Sol Kemalizmin herhangi bir partiye mal edilemeyeceği, farklı sol partilere ve hiçbir partiye mensup olmayan çok geniş bir toplumsallığa yayıldığını saptayabiliriz. Türkiye devrimci hareketinin görevlerinden birisi de “sol Kemalizmle” uygun ilişkilenme biçimlerini bulabilmektir

CHP kongresinde Ö.Özel oy birliğiyle genel başkan seçildi. Hak edilmiş bir başkanlık. Yorulmak bilmez bir enerjiyle neredeyse bütün ülkeyi dolaştı, dolaşmaya devam da ediyor. Saray’ın hukuk dışı yollarla yaptığı baskılar ve tehditlere boyun eğmiyor hatta sözünün sertliğini arttırarak cevap veriyor. En azından şimdilik durum budur.
Kılıçdaroğlu tarafından pasifize edilip iktidarın koltuk değneği yapılınca inisiyatif kaybeden CHP, Özel’in 19 Mart sonrası çıkışıyla iktidara yönelik halk muhalefetinin sözcüsü konumuna geldi. Sosyalist solun güçsüzlüğü ve Kürt halk hareketinin de bölgedeki olağanüstü koşulların dayattığı sorunlara odaklanması, iktidarın yoksullaştırma politikasının halkta biriktirdiği öfkeyi CHP’nin açtığı muhalif alana yönlendirdi.
İktidarın çözülen Kemalist cumhuriyet yerine kurmaya çalıştığı İslami soslu faşist devlet yönelimine muhalefet eden farklı eğilimlere dağılmış Kemalistler ve kimi demokratlar da öylesi bir gidişe “baraj” olacağı beklentisiyle CHP’yi destekliyorlar.
Aslına bakılırsa beklentiler boşlukta sallanıyor; halkın kısmi de olsa maddi rahatlık ve demokrasi yönündeki umutları gerçek, ama gelin görün ki acaba CHP sistem içi reformlar düzeyinde olsun bir yönelimi gerçekleştirebilecek mi, oldukça belirsiz.
Baykal’ın elinde artık sönümlenmiş hatta canlı cenaze biçiminde de olsa Kemalist niteliğini sürdüren CHP, ABD güdümlü Cemaat’in “Kaset” provokasyonuyla Baykal’ın tasfiyesi sonrasında hızla özel bir dönüşüme yönlendirildi. Adeta paraşütle CHP’nin başına indirilen Kılıçdaroğlu bildiğimiz CHP’yi dönüştürdü, ama demokratik bir yeniden yapılanma yönünde değil; tasfiye edilen Kemalist doku yerine sermayenin emir eri bir parti yaratıldı.
Türkiye’de kapitalizmin ulaştığı aşamada sermaye güçlerinin tepesinde konumlanan ordu odaklı Kemalist himayecilik sistem açısından artık yük haline dönüşmüştü.
Evet, ordu odaklı iktidar alanı bir zamanlar bütün ülkeyi sermayenin büyümesi için bir “sera” ya da “fidelik” haline getirmişti; sermaye ordunun himayesinde “pürüzsüz” bir alanda adeta “kayarak” hızla irileşmişti. Ancak, gelişme sürecinin belli bir momentinde yeterince güç kazanan sermaye, sadece kendisine ve kendi büyümesine odaklanmış nesnel yapısallığının ürünü olarak, kendisinden başka hiçbir gücün, o arada ordunun da iktidarın zirvesinde herhangi bir özel imtiyaz sahibi olmasını istememeye başladı. Sermaye, sırtındaki “ordu” yükünü atmak, politik inisiyatifini tırpanlayıp sadece askeri alanla sınırladığı orduyu kendi düzeninin koruyuculuyla sınırlı bir alt statüye yerleştirip, oligarşik zirveye tek başına yerleşerek mutlak iktidara sahip olmak istiyordu.
Arkasına ortağı olduğu küresel sermaye güçlerinin de desteğini alan yerel sermaye, aslında 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başlayan sürecin uygun zemini oluşturduğu 20 yıllık bir sürecin sonunda, 2002 yılında iktidara gelen Erdoğan eliyle ordunun devlet içindeki hegemonik konumunu tasfiye ederken, Kılıçdaroğlu’nun eliyle de Kemalizmin has partisi CHP’yi dönüştürdü.
Her iki süreç de başarıyla tamamlanmıştır; geriye dönüşü de yoktur.
Doğrusu Kemalizmin arkasından gözyaşı dökecek değiliz, kendi kurduğu sermaye odaklı siyasal ve toplumsal alanın yapısal dinamikleri zaman içinde gelişip güçlenerek kendisini yok etmiştir.
Öte yandan, 10 Kasım’larda finans kapitalin yayımladığı reklamlardaki gözyaşları da kimseyi etkilemesin; onlar timsah göz yaşlarıdır. Öyle herkesin kendisine göre içini doldurduğu içeriksiz bir maskotun varlığının kime ne zararı olur ki! Günümüzde Mustafa Kemal “kendisi” değil, sermayenin toplumu konsolide etmek için kullandığı bir araçtır; günün ihtiyaçlarına göre değişen içeriklerle yüklenerek itinayla kullanılmaktadır.
