Gerçek çözüm, insanın doğayla uyumlu bir toplumsal düzen kurduğu; üretimin ve tüketimin kârın değil yaşamın hizmetine verildiği; biyosferin bütünlüğünün insanlığın ortak kaderi olarak benimsendiği bir komünist gelecektedir. Buna giden yol ise, kaçınılmaz olarak, kapitalizmin küresel tahakkümüne karşı bilinçli, örgütlü ve kararlı bir mücadeleden geçer

Bir önceki yazımızda gerek Marx’ın Kapital çalışmaları sırasında gerekse Engels’in eserlerinde kapitalist tarım sisteminin doğa ile insan ve toplum arasındaki ekolojik dengeyi nasıl bozduğu üzerine görüşlerini özetlemiştik.
Marx’a göre insan ile doğa arasındaki ilişki sabit, değişmez bir öz taşımamaktadır; aksine, tarihsel olarak şekillenen ve toplumsal süreçlere bağlı olarak dönüşen bir nitelik arz etmektedir. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamak için emek gücünü kullanırken, doğayla arasındaki etkileşimde bir metabolizma oluşturur. Kapitalist üretimin temel amacı sermaye birikimi, kâr elde etmek ve bu birikimi sürekli genişletmek olduğundan, bu dinamik sürdükçe insan ile doğa arasındaki “metabolik yarık” giderek derinleşir ve çevresel krizler meydana gelir. Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı kapitalist sistemde doğa da emek gibi sınırsızca sömürülür. Meta-para ilişkileri, kâr amaçlı üretim, tüketimcilik, doğadan kültüre ve insan duygularına kadar her şeye nüfuz eder. Bu da kapitalizmi metabolik kırılmalara, çevresel krizlere, üretim ve tüketim arasındaki dengenin bozulmasına, ulusal ve uluslararası çevresel istikrarsızlığa mahkûm eder. Marx’ın kapitalizm analizinde, sistemin temel çelişkilerinden birinin de bu metabolik yarık olduğu vurgulanmaktadır. Kapitalist üretim ilişkileri toplumsal ve ekolojik dengeyi sarsarken, insan ile doğa arasındaki uyumlu ilişkiyi koparmakta ve çevresel sorunların temel kaynağı haline gelmektedir.
Burada bir parantez açarak Marksizm’de ekolojik teorinin varlığını kabul eden eko-sosyalistlerin bir eksiklerine değinmek gerekiyor. Amerikanlaştırılmış “eko-Marksizm”, insan ile doğa arasındaki metabolizma kavramını; çevre, ekonomi ve üretim üçgenine hapsederek dar bir yoruma tabi tutar. Oysa toplum ile doğa arasındaki metabolizma; sadece ekonomik değil zihniyet, duygu, gelenekler, sosyal ilişkiler, kültür gibi birçok alanı kucaklayan geniş bir spektrumu kapsar. Marx’ın ekolojik fikirlerini başkalarından ayıran temel özellik, bireyin ve toplumun özgürleşmesi ile kapitalizmin çelişkilerinin toptan çözümünü bir arada ele almasıdır. Dolayısıyla, ekolojik sorunların çözüm yolu yalnızca çevreyi koruma, doğal kaynakların rasyonel kullanımı ve üretim düzeyine sıkıştırılamaz; daha bütünsel, daha sistematik, yani ideolojik, politik, hukuki, manevi, ahlaki, estetik, eğitsel, demografik ve global boyutlarıyla birlikte düşünülmesi gerekir.
Bu yaklaşım, ekolojiyi yalnızca ekonomik ve dar anlamda çevresel bir mesele olarak değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, kültürel değerlerin ve tarihsel süreçlerin de ayrılmaz bir parçası olarak görmek gerektiğini ortaya koyar. Marksist bakış açısının güçlü yönü de burada yatar: Ekolojik sorunları, toplumsal dönüşümün ve bireyin özgürleşmesinin ayrılmaz bir bileşeni olarak ele almak demek, insanın doğayla ve toplumla ilişkilerinin yeniden yapılandırılması anlamına gelir. Başka bir deyişle, kapitalizmin yarattığı ekolojik krize karşı verilecek yanıt, toplumun tüm katmanlarında köklü bir değişimi gerçekleştirebilecek yeni bir toplumsal formasyonun inşasıyla mümkündür.
Marx ve Engels, yarım yüzyıla yayılan çalışmalarında toplumsal formasyonların hareket yasalarını, üretim tarzlarının tarihsel gelişim modellerini ve bu modellerin içsel çelişkilerini sistematik biçimde çözümlemişlerdir. Bu çözümlemeler, toplumsal ve ekonomik sorunların kaynağını, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ilişkilerinde ve bu ilişkilerin yarattığı sınıfsal bölünmede arayan bilimsel bir teorinin temellerini oluşturmuştur.
Klasiklerin bütün temel eserlerinde ortak bir sonuç dikkat çeker: İnsan ihtiyaçlarının tarihsel olarak genişlemesi ile bu ihtiyaçları karşılamak için zorunlu olan teknolojik ilerleme arasındaki diyalektik gerilim, kapitalist üretim tarzı altında doğanın tahribine yol açar. Çünkü kapitalizm, teknolojik gelişmeyi toplumsal ihtiyaçların değil, sermaye birikiminin hizmetine koşar. Bu nedenle insan ile doğa arasındaki metabolik ilişkinin bozulmasının maddi temeli, özel mülkiyet ve sermaye birikim sürecinin yapısal mantığında aranmalıdır.
