Yaygın kanının aksine Marx ve Engels, tarihsel materyalizmi geliştirirlerken, ekolojik perspektifin eksenini oluşturan toplum ve doğa ilişkisinin ontolojik birliği üzerinde ayrıntılı olarak durdular. 1840’lardan itibaren doğayı insanın “inorganik bedeni” olarak gördüklerinden, kapitalist yaklaşımla sosyalizm arasındaki farkı hiçbir zaman gözden kaçırmadılar

Bu yazıyı, 1996 ölüm orucu direnişinde insanlık dışı hücre tipi cezaevleri yapılmasın diye direnirken Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalanarak hayatını feda eden, genç sayılabilecek bir yaşta kaybettiğimiz Refik Ünal’a;
Ve o zamanlar F Tipi Cezaevlerini destekleyenlere arka çıkıp, gökyüzünün kıymetini, “derin devlet”in kazdığı kuyuya düştükten sonra anlayanlara ithaf ediyorum.
Geçtiğimiz yüzyılın arkasında bıraktığı küresel krizin sonuçlarından biri neoliberal ekonomi politikaların zenginlik ile yoksulluk arasında yarattığı gelir dağılımı uçurumuysa, diğeri evrenimizi tamir edilmesi zor bir durumla karşı karşıya getiren ekolojik felakettir. Çağımızın en önemli sorunları arasında yer alan bu tahribatın kuşatması altındayız; her an, her yerde karşımıza çıkıyor: Yerküremizde, kıtamızda, ülkemizde, kentimizde, mahallemizde, evimizde, mutfağımızda, kısaca bastığımız toprakta, yediğimiz yemekte, içtiğimiz suda, soluduğumuz havada.
Türkiye sosyalistleri olarak ekolojik sorunlara eğilmeyi 1920’lerden, özellikle 1960’lardan beri ihmal ettiğimizi (son on yirmi yılda düzeltilse de) inkâr edemeyiz. Hem çevremizi kuşatan kirlilikle mücadelede geriden geldik hem de Kapital, Grundrisse, Doğanın Diyalektiği ve Anti-Dühring gibi klasikleri incelerken, rastladığımız dağınık açıklamaları birleştirdiğimizde ortaya bir ekolojik teori çıkacağını idrak edemedik. Kapital’i ve öteki klasikleri iktisadi, felsefi, tarihsel, sosyolojik okumaları kadar, ekolojik okumasını da yapabilseydik sonuç böyle olmayabilirdi.
Marx ve Engels’i, “Prometheusçu”lukla, yani komünizmi üretici güçleri sınırsızca geliştirme ve doğayı insanın egemenliği altına alma tarifi üzerinden eleştirenler, uluslararası devrimci hareketin geçmişte geriden gelmesini böyle şeylere dayandırıyorlar. Ne yazık ki bunlar arasında Marksizm’i sahiplenenler de bulunuyor. Ama asıl ilginç olan, John Bellamy Foster’in de işaret ettiği üzere, Batı solundan Lukacs, Korsch, (Gramsci bile), Frankfurt Okulu, Thompson, Williams gibi alameti farikaları Marksizm’de eksiklikler veya yanlışlıklar arayarak, boşlukları doldurma adına “teori” geliştirenlerin ekolojiyi teğet geçmeleri. Bu algı, türedi çevrecilerin Marksist ekoloji diye bir şey olmadığı iddialarını güçlendiriyor.
