Trump bir patolojiyse eğer -ki öyledir- bireysel varoluşunun değil, çürüyen ve çürürken dünyayı da çürüten kapitalist-emperyalist sistemin patolojisidir; sistemin çürümesinin cisimleşmesi, “şahsileşmesi” ve tezahürüdür “soykırımcı Epstein koalisyonu”. Yeryüzünün sınırlarına dayanan ve rakiplerinin yükselişiyle baş edemeyen sistemin “delirmesinin” ifadesidir Trump-Netanyahu ikilisi; tüm dünyada matruşka bebekler misali benzerlerinin türemesi de bu olgunun izdüşümleridir

Kapitalist-emperyalizmin amiral gemisi ABD, İran kayasına çarptı!
ABD, Vietnam’dan sonraki en ağır yenilgisini alarak tarihsel bir hezimet yaşadı. Savaşı lehine çevirmesinin yegâne yolu atom bombası kullanmaktır, ki böylesi bir vahşetin yaratacağı küresel sarsıntının altında kalma korkusu dizginliyor ABD-İsrail barbarlığını.
Dünya bu savaşla yatıp kalkıyor ve “rivayet muhtelif”. Bu yazıda dile getirilecek görüşlerin kesiştiği sosyalist mecralar var. Maksadımız benzer görüşleri pekiştirmekten çok, bizim cenahta hemfikir olamadıklarımızla örtülü-açık tartışmak, beraberce doğruyu aramaktır.
Nedir bu savaşın karakteri ve anlamı? Savaş hangi tarihsel bağlamda cereyan etmektedir? Taraflar kimdir, ne istemektedirler? Ve tarafların kim oldukları ne murat ettiklerinden öte İran, bölge ve dünya özgürlük ve sosyalizm güçleri savaşta nasıl mevzilenebilirler?
Bu meseleler üzerine notlar düşmektir maksadımız.
Apaçık dünya egemenliği için! Paryalaştırmak istedikleri bir dünyanın kudretinden sual olunmaz efendiliği için!
ABD’nin dünya egemenliği stratejisi 1991’de SSCB ve sosyalist kampın çöküşünden sonra çerçevesi belli somut bir yönelime dönüştü ve bugün İran savaşıyla belirgin bir kırılmanın eşiğine gelip dayandı. “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” mottosuyla (bkz. Brzezinski – Büyük Satranç Tahtası) start alan bu stratejinin kapsamına on yıllar öncesinden girmişti İran’ın çökertilmesi hedefi. Bugün olanlar tarihsel derinlik ve küresel bağlamı içinde anlaşılabilir ancak; ötesi körün fili tarifine talim etmektir.
ABD’nin küresel egemenlik planının (Avrasya stratejisinin) ana hatlarına kabaca göz atmak, bugünü anlamanın anahtarını verecektir bize.
Avrasya anakarasına egemen olmak için; 1) olası rakiplerin tehdit oluşturmasını engellemek; yani Rusya ve Çin’i kuşatmak, ittifak kurmalarını engellemek, kaynaklarını kurutarak onları müzmin bir zayıflığa sürüklemek, 2) eski emperyalist/kapitalist hiyerarşinin korunması; yani Avrupalı emperyalist güçlerin NATO şemsiyesi altında ABD’ye tabi olmalarının sürdürülmesi, bu sahadan da olası rakiplerin -bilhassa Almanya’nın- çıkmasının engellenmesi; son olarak, 3) Ortadoğu’yu mutlak hâkimiyet altına alarak dünya enerji vanasının başını tutmak: Bu üç başlıkta ifadesini bulan ABD/Batı emperyalizminin dünya egemenliği stratejisinin -son 35 yıllık yolculuğunun- son durağıdır İran’a açılan alçakça savaş.
35 yıllık süreçte karmaşık bir dünya tablosunda izini sürdü emperyalistler bu stratejinin, sayısız iniş çıkış, tadilat vs. Ve elbette burada kanat çırpan kelebeğin dünyanın öbür ucunda fırtına çıkarması misali küresel ölçekte etkileşimli ve girifttir yaşananlar; bu şerhi düşmek kaydıyla yukarıdaki üç ana kolonu dikkate almadan bugün yaşananların anlaşılamayacağını vurgulayabiliriz.