Kapitalist üretim tarzı sürdükçe, doğanın yeniden üretim kapasitesi ile sermayenin genişletilmiş yeniden üretim zorunluluğu arasındaki çelişki derinleşir. Bu çelişkinin aşılması, ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin tasfiyesi ve toplumsal mülkiyetin egemen hale gelmesiyle mümkündür. Planlı üretim, toplumsal ihtiyaçların ve ekolojik sınırların birlikte gözetildiği bir üretim rejimi kurarak, insanın hem kendi varoluşuyla hem de doğayla uyumlu bir ilişki geliştirmesinin maddi koşullarını yaratır.
Sorunun bu şekilde konulması, çözümün yönünü de açıkça belirler: Toplum ile doğa arasında rasyonel, sürdürülebilir ve karşılıklı bağımlılığa dayalı bir metabolik etkileşim tesis etmek. Ancak sermaye, kendi hareket yasaları gereği böyle bir uyumu sağlayamaz; çünkü sermayenin varlık nedeni, doğayı ve emeği sınırsızca metalaştırarak değer birikimini sürdürmektir. Kapitalist sistemin ekolojik uyum üretmesi, kendi mantığına aykırıdır.
Dolayısıyla bu uyumu kurabilecek tek tarihsel özne, kapitalist üretim tarzını ortadan kaldıracak bir sosyalist devrimdir. Sosyalist dönüşüm, üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin toplumsal biçimini uyumlu hale getirerek, hem insanın hem de doğanın yeniden üretimini güvence altına alacak bir sosyoekonomik, sosyopolitik bir düzenin kurulmasını mümkün kılar.
Sonuç olarak, Marx ve Engels’in ekolojik bir teoriden yoksun oldukları ya da düşüncelerinin çağının gerisinde kaldığı yönündeki iddialar temelsizdir. Kapital’in eksik ciltlerini tamamlamaya ömürleri yetmiş olsaydı, ellerindeki notları sistematik bir bütünlük içinde derleyip, ekonomi‑politik eleştirilerini ekolojiye adanmış ayrı bir incelemeyle taçlandırmaları şaşırtıcı olmazdı. Çünkü onların bıraktığı teorik miras, yeni ekolojik gelişmelerin üzerine inşa edilebileceği sağlam zemini çoktan oluşturmuştur.
Bu nedenle Marksizm’in ekolojik düşünceyi çevreci hareketlerden ödünç almasına gerek yoktur; kendi yönteminin içsel tutarlılığıyla, kendi kavramsal araçlarıyla yolunu bulabilecek güçtedir. Nasıl ki emperyalist kapitalizm, Marx’ın tarihsel materyalist analiz yöntemiyle önceki kapitalizmin devamı ve yeni özellikler edinmesi olarak çözümlenebildiyse, aynı yöntemle ekolojik teori de klasiklerin bıraktığı temelin üzerine bina edilebilir. Marksist‑Leninist dünya görüşü, bu inşanın hem yöntemini hem de yönünü sağlayan teorik araçlara sahiptir. Çıkış noktasıyla nihai çözümü birleştiren tutarlı yaklaşım tam da buradan geçer.
Marx ve Engels’in “teknolojik determinist” oldukları iddiasını boşa düşürmenin bir başka yolu daha vardır: Kapitalizmden komünizme uzanan tarihsel güzergâhı oluşturan ardışık sosyoekonomik formasyonların nihai aşaması olan sosyalizm ve komünizmin ne tür bir toplumsal düzen getireceğine bakmak. Kurucu teorisyenler doğayı durağan, değişmez bir varlık olarak değil; toplumsal ilişkilerle sürekli etkileşim içinde, tarihsel olarak dönüşen bir süreç olarak ele alırlar. Bu yaklaşımın zorunlu sonucu şudur: Çevre sorununun çözümü, insanın doğa üzerinde tek taraflı egemenliğiyle değil; ancak planlı, toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlenmiş sosyalist bir üretim biçiminin kuracağı dengeli bir metabolik uyumla mümkündür.
Kapitalizmin bozduğu metabolik bütünlük, ancak kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla yeniden kurulabilir. Toplum ile doğa arasındaki yarılmayı onaracak olan, üretimin toplumsal karakteriyle mülkiyetin toplumsal biçimini uyumlu hale getirecek sosyalizmdir. Sosyalist toplumun nihai amacı, teknolojiyi sınırsızca geliştirip azami ve lüks tüketim yaratmak değildir. Evet, bolluk hedeflenir; fakat bu bolluk, oburluğun ve sınırsız tüketimin değil, özgür bireylerden oluşan toplumun ortak iyiliğini, yeteneklerini, ihtiyaçlarını, zevklerini ve üretici güçlerin dengeli gelişimini gözeten bir bolluktur.
Komünizm, ekolojik yıkıma kayıtsız kalamaz; kalırsa vaat ettiği özgürlük ve mutluluk ufku, insanlığın üzerinde yükseldiği ekolojik temelleri yok ederek anlamsızlaşır. Bu nedenle ekolojik bütünlük, komünist toplumun yalnızca bir yan hedefi değil, onun varlık koşullarından biridir. İnsanlığın özgürleşmesi ile doğanın özgürleşmesi aynı tarihsel sürecin iki yüzüdür; biri olmadan diğeri tamamlanamaz.
Devrimden önce çevre sorunu gerek Bolşeviklerin gerekse diğer Rus sosyalistlerinin siyasi programlarında hemen hemen hiç yer almadı. Sosyalist inşa yıllarındaysa “ekoloji” kavramı henüz kullanılmıyordu, ama çevre politikası vardı. Sosyalist bir toplum yaratma sürecinin bir parçası olarak görülen doğa ve insan arasındaki ilişki, Marx ve Engels’in öğretileri ışığında radikal bir dönüşümden geçti.