Ekolojistlerin Marksizm’in kurucularını (ve sosyalist ülkeleri) “Prometheusçuluk”la (teknolojik determinizm) suçlamaları nereden gelirse gelsin kabul edilemez. Hele ateşi tanrılardan çalarak özgürlüğün yolunu aydınlatması için insanlığa armağan eden Prometheus figürü gibi Marx’ın hayranı olduğu bir sembolü, kendisine karşı silah olarak kullanmak, bilgisizlik değilse kasıtlı bir haksızlıktır. Sosyalistlikle başlayıp revizyonizme, oradan da antikomünizme geçen Polonya kökenli akademisyen Leszek Kolakowski bunlardan biridir:
Marx’ın Prometheusçuluğunun tipik bir özelliği bu [görüşün] insan varlığının (ekonomik koşulların zıttı olarak) doğal koşullarına duyarsızlığı, Marx’ın dünya görüşünde fiziksel insan varlığının namevcudiyetidir. [Marx’ın Prometheusçuluğunda] insan salt toplumsal açıdan tanımlanır; [Prometheusçuluk] insan varlığının fiziksel sınırlarının neredeyse hiç farkında değildir. Marksizm, insanların doğduğu ve öldüğü gerçeğini; erkek ve kadın, genç veya yaşlı, sağlıklı veya hasta olduğunu; genetik olarak birbirleriyle aynı olmadığını ve tüm bu koşulların sınıfsal ayrımdan bağımsız olarak toplumsal gelişime etki ettiğini … dikkate almaz … Marx neredeyse hiçbir zaman insanın vücutsal varlığı itibariyle veya coğrafik koşullar tarafından sınırlandığını itiraf etmez. [1]
Marksizm’in kurucularının sömürü ilişkilerine odaklanarak doğanın tahrip edilmesine kayıtsız kaldıkları iddiasındakiler arasında A. Gidens, G. Lichtheim, T. Benton, A. Honneth gibi yazarlar da bulunuyor. Eleştirilerinin ortak noktası Marx’ın toplumsal üretim ve büyüme kapasitesinin sınırsızlığını savunarak teknolojik determinizme düştüğüdür. Kimi ekolojistler kapitalist hükümetleri eleştirirken, günümüzdeki ekolojik krizin sorumluları arasına klasik ekonomi politikten kaptığı üretimci mantığı temsil ettiği gerekçesiyle Marksizm’i de katıyorlar.
Ekolojik kriz dahil kapitalizmin bütün çelişki ve krizlerini sistematik ve radikal olarak analiz etme yeteneği yalnızca diyalektik ve tarihsel materyalizm gibi bilimsel bir metodolojiye sahip Marksizm’de vardır. Yaygın kanının aksine Marx ve Engels, tarihsel materyalizmi geliştirirlerken, ekolojik perspektifin eksenini oluşturan toplum ve doğa ilişkisinin ontolojik birliği üzerinde ayrıntılı olarak durdular. 1840’lardan itibaren doğayı insanın “inorganik bedeni” olarak gördüklerinden, kapitalist yaklaşımla sosyalizm arasındaki farkı hiçbir zaman gözden kaçırmadılar. Ekoloji üzerine bağımsız bir eserleri olmamasına bakıp, kayıtsız kaldıklarını söylemek yazdıklarını yok saymaktır.
Marx ve Engels’in ayrı bir yapıt olarak kaleme almaya zaman bulamadıkları, ama başka eserleri içerisinde işledikleri buna benzer (ulus, devlet, estetik, ahlak vb.) pek çok konu vardır. Bunlardan biri olan ekolojinin o günden bugüne yakıcı bir hal alarak gündemin ön sıralarına tırmanmasını ölçü alıp, neden “olgun” bir cevap veremediler (örneğin ekoloji kuramcısı Salvatore Engel-Di Mauro) diye suçlama yapmak tipik bir anakronizmdir. Aradan geçen 150 yıl boyunca iklim krizi başta olmak üzere, toprakların aşınması, hava, kara ve deniz sularındaki kirlenme, hayvansal ve bitki türlerindeki azalma, organik yiyeceklerin bozulması öylesine bir hızlı arttı, öylesine çok boyutlu hale geldi ki, o günden bu kadarının öngörülmesi kehanet olurdu. Zamanımızda baş sorumlu emperyalist devlet yöneticilerini bile rahatsız edecek boyuta ulaştığı bir dönemden geçtiğimizi unutmayalım.[2] Bu da Marx’ın masaya ekolojiyi de kapsayan bütün krizlerin merkezindeki kapitalizm analizini koymasının isabetliliğini gösteriyor.