Son günlerde inanılmaz bir yüzsüzlükle alışık olduğu üzere yine Erdoğan’a hizmet eden Kılıçdaroğlu, aslında kendi başkanlığı döneminde de hep aynı yönde davranmıştı. Yani, herkes “bu kadar da olur mu” diyerek şaşırsa da, esasında kendisi çok tutarlıdır.
Erdoğan ne zaman tökezlese koşturup giden o değil miydi; dokunulmazlıkların kaldırılmasında, Ekmelettin’i adaylığa önerip Erdoğan’ın önünü açmakta, faşist süreci ivmelendiren Yenikapı mitingine gönüllü katılmakta, hileli seçimlerin uysalca kabullenilmesinde vd. hep aynı Kılıçdaroğlu yok muydu?
Bunlar ve benzeri çıplak gerçekler defalarca kendisini göstermesine rağmen CHP Kılıçdaroğlu’nu her zaman başının üstünde tuttu; başkaları bir yana bizzat Özel “grup başkan yardımcısı” olarak olup biten her gelişmenin doğrudan içinde değil miydi?
Kürt ve Alevi olan aslını inkar ettiği yaşam sürecinde ister istemez köle ruhlu paçavra bir kişiliğe sürüklenen Kılıçdaroğlu, şimdi de kutsayıp kölesi olduğu devletin kendisine verdiği yeni görevi yüzsüzce yapmaya çalışıyor: CHP’yi içinden bölmek! Ama önceki Kongrede yediği tokatın etkisiyle öylesine ahmaklaşmış ki boşa kürek çektiğini görmüyor, kendisini soktuğu kenefin içinde çırpınmaktan ötesine geçemiyor. Özellikle kendisinin gitme cesaretini bile gösteremediği son Kurultay’dan sonra %1 bile oy alamayacağı belli olan kendisi gibi bir paçavra parti kurarak malum çırpınışını sürdürmeyi hedefliyor olmalıdır. Öyle görünüyor ki, sahip çıkıp da elinden tutarak evindeki koltuğuna geri götürecek bir seveni yok, rezil kepaze olarak ömrünü tüketecek. Hakkıdır, layığı da budur!
İkinci yönelim, M.Yavaş- C.Enginyurt- K.Aydın eksenidir. Bu eksen MHP’nin “karanlık dehlizlerinden” kurtularak CHP’ye sığınmıştır.
Günümüzün koşullarında artık pek de karanlık kalamayan bir ilişkiler alanı içinde konumlanan ve ABD ile ilişkili devlet içi bir fraksiyonun yasal aparatlarından birisi olan MAFİA partisinden “kurtulan” güçlerden oluşan bu eğilimin, kapitalizmin güncel aşamasına hizmet edebilecek yeni bir radikal milliyetçi siyasi odak yaratmak için şimdilik CHP’nin içinde konumlanmayı uygun gördüğü anlaşılıyor.
Ama, yaptıkları siyasal adres tercihiyle aynı zamanda, aralarındaki onca kapışmaya rağmen MHP ile CHP arasında aşılmaz dağların olmadığını da fiilen gösteriyorlar. Ortaklık “Türkçülük” ve “devlet fetişizmi” olarak saptanabilir, farklılık tonlamalardadır. Elbette her ikisi de sermaye odaklıdır ve bu da ortaklığın zeminidir.
Kim bilir, bu güçler belki de yerlerinden memnun kalıp, tıpkı ülkücü hareketin öteki kanadı olan MHP’nin AKP ile “dışardan” kaynaşması gibi, farklı bir biçimde/ “içerden” CHP ile kaynaşarak, partinin milliyetçi-sağ kanadı olarak kalıcılaşabilirler.
MHP’de bulunduğu dönemde partinin ana örgütçüsü olan K.Aydın ve oldukça geniş olan ekibinin henüz CHP’ye katılmamaları ve M.Yavaş odaklı olarak destekleme konumunda kalıp “beklemede” olmaları henüz kararsız olduklarını gösteriyor. CHP’den “kopuş” ya da “kaynaşma” kavşağındaki yol ayrımında hangi yöne ilerleyeceklerini siyasal yaşamın içindeki gelişmeler belirleyecektir.
CHP içindeki üçüncü yönelim, en güçlü konumdaki İmamoğlu eğilimidir.
Kendisi ilk siyasi eğitimini önce MHP’li bir genç ülkücü militan sonra da ANAP’lı bir müteahhit olan babasından almış olmalı ki Özal’i örnek alıyor; sağ kanatta konumlanıp kollarını her yöne açan Özal’ın “sol” kanatta olup da kollarını gene her yöne açan güncellenmiş hali olarak davranıyor. Askeri diktatörlüğün açtığı şemsiyenin altında “kolay” politika yapan Özal’dan farklı olarak, rakibi Erdoğan’ın uyguladığı yasa dışı keyfi şiddet karşısında direnerek kendisini eğitmektedir. Kolay teslim olmayan inatçı bir duruşa sahip olduğu görülüyor. Direndikçe güç kazanıyor.