Önceliğin en temel, en acil sorunlara verildiği, arkasından iç savaşın geldiği gerilimli bir ortamda gerçekleşen Ekim devrimi, ilk yıllarında gereken köklü dönüşümleri hemen yapamadı. Buna rağmen 1917 ile 1920 yılları arasında, yönetim organları çevreyle ilgili 268 dolayında kararname yayımladı. Mayıs 1918’de çıkarılan “Ormanlar Hakkında Temel Kanun”, Sovyet mülkiyeti ilan edilen ormanlarda çevre koruma önlemleri içeriyordu. Ardından çıkarılan RSFSC Anayasası “ulusal öneme sahip tüm ormanları, maden kaynaklarını ve suları” ulusal mülk ilan ederek koruma altına aldı. Temmuz 1918’de av yasakları, 1921’de ise doğal anıtların, bahçe ve parkların korunması kararnameleri getirildi. 16 Eylül 1921 tarihli kararname, doğa rezervleri içinde avlanma, hayvan ve kuş tuzağı kurma, yumurta toplama ve balık tutmayı yasakladı. Doğaya duyduğu sevgiyle ve yeşil alanların tahribine uzlaşmazlığıyla bilinen Lenin bu çalışmalara bizzat katıldı.
Lunaçarski, Krupskaya ve Pokrovski’nin onay ve teşvikiyle, Kasım 1924’te Tüm Rusya Doğa Koruma Derneği kuruldu. Sovyet devriminin ilk on yılı gazeteler, dergiler ve romanlar yoluyla doğaya sevgi ve özen gösterme kampanyalarıyla geçti. Doğal alanların ve kültürel-tarihsel öneme sahip eserlerin korunması birçok devlet kurumunun temsilcilerinin iş birliğiyle yürütülüyordu. Aydınlar ve bilim insanları çevre hareketini geliştirmek için seferber edildi. Doğayı koruma hareketi, aynı zamanda kültürel bir sorun, yeni sosyalist insanın yaratılmasının tamamlayıcı bir parçası olarak görülüyor, çevre derneklerinden aktivistler her yerde çevre eğitimiyle ilgili konferanslar, kampanyalar, sergiler düzenliyorlardı.
Subotnikler 1920 yılında temizlik günleri başlattı. Bu etkinlikler zorunlu hale getirildi. Halkın katılımıyla mıntıka temizliği yapıldı, çiçekler ve ağaçlar dikildi, oyun alanları düzenlendi. Şehirlerde kanalizasyon şebekesi yoktu; Moskova ve Leningrad’da 1930’da tamamlandıktan sonra diğer şehirlere geçildi. Haftada birkaç kez çöp kamyonları belirlenmiş noktalarda çöpleri topluyordu. Nazi işgalinden önce Stalin’in talimatıyla çöplük merkezleri inşası başlatıldı.1930’lardan itibaren geri dönüştürülebilir materyallerin çöplüklere atılması yasaklandı. Geri dönüşümün zorunlu hale getirilmesiyle birlikte, gerekli hurdalar gereksizlerden ayrılarak toplanmaya başladı. Amaç sadece çevreyi korumak değildi, ülkenin fakirliği kâğıt ve metallerden tasarruf etmeyi, kaynakları idareli kullanmayı gerektiriyordu.
1928 yılında, Tüm Birlik Tarımsal Ormancılık İyileştirme Enstitüsü tarafından yarı çöl durumundaki Astrahan’da kurulan araştırma istasyonu, kurumakta olan bozkıra yüzlerce ağaç ve çalı çeşidi dikerek ormanlaştırdı. Bu 20 yıl sürecek araştırmaların başlangıcı oldu. Volga bölgesinde tarım alanlarını erozyondan, toz fırtınalarından koruyacak önlemler alındı. 1930’larda çevre dostu yakıtlar (doğal gazla çalışan traktörler) ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde deneyler yapıldı. 1933’te Halk Komiserleri Konseyi’nin talimatıyla Türkmenistan’da güneş enerjisiyle çalışan su arıtma tesisleri, rüzgâr enerjisi jeneratörleri inşa edildi. Hava, toprak ve suyu kirlilikten korumak, sağlık standartlarını yükseltmek için tüm gayretlere, sağlık, su ve hava hijyeni konusunda yapılan çalışma ve alınan önlemlere rağmen, ulusal ekonomiyi geliştirmek için ön plana alınan hızlı sanayileştirme politikaları izlenmek zorunda kalınması bir dizi çevre sorununa yol açtı. Çevre koruma ister istemez ikinci planda kaldı.
Güçlüklere rağmen 1917-1941 yılları arasında SBKP, Sovyet organları ve kamu kuruluşları işbirliğiyle sosyalist bir çevre koruma sistemi oluşturuldu. Nazi işgali sırasında ülkenin batısı barbarca yakılıp yıkılmış, sosyalist vatanın kurtuluşu ve faşist emperyalizme karşı savaş varlık yokluk sorunu haline gelerek her şeyin önüne geçmişti. Savaşın bitiminden sonra bir yandan yaralar sarılırken, bir yandan da yeniden devasa boyutta çevre projeleri gündeme getirildi.