Bundan 20-30 yıl önce olsa bu tür eleştiriler kafa karıştırıcı olabilirdi. Son zamanlarda Marx ve Engels’in bütün eserlerinin (MEGA) devamı olarak yayımlanan son cildinde, çeşitli kitaplarda yazdıkları ve çalışmaları esnasında tuttukları notlar bir araya getirildi. Ekoloji Notları veya Ekoloji Defterleri diye anılan bu derlemeden sonra artık bu mazeretin bir dayanağı kalmamıştır. Kohei Saito ve Volker Külov’un yazdıklarından, Marx’ın özellikle Kapital üzerinde çalışırken farklı ülkelerdeki tarımsal koşullar, prekapitalist ve kapitalist toplumlarda toprak mülkiyeti, jeoloji, rant, tarımsal kimya, botanik gibi konular üzerinde okumalar yaptığını, şimdiye kadar fazla bilinmeyen notlar tuttuğunu öğreniyoruz. Biyoloji, kimya, jeoloji ve mineraloji gibi bilim dallarına ilgisi soyut bir meraktan gelmiyor. Marx’ın, J. Anderson, J. V. Liebig, J.F. W. Johnston, H. C. Carey ve K. Fraas (“tarım fiziği”) okumaları ekolojik sorunları ciddiye aldığının en açık kanıtı.[3]
Marx, Kapital‘de modern tarımın topluma ve doğaya verdiği zararları incelerken, toprağın doğasına aykırı uygulamaların erozyona yol açtığını sergileyen Liebig’in Tarım Kimyası ve James F. W. Johnston’ın Kuzey Amerika Üzerine Notlar adlı eserlerinden yararlanıyor. Kitabında “sürdürülebilir olmayan” bir “yağma ekonomisi” olarak nitelediği modern tarım sisteminin Avrupa uygarlığının maddi temelini tehdit ettiğini yazdığı için Liebig’i övüyor. Liebig’in[4], adı geçen kitabında modern tarımsal ekonomideki yoğunlaşmanın toprağı tüketmesine dair görüşlerine özel bir ilgi gösteriyor. Kapital’in birinci cildine düştüğü uzun bir dipnotta, Liebeg’in kaba hatalarına rağmen, aydınlatıcı olduğunu söylüyor.[5]
Marx’ın ekolojiye ilgisi, yalnızca insan ve doğa arasındaki “metabolik etkileşimin” bozulduğunu ortaya çıkaran kapitalist tarımla ilgili çalışmalarıyla sınırlı değil. Ticari hayvan yetiştiriciliği ve ormansızlaştırma (iklimi değiştirebilecek) ile de yakından ilgileniyor. Fransız tarım ekonomisti L. Lavergne, İngiltere, İskoçya ve İrlanda Kırsal Ekonomisi adlı eserinde, R. Bakewell tarafından geliştirilen koyunların daha hızlı büyümesini sağlayarak kemik kitlesi aleyhine yağ ve et üretimini arttırma yöntemini örnek vermesine şiddetli tepki gösteriyor ve bunu “iğrenç” olarak niteliyor. Ona göre, yapay yöntemlerle yeni ırk koyun yetiştiriciliği bir ilerleme değil, sermayenin çıkarı adına insan ve doğa arasındaki metabolik etkileşimi bozan bir gelişmedir. Her bir alandaki bozulmanın günümüzde halkın canına kastettiği, organik sebze, meyve ve et üretimini ortadan kaldıran genetiğiyle oynanmış bitki ve hayvan türlerinin baskın hale geldiği düşünülürse, bunun günü gününe verilmiş bir tepki olduğunu, Marx’ın ta o zamandan doğru duruş sergilediğini inkâr etmek için bir bahane kalmaz.
Marx; gerek gıda ürünlerinin aritmetik, nüfusun geometrik hızla arttığını öne süren Malthus’un, gerekse tarımda toprak verimliliğinin düşmesiyle kâr oranlarının da düşeceği üzerinden geliştirdiği azalan verim yasasıyla ilgili Ricardo’nun maksatlı teorilerini kapsamlı bir şekilde eleştiriyor. Malthus’un “doğal nüfus yasası”na ve Ricardo’nun toprağın doğal sınırları gereği tarımsal üretimde verimin azalmasının kaçınılmaz bir zorunluluk (kader) olduğuna itirazının asıl nedeni, ikisinin de tezlerini doğanın mutlak yasası gibi gösterip, asıl sorumlu sermayenin sömürüsünü gizlemeleridir. J. Anderson’un çalışmalarını[6] kaynak gösterip, sulama sistemi ve gübre kullanımı yoluyla verimin arttırılabileceğini ve artan nüfusun gıda talebini karşılayabilecek bir tarım sisteminin olabilirliğini savunarak her ikisini de çürütüyor. Ricardo’nun toprağın doğal sınırları gereği tarımsal üretimde verimin azalmasının kaçınılmaz bir zorunluluk (kader) olduğuna itiraz eden Marx, bunun doğanın mutlak yasası olmayıp, toprağı yağmalama zihniyetiyle hareket eden kapitalist kullanım sonucu meydana geldiğini kanıtlıyor. Vulgar iktisadın kapitalizmin yarattığı krizleri doğaya atfederek biyolojik ve fiziksel yasalar gibi ebedileştirmelerinin gerçek nedeni, açık ki doğanın yağmalanması, işsizlik, kriz ve kâr düşüşü gibi olguları kapitalist üretim ilişkilerinin sırtından alıp, ezeli ve ebedi varlığıyla ağzı var dili yok doğaya yüklemektir. Marx’ın klasik iktisat eleştirisi ekolojik sorunlarla iç içe olduğundan meselenin bu boyutunu atlaması mümkün değildi.