Kısaca somutlayalım.
Bu kuşatma Avrasya anakarasının doğudan ve batıdan kuşatılmasında ifadesini bulur. (Güneyden-Ortadoğu’dan kuşatmaya üçüncü kolonda değineceğiz.) Üzerinden kolayca geçebileceğimiz fakat yakın gelecekte en önemli çatışma odağı olmaya aday coğrafya doğu-güneydoğu Asya’dır. Çin (ve bir ölçüde de Rusya ve Kuzey Kore); Japonya, Güney Kore, Avusturalya, güneydoğudaki Malakka boğazına doğru inilirse Endonezya, Filipinler paranteziyle (ABD-Batı kapitalizmi işbirlikçisi rejimler tarafından) kuşatılmıştır. Günümüz dünyasında hiçbir ittifakın kalıcı ve mutlak olmadığını vurgulayarak geçebiliriz bu başlığı.
Rusya’nın batıdan kuşatılması ise malum: Tüm Doğu Bloku, Varşova paktı ülkeleri bugün NATO üyesi haline getirildi, İsveç ve Finlandiya da son birkaç yılda bunlara eklendi. Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan savaş da aynı aksın kanlı bir bileşenidir.
Avrasya anakarasının -Rusya ve Çin’in- doğu ve batısından kuşatılasının genel resmi budur.
Güneyden kuşatmaya gelince; Kafkasya’daki Azeri-Ermeni, Rus-Çeçen, Rus-Gürcü, Gürcü-Abhaz savaşlarını, “pembe, turuncu devrim” kargaşalarını hatırlamak yeterli olacaktır. Afganistan da bu bağlamda anlaşılabilecek kanayan bir yaradır.
Bir soru bağlamında kısaca değinelim; Rusya-Ukrayna savaşının elle tutulur en somut sonucu nedir şu ana dek? El cevap: Fransa Cumhurbaşkanı Makron’un deyişiyle “beyin ölümü gerçekleşen” NATO’nun, Ukrayna’daki kanlı “hayat öpücüğüyle” yeniden hayata döndürülmesi, Avrupa’nın NATO şemsiyesi altında -İsveç ve Finlandiya’yı da yanına alarak- yeniden ABD hegemonyasında hizalanması. Eski başbakanı Gerhard Schröder’i Rus enerji devi GAZPROM’un yönetim kademesine getirecek kadar “ileri giden” ve Kuzey Akımı boru hattından gelen ucuz Rus doğalgazıyla “kanatlanma” potansiyeline/ihtimaline doğru ilerleyen Almanya’nın, Ukrayna’nın üzerine çöken Rus “öcüsüyle” korkutularak hizaya ve sigaya çekilmesi. Netice? Baltık denizinin derinliklerinde patlatılan Kuzey Akımı boru hattından gelen ucuz Rus doğalgazının yerini bugün gemilere yüklenerek okyanusu aşıp gelen sıvılaştırılmış pahalı “Amerikan gazı” aldı. Tabii biraz “gaz yapıyor” bu gaz: Enflasyon, sosyal hakların -daha da- tırpanlanması, militarizmin, yabancı düşmanlığının, neo-faşizmin tırmanması, yöneticilerin ABD’ye secde etmesinin utancıyla ulusal onurun ayaklar altına alınması vs.
Ezcümle, Varşova Paktı’nın çöküşüyle varlık sebebini yitiren NATO bir süre “insan hakları emperyalizmi” ile (bkz. Yugoslavya savaşı - iç savaşı), yetmedi “terörizmle mücadele” vs. konseptleriyle oyalandıktan sonra nihayet Ukrayna savaşı şahsında “birliğini pekiştirecek” düşmana kavuşmuş oldu: Rus tehdidi! (İran kayasına çarpan amiral gemisinin, filikalarını kontrol edip edemeyeceği ve NATO’nun geleceği ayrı bahis.)
Üçüncü kolon: Felaketlerin Ortadoğu’su
Diğer iki kolonla kopmazcasına bağlı ve tüm çelişkilerin düğüm noktası, bir bakıma Avrasya-dünya egemenliği stratejisinin kilit halkası Ortadoğu’dur. BOP, Genişletilmiş Ortadoğu vs. adlandırmalarını geçiniz bir kalem. Bizim Ortadoğu’muz tam da emperyalistler onu şu veya bu kavramla adlandırabildikleri için felaketlerin Ortadoğu’sudur.