1948’de Stalin’in inisiyatifinde Bakanlar Kurulu ve SBKP Merkez Komitesi kararıyla, kısaca “Doğanın Dönüşümü Planı” diye anılan, “bozkır ve orman bölgelerinde yüksek ve sürdürülebilir verim sağlamak için rüzgâr perdesi ağaçlandırması, otlak ürün rotasyonunun uygulanması ve gölet ve rezervuarların inşası planı” dahilinde çalışmalar başlatıldı. Bazı projeler dünyada örneği görülmemiş ölçekleriyle hayranlık vericiydi. Volga’dan Ural ve Don nehrine kadar sekiz büyük nehrin havzaları boyunca bazıları iki bazıları üç veya dört şerit halinde binlerce kilometre uzunluğunda yol ve ağaçlandırma koridorları inşa edildi. Bunların her biri 60 metre genişlikte, 570 ve 920 kilometre arasında uzunluktaydı. Yanı sıra bozkırlar ağaçlandırıldı, orman zararlılarını dengeleyen kuşları çekecek ağaçlar dikildi, ağaçlandırma çalışmalarını karşılamak üzere devletçe kolektif çiftliklere uzun vadeli kredi imkanları sağlandı. Volga bölgesinde, Kazakistan’da, Kuzey Kafkasya ve Ukrayna’da barajlar inşa edildi. Kuraklıkları, kum ve toz fırtınalarını önleyecek tedbirler alındı. Tarla kenarları, vadi yamaçları, kumlu alanlar ağaçlandırıldı. Balık yetiştiriciliği için binlerce gölet yapıldı, yüzlerce orman koruma istasyonu kuruldu. Ekim alanlarında verimliliği arttıracak organik gübre, anız işleme, yüksek verimli tohumlar gibi takviyeler yapıldı.
Üstelik bunlar atadan kalma alet edevatla değil, ormancılıkta, sebze ve tahıl üretimde kullanılmak üzere dikme, ekme, biçme, sulama aletleri geliştirilerek yapıldı. Planlama dahilindeki bu dev adımlar sadece ülkeyi yeşillendirme değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yetebilmesini, yerli tahıl ve et ürünleri ihracatı yapacak duruma gelmesini sağlama amacı da güdüyordu.
Bunların her birini tek tek ele almak bu yazının sınırlarını aşar. Şu kadarını söyleyelim ki, Stalin’in doğayı dönüştürme planı; orman koruma, ağaçlandırma, teknoloji, sulama, tarla işleme yöntemlerinin geliştirilmesi, yerel koşullara uyarlanmış yüksek verimli tohumlar ekilmesi, balık yetiştiriciliği, tahıl ve et ürünlerini artırma gibi birçok önlem geliştirmeyi öngörüyordu. 1953’te Stalin öldükten sonra Kruşçev ve daha sonraki revizyonist yöneticiler tarafından bunların bir kısmı iptal edilirken, bir kısmı da yavaşlatıldı.
Bu kısa özetten sonra çevre sorunun şu yönüne değinmezsek arka yüzünü gölgede bırakmış oluruz.
Medya, liberaller, yeşil sol, post-Marksistler, sosyalistler, hatta sözde Marksistler, Ekim Devrimi’yle inşa edilen sosyalist toplumun üzerine bolca çamur atarlarken, çevre politikaları da bundan nasibini aldı. Sosyalist ülkelerin emperyalist ülkelerden bir farkı olmadığı, hatta onların gerisinde kaldığı propagandası yapıldı. Devrimci Rusya, halk demokrasileri, Çin, Küba gibi ülkeler yaygın propagandanın aksine, mükemmel olmaktan uzak da olsalar, çevre sorunlarında eko-komünist hareketin yararlanabileceği yeni bir çığır açmışlardır.
SSCB, sosyalizmin ekonomik, toplumsal, ideolojik ve kültürel düzlemlerde inşasına giriştiği gibi, çevreyle uyumlu bir toplumsal düzen kurma yönünde de tarihteki ilk kapsamlı deneyimi temsil eder. Bu deneyim, hem belirli başarılar hem de ilk olmaktan ve geri bir ülkede gelişmekten kaynaklı yetersizlikler barındırır. Dolayısıyla gelecekte benzer bir girişim, Sovyet pratiğinin olumlu yönlerinden yararlanırken, eksik ve hatalı uygulamalarından da ders çıkarma zorunluluğuyla karşı karşıya kalacaktır.
Sovyet deneyiminin en uzun süreli siyasal önderi olan Stalin, eko‑Marksist çevreler de dâhil olmak üzere çeşitli eleştirmenler tarafından Marx ve Engels’in çizgisinden uzaklaşmakla, “aşırı üretimcilik” ve “Promethean” bir teknoloji anlayışına yönelmekle suçlanmıştır. Bu eleştiriler çoğu zaman Stalin şahsında Lenin’e ve öteki kurucu kadrolara doğru uzatılır.
Sovyetler Birliği’nin ekolojik performansı tartışılırken, devrimin gerçekleştiği toplumsal ve tarihsel koşulların göz ardı edilmesi, sosyolojik açıdan indirgemeci bir yaklaşımı beraberinde getirir. Ekim Devrimi, ekonomik olarak geri, altyapısı zayıf, geniş coğrafi farklılıklar barındıran, kıtlık, yoksulluk, cehalet, kuraklık ve iç savaşın yıprattığı bir toplumda gerçekleşmiştir. Ülke aynı zamanda emperyalist kuşatma, sabotajlar ve dış müdahalelerle sürekli baskı altındaydı. Bu koşullar altında çevre politikalarının, toplumsal yeniden üretimin en acil sorunlarının önüne geçememesi yapısal bir zorunluluk olarak değerlendirilmelidir.