Marx ve Engels toplumsal gelişme yasalarını derinlemesine araştırırlarken insanı özünden ve doğadan uzaklaştırarak kendine yabancılaştıran hiçbir soruna kayıtsız kalmadılar. Engels, tek taraflı bir nüfus yasası icat ederek yoksulluk, işsizlik, açlık gibi sistemden kaynaklanan sorunları doğanın kaçınılmaz bir sorunu gibi gösteren Malthus’u daha 23 yaşındayken 1843 yılında eleştirmişti.[7] Marx ise 1844 El Yazmaları’nda insan-doğa diyalektiği üzerinde duruyor ve doğanın insanın “inorganik bedeni” olduğu, doğayı değiştirirken kendisini de değiştirdiği gibi ileride olgunlaştıracağı ilkesel önemde bir tespit yapıyordu. Oysa şimdilerde ekolojiyi ilgilendiren meselelere genç yaşta eğildikleri, olgun yıllarındaysa bunları daha da sistemleştirerek yasal mekanizmalarıyla birlikte ortaya koydukları görmezden geliniyor. Gitgide artan toplumsal ihtiyaçları karşılamak için insanlık yararına olan teknolojik gelişmeleri olumladıkları, hatta yer yer maksatlarını aştıkları doğrudur, ama doğa ile toplum arasındaki diyalektik ilişkiyi (dengeyi) gözetmek gibi bir sınır koydukları da doğrudur.
Engels o dönemde söylenebilecek pek çok şeyi söylüyor:
Bununla birlikte, doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna zemin hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece, yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa’da patatesi yayanlar, nişastalı yumrularla birlikte, sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı. İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yarattıklarından önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez.[8]
Aynı eserinde ekolojiyi tarihsel başlangıcından alarak kapitalizme kadar getirmekle yetinmeyecek, nihai çözüm yolunu da gösterecektir. Daha giriş kısmında şu ikazda bulunuyor:
En gelişmiş sanayi ülkelerinde, doğa kuvvetlerini irademiz altına aldık ve insanların hizmetine verdik; böylece üretimi sınırsız olarak artırdık, öyle ki, bir çocuk, şimdi, eskiden yüz yetişkinin ürettiğinden fazlasını üretiyor. Sonuç ne oldu? Daima artan aşırı-çalışma ve yığınların gitgide daha fazla yoksulluğu ile her on yılda bir, büyük bir çöküntü… Ancak üretimi ve dağıtımın planlı olduğu bilinçli bir toplumsal üretim düzeni, bizzat üretimin insanları yükselttiği gibi, onları, toplumsal açıdan, hayvanlar dünyasının üstüne yükseltebilir… yeni bir tarihsel çağ onunla başlayacak.[9]
Engels, başka birçok örnek sıraladıktan sonra, kapitalist üretim tarzında tek gücün kâr olduğunu, bu bakımdan “toplumsal düzenimizde tam bir devrim gereklidir” diyerek reformist çözümlere kapıyı kapatıyor.
Milyonlarca vatandaşının yanı sıra doğayı da katlettiği iftirasını atan başta yeşil sol olmak üzere, bütün antikomünist sosyalistlere, Josef Stalin’in Marx ve Engels’in ekolojik belirlemelerine nasıl riayet ettiğini sırası gelince göstereceğiz.
Devam yazısı:
[1] Aktaran Hakan Tanıttıran, Ekolojik Mücadelenin Marksist Doğası, https://www.bagimsizlikyolu.org/ekolojik-mucadelenin-marksist-dogasi-hakan-tanittiran/
[2] Çevreyle ilgili ilk kitabı 1993 yılında cezaevindeyken okumuştum. Sabah Kitapları’ndan çıkan kitabın adı, ABD Demokrat Parti senatörü Al Gore tarafından yazılmış Küresel Denge idi.