Akbabaların sofrasına konduğu haliyle coğrafi-demografik olarak nedir, neresidir “Ortadoğu”? Fas-Cezayir’den başlayıp, güneyde Sudan, Somali’ye, aşağılarda Etiyopya’ya uzanan, İslam’ın kutsal topraklarını dolanıp 300 milyonluk Arap alemini kat ederek İran ve Afganistan üzerinden Çin sınırına dayanan milyonlarca kilometre karelik coğrafyaya, 500-600 milyonluk nüfusa sahip muazzam zenginlikler dünyası… Nüfus, ucuz işgücü, pazar, petrol, madenler, turizm, jeo-stratejik konum ve imkanlar… Sermayenizi değerlendirmek ya da krizinizi aşmak; rakiplerinizin önüne geçmek ya da onların bu muazzam imkanlara erişiminin önünü kesmek istiyorsanız bu coğrafyaya hükmetmek zorundasınızdır! Zincirin kilit halkası burasıdır; bu halkayı kavradığınızda petrol başta olmak üzere muazzam zenginliklere kavuşmakla kalmayıp, rakiplerinizin önünü de keserek dünyaya hükmetmenin yolunu açarsınız.
Diğer iki kolonla tamamlanan ya da onları tamamlayan dünya egemenliği sacayağının olmazsa olmazıdır Ortadoğu’nun fethi. Eğer burası da garantiye alınırsa Çin ve/veya Rusya ile hesaplaşmanın -ki bu tastamam III. Dünya Savaşı demektir!- dayanakları garanti altına alınmış olacaktır ABD ve ortakları için. Başka bir ifadeyle dünyanın Hitler döneminden de beter ve belki de on yıllarca sürecek bir karanlığa yuvarlanmasının önündeki son engel -emperyalistlerin saldırganlığını dizginleyebildikleri oranda- Ortadoğu’daki direniş odaklarıdır.
İşte bu iştah ve ihtirastır Ortadoğu’yu felakete sürükleyen.
Batı merkezci, oryantalist kibirli bakışa göre aşiretler, develer, rakkaseler, petrol-dolar şeyhleri, uşak rejimler, uydu devletçikler, bitip tükenmez kavgalar, dinsel taassuptan ibaret bir dünyanın nesine egemen olmak istesin Batı? Zaten egemen değil mi? Nüfuz edemediği kesimlerine de egemen olması “medeniyetin yayılması” anlamına gelmeyecek mi? “İlerlemenin” önünde durulamayacağına göre, direnmenin ne alemi var?
Doğru, Ortadoğu’da madalyonun bir yüzünde teslimiyet ve düşkünlük var; diğer yüzünde ise direniş ve onur.
1948’de İsrail’in kuruluşundan bu yana Filistin direnişi Ortadoğu’daki tüm gelişmelerin eksenini belirledi. Muazzam kapsamdaki konunun özü özeti olarak vurgulayabiliriz ki, suret-i haktan görünen Arap rejimlerinin çoğu, İsrail-ABD işbirlikçiliğini resmiyete kavuşturmaya can attıkları tüm bir tarihsel süreç boyunca Arap sokağının tepkisini hesaba katmak, yatıştırmak vs. zorunda kaldılar. Nihayet işin “tamamına ereceği” İbrahim Anlaşmasını imzalamaya hazırlanırlarken Gazze direnişine, onun yardımına koşan Lübnan Hizbullah’ına, Yemen Husilerine ve İran’ın tüm direniş odaklarıyla dayanışmasına tosladılar.
Demek ki Ortadoğu salt işbirlikçilik ve düşkünlükten ibaret değilmiş!
Demek ki, emperyalist efendileriyle birlikte yenilmez kudret ve zenginliklere sahipmiş gibi görünen işbirlikçilerin karşısında, onların tüm planlarına taş koyabilecek direniş odakları da varmış!