Stalin’in “Gelişmiş ülkelerin 50–100 yıl gerisindeyiz; bu mesafeyi on yılda kapatmazsak eziliriz” sözünün arka planı da bu bağlamda anlaşılmalıdır. Nazi Almanya’sının genişleme hedefleri karşısında hızlı sanayileşme, yalnızca ekonomik bir tercih değil, devlet ve toplum için varlık yokluk sorunuydu. Bu nedenle çevresel kaygıların, savaş tehdidi ve ekonomik geri kalmışlık gibi zorunluluklar karşısında ikincil konuma düşmesi, dönemin toplumsal koşullarının bir sonucudur. Sanayileşmenin yol açtığı kirlenmeyle baş etmenin güçlüğü, bilimsel kadro eksikliği, teknolojik yetersizlikler ve savaş sonrası yeniden inşa sürecinin devasa yükü dikkate alınmadan yapılacak değerlendirmeler, tarihsel bağlamdan kopuk kalır.
Sovyet deneyiminin tüm çevresel sorunlarının Stalin’e mal edilmesi de sosyolojik açıdan isabetli değildir. Stalin döneminde başlatılan pek çok projenin, ölümünden sonra Kruşçev ve Brejnev dönemlerinde ya terk edilmesi ya da sürüncemede bırakılması, iki dönem arasındaki kayda değer farkın unutulmaması ve çevresel bozulmanın neden Stalin’e yüklenemeyeceğini gösterir. 1929–1930 dünya bunalımında krize girmeyen tek ülkenin Sovyetler Birliği olması, savaş sonrası ABD tahıl sıkıntısı yaşarken harap edilmiş SSCB’nin böyle bir sorunla karşılaşmaması, Stalin döneminin belirli yapısal başarılarını işaret eder. Buna karşılık 1962–1963 ekolojik felaketi ve gıda krizi, planlama hataları, yatırım eksiklikleri ve tarımsal verim düşüşleri gibi post‑Stalin dönemi uygulamalarının sonucudur. Bu yılların uzun kuyruklara sebep olan ekmek, un, şeker, tereyağı gibi gıda ürünleri kıtlığı içinde geçtiği biliniyor. Sovyetler Birliği dünyanın sayılı tahıl üreticilerinden biriydi, savaşın yaralarını sararken bile gıda kriz yaşamadı. Ama, son on yıllarında ilk defa kötü hasat ve rezervlerin tükenmesi nedeniyle, milyonlarca ton tahıl satın almak ve gıda ürünlerine %30’ları bulan zamlar yapmak zorunda kaldı. “Stalin’in hataları” söylemi, başlattığı projelerin arkasının getirilememesinin bastırdı.
SSCB’nin son döneminde atık toplama gibi çevreci uygulamalar hayata geçirilmiş olsa da, bunlar atmosfer, su ve toprak kirliliğini önlemeye yetmemiştir. Mayak kazası, Çernobil felaketi, Aral Denizi’nin kuruması, tarımda pestisit kullanımının yaygınlaşması gibi olaylar, planlı ekonomiden adım adım uzaklaşmanın, yerel yöneticilerin ve fabrika müdürlerinin kâr hesabı yapmalarının ve çevresel denetim mekanizmalarının zayıflamasının yarattığı sonuçlardır. Bu sorunların tamamını Stalin’e yüklemek, hem süreklilikteki kırılmaları hem de kurumsal dönüşümleri göz ardı eden art niyetli, daha açıkçası kasıtlı bir yaklaşımdır.
Bazı çağdaş yazarların, tüm bu sorunları Marksizm’in “üretimci” bir mantığa sahip olduğu iddiasıyla açıklamaya çalışmaları da sosyolojik açıdan sorunludur. Marx ve Engels’in doğayı sınırsızca tahakküm altına alınacak bir nesne olarak gördükleri iddiası, tarihsel materyalizmin temel ilkeleriyle çelişir. Tarihsel materyalist gelenek, doğanın kendi yasalarına sahip olduğunu ve insan toplumunun bu yasaları dikkate almadan sürdürülebilir bir ilişki kuramayacağını açıkça vurgular. Bu ilke, Marx ve Engels’ten Lenin ve Stalin’e kadar sosyalist düşüncenin temel referans noktalarından biri olmuştur.
Stalin’in Son Yazılar adlı önemli eserinde doğa yasaları karşısında alınması gereken tutuma ilişkin değerlendirmeleri, onun da bu ilkeye bağlı kaldığını gösterir. Dolayısıyla Sovyet çevre politikalarının tarihsel seyrini anlamak, bireysel liderliklere indirgenemeyecek kadar karmaşık; ekonomik geri kalmışlık, savaş tehdidi, kurumsal kapasite, planlama süreçleri ve uluslararası konjonktür gibi çok katmanlı toplumsal dinamiklerin birlikte ele alınmasını gerektirir.
