar kapışmalarının ötesine geçemeyen bir diktatörlük rejimine yuvarlandı. Fakat İran halkları siyasete katılımın normal kanalları kapatılınca başka bir yol buldu: Ayaklanmalar! 1979’dan bu yana 10-15 halk ayaklanması gerçekleştiğini söylemek abartı olmayacaktır. Devrim deneyinden geçen, gücünün, kudretinin tadına varmış, zulme boyun eğmeyerek haysiyetli bir karakter edinmiş bir halka yakışan da budur. Sevan Nişanyan’dan Profesör Ali Yaycıoğlu’na uzanan -ve hiçbiri de “rejim yanlısı” olmayan- farklı siyasi meşreplerden pek çok ziyaretçinin İran halkı hakkında söylediklerinin özeti şudur: Hayranlık, sevgi, sempati. Ve hepsinin de ortak gözlemi, başörtüsü yasağı rezaletini ayaklar altına alan İran kadınının sosyal hayatta, ticarette, üniversitelerde, sporda, kültür-sanattaki olağanüstü etkinliğidir! Ezcümle, İran rejiminden ibaret değildir, orada 95 milyonluk bir halklar bahçesi çiçekleniyor. (İran hakkında yeterince “Batı medyası lapası” yedik, buna son vermenin zamanı geldi de geçiyor.)
Ağır bedeller pahasına gerçekleşen ayaklanmalar bir ölçüde semeresini de vermişe benziyor. Ambargonun ağırlaştığı 2010 yılına kadar İran’da inşa edilen kendine özgü sosyal güvenlik ağıyla halkın nispeten rahat nefes alabildiği bir otuz yıl yaşanmış. Bunun ne anlama geldiğini tasavvur edebilmek için 2010’ların çok gerisine düşmüş bugünün bombardıman altındaki İran’ına bakmak gerekiyor. Savaşın en yıkıcı günlerinde Tahran pazarlarında yapılan ve Türkiye TV’lerinde de yayımlanan çekimler gösterdi ki, domates, biber, patlıcan vb.’lerinin fiyatları Türkiye pazarlarının üçte biri! Ve şu anda dahi İran’da asgari ücret Türkiye’den oldukça yüksek! Evet, İran “cennet” değil, hiçbir zaman da olmadı; fakat bize anlatılan “mollaların karanlık diyarı” hiç değil.
Petrol gelirlerini ciddi olarak sınırlayan Amerikan ambargosunun sıkılaşması, son yıllarda ekonomik ayaklanmaları da tetiklemeye başladı. Fakat çeşitli sebeplerle defalarca başkaldıran halk, savaş başlayınca Netanyahugilleri hayal kırıklığına uğratarak ayaklanmadı, aksine ülkesini savunmak için seferber oldu. Savaşın ilk günlerinde sınır kapısına giden gazeteci Hediye Levent, ülkeyi terk edenlerle değil, akın akın İran’a dönenlerle karşılaştı. Avustralya’daki kadın voleybol takımının gencecik oyuncularından biri, ülkesine dönüş yolunda uçakta, “annemin saçının bir teline değişmem onların memleketlerini” diyordu neşe içinde. Cannes’da büyük ödülü alan ve İran’da ceza aldığı için Avrupa’da mülteci olarak yaşayan sinemacı Cafer Panahi, “tek pasaportum var ve ülkeme döneceğim” diyerek bombardıman altındaki ülkesine döndü. (İran’da mahkemeye çıkarılarak cezası kaldırıldı.) Çok değil birkaç ay önce sokaklarda kurşunlanan göstericilerin ezici çoğunluğu ABD-İsrail bombardımanını protesto için sokaklara döküldü bu kez. Her akşam muhalifi, rejim yanlısıyla yüzbinlerce gösterici İran’ın tüm kentlerinde sokakları doldurdu. Ali Laricani, Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin de aralarında bulunduğu yönetim kademesinin de halka birlikte yürümeleri üzerinden atlanabilecek bir şey değildir. Nitekim Ali Laricani böylesi bir yürüyüşe katıldıktan birkaç gün sonra İsrail bombardımanıyla katledildi ailesiyle birlikte. Ve o sarsıcı görüntü: On binlerce insan bombardımanlara karşı canlı kalkan olarak köprülere oturdular, enerji tesislerinin etrafında insan zincirleri oluşturdular… “Zorba rejime karşı fırsat bu fırsat ayaklanmak varken ne yapıyor İran halkı?” diyenler, bunda “acayip bir çelişki” görenler yanılırlar. Bilakis; dün ayaklanabildiği için bugün ülkesini kararlılıkla savunabiliyor halk. Çünkü halk, ekmeği, onuru, özgürlüğü için ayaklandı ve şimdi ayaklandığı günlerde neyi savunuyorsa onun için emperyalist barbarlara direniyor. Emperyalistlerin Afganistan’da, Filistin’de, Lübnan’da, Libya’da; listeyi uzatmayalım, ayak bastıkları her yerde ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. Paryalaşmak, köleleşmek istemiyorlar. Ve bugünkü onurlu duruşları, yarın rejimin olası zorbalığı karşısında başı dik durabilmelerinin de sarsılmaz dayanağı olacaktır.
Emperyalizmin amiral gemisi ABD’nin, yedeğinde sürüklediği (ya da yedeğinde sürüklendiği) soykırımcı Netanyahu ile birlikte gelip çarptığı İran kayası budur!
Her şey paradan, silahtan, güçten kudretten ibaret değildir bu dünyada; İran’daki bir kayın ağacı kadar tarihleri olmayanlar bir bakıma tarihe de çarptılar!
Sürecek.
Önceki yazı:
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.