Son 35 yılda, dünya egemenliği planının kilit halkası Ortadoğu’da ABD’nin tasfiye etmeye çalıştığı engeller anlaşılmadan bölgede, hatta dünyada olup bitenler anlaşılamaz. Somutlamak gerekirse, Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu dünyanın dengeleri arasında göreli bir bağımsızlığa kavuşan, kısmen Sovyet etki alanına giren ve Sovyetlerin tasfiyesinin ardından da batı kapitalist-emperyalist sistemine boyun eğmeye direnen rejimlerin (nitelikleri bir yana) tasfiyesi ABD liderliğindeki emperyalist kampın vazgeçilmez hedefi oldu. Bu bağlamda sırasıyla Irak’ta Saddam, Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esad rejimleri yıkıldı. Yemen, Sudan ve Somali iç savaşa sürüklendi. Keza Suudi Arabistan yedi yıl boyunca Yemen savaşına dahil oldu. Etiyopya durmadan kanadı. Siyasi liderlikten yoksun Arap Baharı ayaklanmaları raydan çıkarılarak Mısır ve Tunus’ta yıpranmış işbirlikçi rejimlerin tasfiyesine vesile edildi; tabii yerlerini Sisi gibi yeni ve daha kullanışlı işbirlikçilere bırakarak. Nihayet Gazze soykırımından alınan hızla Lübnan Hizbullah’ına ağır darbeler vuruldu, Esad rejimi düşürüldü ve sonunda sıra “tacın mücevherine”, İran’a geldi.
Milyonlarca ölü, harabeye dönen ülkeler, yakılıp yıkılan şehirler, Avrupa yollarına revan olan milyonlarca çaresiz göçmen…
Ortadoğu’ya götürülen “medeniyetin” bilançosu budur.
Bir savaşın karakterini anlamak için savaşı başlatan gücün -tabii rakibinin de- politikasını anlamak şarttır. Çünkü “savaş, -dillere pelesenk olmuş deyişle- politikanın başka araçlarla devamıdır”. Başka sözcüklerle emperyalizmin ekonomisinin kırbaçladığı politikaları, tarihsel-coğrafi derinliğine yukarıda değindiğimiz savaşlar silsilesine yol açtı. Lenin’in deyimiyle “emperyalizmin savaşsız yapamayacağı” bir kez daha görüldü. Sosyalist kampın yıkımının yarattığı boşluk dünyayı “rahatlatmadı”, bilakis; boşluğu doldurmak, dünyayı yeniden paylaşmak, rakipleri arkada bırakmak için daha ilk günden 1991’de Bağdat’ta, ardından Belgrat’ta patlayan bombalar, “tarihin sonunu” ilan eden kapitalizmin zafer alayının havai fişeklerine eşlik etti: Öncesi bir yana, 1991’de açılan sayfanın satırlarını takip ederek geldik bugüne.
Elbette düz bir çizgide gelişmedi süreçler, çelişkiler yumağı olan bir dünyada hiçbir şey “düz” gitmez. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası bu süreçte de hükmünü sürdürdü. Neoliberalizm ve küreselleşme denilen dönemsel birikim modeli yeryüzünün her karışına kapitalizmin derinden nüfuzuna -ki yeryüzünün tüketilmesi olarak da okunabilir- yol açarken yalıtık, otarşik hiçbir ekonomi de bırakmadı ortada; ekonomiler, dünya ekonomisi bugüne dek görülmemiş düzeyde iç içe geçti, birbirine eklemlendi; yani eşitsiz gelişimin mütemmim cüzü bileşik gelişim oldu önceleri de olduğu gibi, hatta öncekilerden daha fazla. Eşitsiz -ve bileşik- gelişiminin tüm tarihinde olduğu gibi nasıl ki kapitalizmin şafağının parlayan yıldızı Hollanda’nın yerini İngiltere; ve İngiltere’ye -sınai, iktisadi atılganlığıyla I. ve II. Dünya Savaşlarıyla posta koyan- Almanya’nın “itirazları” eşiğinden geçilerek 1945 sonrasında Amerika aldıysa; dünya şimdi de yeni bir dönüşüm kavşağındadır. 1990-2000 aralığında ABD ile eşit ekonomik kudrete sahip Avrupa’nın (toplam olarak AB ülkelerinin) yerinde yeller esiyor bugün. Keza 1991-2000 aralığında paryalaşmanın eşiğine gelen Rusya, bugün Ukrayna savaşı bağlamında tüm batı emperyalizminin kollektif askeri-iktisadi-diplomatik saldırısıyla baş edebilecek haldedir. Ve Çin. Devrimin ilk on yılında, 1950’lerde açlıkla savaşan “geri bir Asya ülkesi” iken bugün dünyanın en büyük iktisadi gücü haline gelmediyse eğer, önümüzdeki on yılda gelecektir. (Bu arada devrimin bayrağı da çoktan geminin bordasından aşağı atılmıştır.)