Stalin’in Son Yazılar adlı eserini okuyanlar, doğa yasaları karşısında aldığı tutumda Marx, Engels ve Lenin’in ilkesine nasıl sadık kaldığını göreceklerdir:
Eğer gelişme yasalarını bilseler dahi, insanların onlar üzerinde etkide bulunmaktan gerçekten aciz oldukları astronomik, jeolojik ve bunlara benzer daha bazı dallardaki süreçler bir yana bırakılırsa, insanlar, birçok durumda, doğanın süreçleri üzerinde etkide bulunmak konusunda aciz olmaktan uzaktırlar. Bütün bu durumlarda insanlar, doğa yasalarını tanımayı öğrenerek, onları hesaba katarak ve onlara dayanarak, onları ustalıkla uygulayarak ve onları işleterek, bu yasaların etki alanını sınırlayabilirler, doğanın yıkıcı güçlerine başka bir yön verebilirler, onları topluma hizmet edecek duruma sokabilirler.( (J. Stalin, Son Yazılar, 1950-1953, Sol Yayınları, , s. 60-61)
…
Gerçek şudur ki, suyun gücünün yıkıcı etkisini önlemeye ve toplum yararına işletilmesine yönelik bulunan bütün bu önlemler alınırken, bilimsel yasalar hiçbir biçimde ihlal edilmemiş, değiştirilmemiş ya da yok edilmemiş ve yeni bilimsel yasalar yaratılmamıştır. Tersine, bütün bu önlemler, doğa yasalarının, bilimsel yasaların doğru temeli üzerinde alınmıştır, çünkü doğa yasalarının herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, bu yasalara herhangi bir saldırı, bu önlemlerin bozulmasını ve başarısızlığını doğururdu. (Age., s. 61)
Görüldüğü gibi Stalin, doğa karşısında ne kaderci ne de tahakkümcüdür. Bugünden geriye bakıldığında eksikler ve hatalar içerse de Sovyetler Birliği, ensesinde boza pişiren emperyalist kuşatmaya rağmen önde gelen kapitalist ülkelerden yıllar önce sayısız çevreci projeyi hayata geçirmeyi ve Stalin’in öngördüğü şekilde birçok alanda ileri kapitalist ülkeleri geçmeyi başarmıştır. Avantajı anarşi ve rekabete dayalı piyasa ekonomisine sahip, soygun esasına göre örgütlenmiş kapitalist sisteme kıyasla, merkezi planlı ekonomiye ve halkın yararına göre yönetilmesiydi.
Kapitalist dünyada görünürde iklim ve çevre felaketine çözümün taliplisi çoktur: Devletler bünyesindeki çevre bakanlıkları veya ilgili kuruluşlar, liberal ve yeşil partiler, post-Marksistler, anarşistler, antikapitalist hareketler. Neredeyse her sınıfın, her kesimin kendi programında az ya da çok yer verdiği bir “yeşil gelecek” projesi vardır. Anaakım çevreciler arasında sınıf ve yaklaşım farkları olmakla birlikte, son bakışta ortak kesenleri çevresel yıkıma çareyi kapitalizm koşullarında aramalarıdır.
Canlıların eşit haklara sahip olduğunu savunan etik temelli çevrecilik; nükleer enerji, yenilenebilir enerji ve yapay zekâ gibi araçlarla çevre sorunlarının çözülebileceğini iddia eden teknolojist yaklaşımlar; yerel toplulukları ve belediyeleri merkeze alan otonomculuk vs. Bunların tümü, ekolojik krize çözüm üretmeyi amaçlayan başlıca stratejiler olarak öne çıkmaktadır. Devlet politikaları, biyomerkezci ya da ekomerkezci projeler, teknomerkezci girişimler veya liberal çevrecilik aracılığıyla şirketleri ve hükümetleri kirliliği azaltmaya yönlendirme çabaları, belirli sonuçlar üretse de köklü bir çözüm sunmamaktadır. Buraya kadar ortaya koyduğumuz nedenler, bu sınırlılığı açıkça göstermektedir.
“Yeşil kapitalizm” başlığı altında toplanan projeler de aynı yapısal engellerle karşı karşıyadır. Hükümetlerin, büyük şirketlerin, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşların desteklediği akademik ve sivil toplum paketleri, görünürde piyasa mekanizmalarını bozmadan çevre sorunlarını çözmeyi hedefler. Ancak piyasanın temel işleyişine dokunmadan ekolojik krizi durdurmak mümkün değildir. Son elli yılda uygulanan yüzeysel, sorunun köküne inmeyen ve piyasa merkezli önlemler, krizin derinleşmesini engelleyememiştir. Bu nedenle aynı yöntemlerle gelecekte başarı elde edilmesi de beklenemez.
Gerçek şu ki, bu yaklaşım, çevre sorunun nedenlerine inmeden, yalnızca sonuçlarına müdahale ederek, semptomlarını tedaviye yönelen bir kısır döngünün içine düşer. Kuyruğunu kovalayan bir kediden farkı yoktur. Ekolojik krizin temelinde yatan üretim ilişkileri değişmediği sürece, kirliliği azaltmaya veya kaynak kullanımını verimli hale getirmeye yönelik teknik çözümler kalıcı bir dönüşüm yaratamaz. Bu nedenle piyasa merkezli çevrecilik, ekolojik krizin gidişatını değiştirecek bir güç olmaktan uzaktır.
Egemen sınıflar ve temsilcileri kendi getirdikleri kural ve önlemleri kendileri çiğnerler. Kapitalistler bir yandan yaparken, öte yandan bozarlar. Esnafa ve mesken sahiplerine çevreyi kirlettiği, bir zamanlar poşet kullandığı için marketlere ceza yağdıran Çevre Bakanlığı ile kömüre, madene, imara kurban edilen zeytin ağaçlarını yok eden, yüzlerce altın madeni işletmesine izin vererek yeşil alanları çıplaklaştırmalarına ve doğayı tonlarca siyanürle zehirlemelerine sebep olan, fabrikaların denize ve ırmaklara karışan kimyasal atıklarına ve havaya saldıkları zehirli dumanlarına sesini çıkarmayan aynı hükümet, aynı devlettir. Emperyalistler altına imza attıkları çevreyle ilgili ulusal ve uluslararası anlaşmalara en başta kendileri uymazlar. Çevreyi yeşillendirme girişimlerine karşı çıkan, kendi halkı ve dünya halkları pahasına, yalnız kendi tekellerinin ekonomik zenginleşmesi peşinde koşan Trump tipik bir örnektir. Kapitalistler biyosferi öylesine hızlı kirletiyorlar ki, uzak olmayan bir gelecekte, içme suyu gibi temiz hava paketleri de satmaya kalkarlarsa hiç şaşırmayalım.