[3] Agy.
[4] Marx’ı cezbeden Liebig’in yaklaşımını Saito şöyle özetliyor: “Liebig’e göre, modern sanayileşme şehir ve kırsal kesim arasında yeni bir iş bölümü yaratmıştı; bu nedenle büyük şehirlerde çalışan sınıfın tükettiği ürünler artık orijinal topraklara geri dönüp onları yenilemek yerine, herhangi bir kullanım olmaksızın su tuvaletlerinden nehre akıyordu. Dahası, tarım ürünlerinin ve gübrelerin (kemik ve saman) ticarileştirilmesiyle, tarımın amacı sürdürülebilirlikten uzaklaşarak sadece kar maksimizasyonuna, topraktan besin maddelerini en kısa sürede ürünlere sıkıştırmaya dönüştü. Bu gerçeklerden endişelenen Liebig, modern tarımı ‘yırtıcı bir sistem’ olarak kınadı ve doğal metabolik etkileşimlerin bozulmasının nihayetinde uygarlığın çöküşüne yol açacağı konusunda uyardı.”
[5] K. Marx, Kapital, I. Cilt, Yordam Kitap, s. 482. Marx, III. cildin 808, 817, 851 sayfalarında da (Sol Yayınları) değiniyor Liebig’e. K. Saito’nun yazdığına göre: “Marx, Kapital’in üçüncü cildinin taslağında, şehir ve kırsal kesim arasındaki antagonizmanın ötesinde, ‘bağlantılı üreticilerin doğayla olan metabolik alışverişlerini rasyonel bir şekilde düzenlediği’ bir gelecek toplumu tasavvur etmişti. Dühring’in de israfçı üretime karşı ‘tek önlem’ olarak ‘şehir ve kırsal kesim arasındaki ayrımı aşarak maddi dağıtımın bilinçli bir şekilde düzenlenmesini’ talep ettiğini öğrenince şaşırmış olmalıydı… Başka bir deyişle, Marx’ın iddiası, Dühring’in düşüncesiyle birlikte, o dönemde popüler olan ‘Liebig Okulu’ akımını yansıtmaktadır.”
[6] Ricardo’nun görüşünü paylaşan Liebig’i bu noktada eleştiren Marx, tarımsal gelişmeyi işleyen kitabında,“sulama sistemi ve gübre kullanımının ekim arazilerindeki toprak kalitesinin arttırılabileceği ve dolayısıyla artan nüfusun gıda talebine uygun bir tarım sisteminin yürürlüğe konulabileceği”ni savunan J. Anderson’u destekliyor.
[7] Engels, Ekonomi politiğin Bir Eleştiri Denemesi yazısında şöyle demiş: “Bu teoriden, toplumsal bir dönüşüm için en güçlü ekonomik savları çıkarıyoruz. Çünkü, Malthus, tamamen haklı olmuş olsaydı bile, bu dönüşüme hemen girişilmesi gerekiyordu; çünkü ancak bu dönüşümdür ki, ancak bunun kitlelere getirdiği eğitimdir ki, Malthus’un aşırı nüfusa karşı en kolay ve etkili önlem olarak öne sürdüğü üreme içgüdüsünün ahlaksal dizginlenmesini olanaklı kılar. Bu teori sayesinde, insanoğlunun en ağır bir biçimde aşağılanmasını, rekabet koşullarına olan bağımlılığını görmüş olduk. Bu, bize özel mülkiyetin, son çözümlemede üretilişi ve yokedilişi de yalnızca talebe bağlı olan insanı nasıl bir meta haline getirdiğini, rekabet sisteminin bu yoldan milyonlarca insanı nasıl katlettiğini ve gene de katletmeye devam ettiğini gösterdi. Bütün bu gördüklerimiz ve bütün bunlar, bizi, özel mülkiyeti, rekabeti ve çıkar karşıtlığını ortadan kaldırarak insanın aşağılanmasına son vermeye itiyor.” (https://www.cafrande.org/friedrich-engels-ekonomi-politigin-bir-elestiri-denemesi-1843/)
[8] F. Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, s. 228-229.
[9] Age, s. 53.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.