Eşitsiz gelişmenin yarattığı bu makas değişimi kavşakları kapitalizmin tüm tarihi boyunca savaşsız aşılamadı. Ve bir kez daha insanlığın kader kavşağında yeni savaşların içinde, kuvvetle muhtemeldir ki daha büyüklerinin eşiğindeyiz. Fakat bu kez kapitalizmin yeni bir savaşla lider değiştirerek, “yeni bir birikim modeline geçerek” vs. krizini aşacağı şüpheli. Çünkü bugünden yarına “yeryüzü cenneti” yaratma ütopyasına yüksek atlama mümkün olmasa da kapitalist-emperyalist barbarlığı dizginleyerek dünyada yaşayan tüm canlıların rahat nefes alabileceği insanca bir yaşama adım atmayı sağlayacak “insanlığın üretim güçleri”, kapitalistlerin elinde muazzam bir yıkım gücüne dönüşmüş durumda. Ve kapitalizmin azami kâr hırsına, rekabet ve savaş arabasına koşulan bu üretim/yıkım güçlerinin dizginlerinden boşalmasının yaratacağı felaket, bir tür olarak insan(lığ)ın ve canlı yaşamının sonunu getirebilir. Ya da emekçi insanlık bu cendereyi kırarak başka bir ufka yelken açar…
İran-ABD/İsrail savaşından da öte -ve onu da içeren- temel mesele budur.
Gündelik olanın tozu dumanı arasında görünmez hale getirilen temel mesele bu olsa da, halen sürmekte olan savaş(lar) gidişatın yönüne kuvvetli şekilde etki edecektir.
Somutlamak gerekirse, çip-bilişim teknolojisinden, askeri, sınai ve uzay alanlarına, üretim kapasitesinden iktisadi büyümeye, kuşak-yol projelerinden gizli açık ittifaklara, elektrikli otomobilden dünya pazarlarını -ucuz ve kaliteli- mala boğmaya dek tüm parametrelerde Çin ABD’yi ve batı kapitalizmini sollamaya başlıyor. Trump bir patolojiyse eğer -ki öyledir- bireysel varoluşunun değil, çürüyen ve çürürken dünyayı da çürüten kapitalist-emperyalist sistemin patolojisidir; sistemin çürümesinin cisimleşmesi, “şahsileşmesi” ve tezahürüdür “soykırımcı Epstein koalisyonu”. Yeryüzünün sınırlarına dayanan ve rakiplerinin yükselişiyle baş edemeyen sistemin “delirmesinin” ifadesidir Trump-Netanyahu ikilisi; tüm dünyada matruşka bebekler misali benzerlerinin türemesi de bu olgunun izdüşümleridir. O halde yaptıklarını yapmaya “mecburlar”: Sıkıştıkları cendereden çıkmalarının -bildikleri - tek yolu Venezüella’da devlet başkanını kaçırmak, Grönland’a el koymaya girişmek, Kanada’yı ABD eyaleti haline getirme hevesini dillendirmek, Ukrayna’yı koçbaşı olarak Rusya’ya karşı savaşa sürüklemek, Gazze’de soykırım yapmak, Lübnan’ı harabeye çevirmek, Yemen’i bombalamak, Küba’nın boğazını sıkmak, denizlerde gemilere el koyarak korsanlık yapmak ve nihayet -şimdilik- gelip tosladıkları İran kayasına çarpmak!
Kapitalist-emperyalizmin sistemik, yapısal karakterinin ve umulur ki bu kez ölümcül krizinin gelip dayandığı duvar budur.
Devam edecek…
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.