İklim değişikliğinin ve çevre kirliliğinin sebebi emperyalist devletler ve çokuluslu şirketlerin kendisiyken, çok kârlı fosil yakıt sistemleri sürüyorken, değişen bir şey olmayacaktır. “Yeşil” ile “kapitalizm” bir araya gelemeyecek, kendi kendisiyle çelişen bir çözümsüzlüktür.
İnsanlık, yeryüzünü bir uçtan ötekine saran çevre krizinin geri dönülmez bir eşiğe dayanmasından derin bir ürperti duyuyor. Biyosferin can çekişmesi yalnızca bilim adamlarının makalelerinde değil, gündelik hayatın en sıradan anlarında ve olaylarında görülmektedir. Geçen yüzyılın son çeyreğinden beri çevrecilik, halk hareketinin güçlü damarlarından biri haline geldiyse nedeni budur. İnsanlık kendi eliyle kurduğu dünyanın çöküşünü eli böğründe seyretmek istemiyor artık.
Ne var ki bu haklı kaygıdan beslenen reformist akımlar da eksik değil. Laclau–Mouffe çizgisi, bu akımların en mahir olanlarından biri olarak sahneye çıktı. Kendini Marksist-Leninist çözümün karşısına, toplumsal hareketlerin çoğulluğu üzerine konumlandırdı. Otantik Marksizm’in sorunu kapitalist sistemin yapısal analizi ve eleştirisi üzerinden kurmasını “indirgemecilik” diye yaftaladı. Bu yaklaşım, reformist stratejisine ters düşmemek için, ekolojik krizin kapitalist üretim tarzının zorunlu bir sonucu olduğunu kabul etmekten ısrarla kaçınıyor. Doğayı metalaştıran, büyümeyi kutsayan ve biyosferi hoyratça tüketen kapitalist zihniyetin köklerine inmekten kaçınıyor.
Bu nedenle onların dünyasında ırk, cinsiyet, dinsel ya da etnisite temelli mücadeleler, sınıf mücadelesi ekseninde devrimci bir hatta birleşmez; aksine, gevşekçe birbirine iliştirilmiş bir “radikal demokrasi” projesinin dekoru haline gelir. Kapitalizmin sınırlarını aşmaya niyeti olmayan bu yaklaşımın ne işçi sınıfı hegemonyası gibi bir öznesi vardır ne de kapitalist düzeni devirmeyi hedefleyen bir stratejisi. “Radikal”liği adı var kendi yok bir radikalliktir; tükeniş çağını yaşayan burjuva demokrasisinin ve bit pazarına düşmüş liberalizmin dar çerçevesinin köhne kanatları ve yorgun ufku arasına sıkışıp kalmıştır.
Post-Marksist ekolün çevre sorununa dair analizleri olsun, çözüm önerileri olsun yüzeysel, yerel ve parçalı kalmaya yazgılıdır. Çünkü kapitalizmin yapısal zorunluluklarını görmeyen bir bakış, ekolojik yıkımın gerçek failini de göremez. Biyosferi tüketen şey, yalnızca hükümetlerin yanlış politikaları ya da kötü niyetleri değil, her şeyden önce sermayenin ve temsilcilerinin sınırsız genişleme iştahıdır. Bu iştahı dizginlemeden, insanlıkla birlikte doğayı mahva sürükleyen gidişatı durdurmak mümkün değildir.
Marksizm-Leninizm, çoğu kimsenin umduğu gibi, devrimin tek bir hamlesiyle insanlığın bütün yaralarını saracak bir mucize reçetesi sunmaz. Onun ufku, sihirli çözümler değil; tarihin akışını dönüştüren, insanın kendi kaderine sahip çıktığı uzun soluklu bir yaratım sürecidir. Yine de insanlığın bugün içine sürüklendiği ekolojik çöküşü gerçekten aşabilecek bir düşünce varsa, bu düşünce, yeryüzünü yalnızca bir “kaynaklar toplamı” değil, insanların, hayvanların ve öteki canlı varlıkların bir arada yaşadıkları büyük bir varlık dokusu olarak kavrayan eko-komünist perspektiftir.
Çünkü biyosfer, insanın dışında duran bir “çevre” değil; insanın da içinde bulunduğu, nefes aldığı, beslendiği, anlamını bulduğu bütünsel bir varlık alanıdır. Toprak, su ve hava yalnızca maddi unsurlar değil; insanın kendi varoluşunu sürdürdüğü kadim bir ortak evdir. Bu evin çöküşünü durdurmak, ancak insanın kendisini doğanın efendisi değil, birlikte var olduğu ve olacağı bir özne olarak yeniden kurmasıyla mümkündür.
Ne var ki bu yeniden kuruluş, dünyaya hükmeden emperyalist-kapitalist sistemle hesaplaşmadan gerçekleşemez. Çünkü bu sistem, yalnızca doğayı değil, insanın kendisini de metalaştıran bir tahakküm düzenidir. Sermayenin sınırsız genişleme arzusu, ormanları da, nehirleri de, toplumları da aynı hoyratlıkla tüketir. Bu düzenin dokunulmazlığına inananların, ekolojik yıkım karşısında kesin çözüm beklemeleri, bir köpekbalığından vejetaryan olmasını istemeye benzer.
Gerçek çözüm, insanın doğayla uyumlu bir toplumsal düzen kurduğu; üretimin ve tüketimin kârın değil yaşamın hizmetine verildiği; biyosferin bütünlüğünün insanlığın ortak kaderi olarak benimsendiği bir komünist gelecektedir. Buna giden yol ise, kaçınılmaz olarak, kapitalizmin küresel tahakkümüne karşı bilinçli, örgütlü ve kararlı bir mücadeleden geçer.
İnsanlık, ancak bu hesaplaşmanın içinden geçerek kendisini ve üzerinde yaşadığı dünyayı yeniden şekillendirebilir.
Çözümün devrimde ve sosyalizmde aranması, kesin zamanını önceden kestirmenin mümkün olmadığı bir sürecin pasif olarak beklenmesi anlamına gelmez. Devrimci hareket geçmişteki eksikliklerinden hareketle, ekolojiyi daha önemli başka şeylerin üzerine çıkarmamak koşuluyla, devrim programına entegre edilmiş çevresel talepleri içeren özel bir programa sahip olma sorumluluğu taşımalıdır. Sınıf ve ezilen kesimler içinde ekolojik bilincin geliştirilmesi, sosyalist siyasi bilincin ayrılmaz bir unsuru olarak değerlendirilmelidir. Gezi Direnişi, Sinop nükleer karşıtı mücadele, Akkuyu Nükleer Santrali mücadelesi, Kazdağı/Alamos Gold direnişi, Fırtına Vadisi HES karşıtı mücadeleler, Hasankeyf ve Ilısu Barajı’na yönelik direniş gibi hareketler önemli örneklerdir. Bu mücadeleler devlete yönelik olmakla birlikte, geniş halk kitlelerinin içselleştirdiği düşünce, gelenek ve davranış kalıplarının sorgulanmasına da katkı sağlamıştır.
Çevre sorunlarının mevcut koşullar altında çözülebileceği varsayımı ne kadar yanıltıcı ise, bu sorunların devrime ertelenmesi de aynı derecede hatalıdır. Dolayısıyla, devrimciler için iki yönlü bir görev ortaya çıkmaktadır: Biri güncel, diğeri ise stratejik ve uzun vadelidir. Kitlelerin ekolojik bilincini geliştirmek amacıyla çevresel meselelerde sürekli propaganda ve ajitasyon faaliyetlerinde bulunmak ve kentte veya kırsalda kendiliğinden gelişen toplumsal hareketlere liderlik etmek, bu mücadeleleri örgütlemek ve sınıf mücadelesinin bütünleyici bir parçası haline getirmek gerekmektedir. Bilinç, eylem ve örgütlenme üçlüsü üzerinden çevre yıkımına karşı mücadeleyi yükseltmek giderek daha fazla önem kazanmaktadır. İlerici sendikalar ve demokratik kitle örgütleri bu çalışmalarında daha faal olmalıdır.
İklim krizinin ve çevre kirliliğinin kaynağı, insanın insana yönelttiği sömürünün ve toplumların üzerine çöken baskının kökleri aynıdır. Doğanın çığlığı ile insanın çığlığı, aslında doğanın evrensel metabolizmasında ve sosyal metabolizmada meydana gelen ortak yarılmadan yükselen iki farklı sesten başka bir şey değildir. Biri ormanların, akarsuların, denizlerin içinden yükselir, diğeri fabrikaların, madenlerin, kentlerin derinliklerinden; fakat ikisi de aynı düzenin açtığı yaradan kaynaklanır.
Bu yüzden çevreyi savunanlarla sosyalizmin yolunu yürüyenler, çoğu zaman farkında olmadan aynı karşıtlıklarla yüzleşirler. Çünkü doğayı koruma arzusu, yalnızca ekolojik bir talep değildir; insanın kendi varlığını sürdürebileceği adil ve yaşanır bir dünya arayışıdır. Bu arayış ister doğrudan ister dolaylı dile getirilsin, kaçınılmaz biçimde sosyalist bir düzenin imkânını çağırır. Çünkü doğayı savunmak, onu metalaştıran düzenle hesaplaşmayı; insanca yaşamı savunmak, yaşamı boğan üretim ilişkilerini aşmayı gerektirir.
Yaşanabilir bir çevre isteği, aslında insanın kendi kaderini yeniden kurma iradesidir. Bu irade, toprağın, suyun ve havanın yalnızca fiziksel unsurlar değil, insanın varoluşunu taşıyan kadim bir bütünlük olduğunu sezmekten doğar. Bu bütünlük bozulduğunda, insanın iç dengesi de bozulur; doğanın çöküşü insanın psikolojine de yansır.
Bu nedenle yeşil bir komünist gelecek ideali, yalnızca politik bir hedef değil; insanın kendisiyle, toplumla ve yeryüzüyle kurduğu ilişkinin köklü bir dönüşümüdür. Ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadeleleri, bu dönüşümün yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda ontolojik bir parçasıdır. Çünkü doğanın özgürlüğü ile insanın özgürlüğü birbirine bağlıdır; biri zincire vurulmuşken diğeri özgür olamaz.
İnsanlık kendini, dünyanın tek taraflı bir efendisi değil, birlikte var olacağı bir bileşeni olarak gördüğünde kurtarabilir.
Sömürüsüz, baskısız ve yeşil bir dünya, hem insanın hem de yeryüzünün kurtuluşunu aynı kader çizgisinde birleştiren büyük bir özgürleşme çağrısıdır.
Önceki yazı:
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.