Ancak, bir düzen politikacısı olan İmamoğlu’nun da elbette koruyucu “şemsiyesi” vardır, hem de iki tane birden: TÜSİAD ve İngiltere-ABD ekseni!
Yine de hemen uyaralım, hiç güvenilmeyecek ve kolay “satış” yapacak, sağanak olunca su kaçıracak türden bu “şemsiyelere” hiç güvenmemelidir. O dünya ar dünyası değil kâr dünyasıdır, o denizlerde gemisini yürüten kaptandır. Bu güçler, şayet Erdoğan istediklerinin hepsini üstelik şimdi yaptığı gibi fazlasıyla verirse sinsice “aradan çekilip” “seyirci” ya da “hakem” konumuna yerleşmekte tereddüt etmeyeceklerdir.
Bu güçlerin yapısını iyi bilen Erdoğan’ın yaptıkları ortadadır. 25 Eylül'deki Beyaz Saray görüşmesinde Trump ile girişilen meşruiyet pazarlığında İmamoğlu'na ve olası bir Mansur Yavaş operasyonuna zaten açıktan rıza verilmedi mi? Ve, İmamoğlu hala hücresindeyken iktidarla daha çatışmasız bir çizgiyi savunan Mansur Yavaş’ın da operasyona dahil edilmeye başlandığı açık değil mi? Erdoğan ne ya da neler vererek böyle bir taviz alabildi, zamanla daha net olarak anlaşılacaktır.
İmamoğlu, şimdiye dek gösterdiği performansa bakarsak, ülkeyi Özal’ın güncellenmiş hali ile Erdoğan’ın “cepçi” olmayan ve daha rasyonel tutumlar gösteren hali arasında gezinerek yönetmeye adaydır. Kendisi neoliberalizme ve Batı’ya iman edercesine bağlıdır, ama hem neoliberalizm hem de Batı derin sarsıntılar içindedir.
Dördüncü yönelim ise, 19 Mart sonrasında liderleşen Ö.Özel’dir.
Özel önce konumlandığı Kılıçdaroğlu hattının savunucusu konumundan çıktı ve bir gözüyle de halka bakan, okullarda 1 öğün yemek vermek ya da sendikal özgürlüklere kısmen yol vermek gibi sermaye düzeninin içindeki kimi reformları savunduğu yeni bir konuma yerleşme yoklamaları yapıyor. Kürt halkının “eşit yurttaşlık” hakkının tanınması eğilimindedir. Ecevit’in 70’lerin hemen başında ilk çıkış yaptığı zamandaki hallerini andırıyor. Ancak, güç ve karizma eksikliği yaşıyor, yürüdüğü sistem içi de olsa direnişçi yolda ısrar ederse bu eksikliğini giderecektir, zaten adım adım gideriyor.
Kongrede kabul edilen yeni program, Kılıçdaroğlu dışındaki 3 eğilimin ortaklaştığı bir kesişme noktasıdır.
Programın girişinde ilk okunduğunda gülünse mi kızılsa mı karar verilemeyecek bir saptama var. Partinin 3 ana kolonu olarak saptananlar; Kemalizm, Avrupa Sosyal Demokrasisi ve Anadolu Aydınlanmasıdır.
Son 15 senesini Kemalizmden arınma çabasıyla geçiren ve nihayet başaran CHP’nin şimdiki Kemalizmi bahsettiğimiz 4 eğilimin de kendine göre yontarak içeriğini istediği gibi doldurduğu bir maskottan başka bir şey değildir.
Zaten Kemalizmin ortaya çıktığı küresel ve yerel ortamdan çok farklı bir toplumsal ve siyasal gerçekliğin içindeyiz. “Sorun o değil, M. Kemal’in ortama yaklaşım tarzı” diyebilecek “has” Kemalistler parti içinde küçük bir azınlık olmalıdır.
O arada, tekrar vurgulayalım ki yanlış anlaşılmasın; CHP’nin bugünkü hali, Kemalizmden bağımsız olmayıp, tam tersine onun yola çıkarken inşa ettiği yapının ürünüdür; Kemalizm kendi bilinci ve elleriyle zamanla kendisini yok edecek dinamiklerden oluşan bir yapı inşa etmiştir. Kemalizm rolünü oynamış ve kurduğu düzenin egemeni sermaye tarafından tahtından indirilip maskota dönüştürülerek yeniden kullanıma sokulmuştur.
Avrupa Sosyal Demokrasisi ise, sadece yönünü değil onu şu ya da bu yöne yönlendirecek yapısını da kaybetmiş kendisi muhtac-ı himmet bir zavallı olarak yerlerde sürünürken, ondan himmet mi bekleniyor ya da artık olmayan bir şey mi örnek alınacaktır? Bir dönem bitti, geçmiş geçmişte kaldı; bakınca hemen görülüyor, görmüyor musunuz? Kendi ayaklarının üstünde duran bağımsız bir varoluş hiç aklınıza gelmiyor mu?
Anadolu Aydınlanmasına gelince, Anadolu’nun sadece doğasını değil bütün tarihinden gelen toplumsal özgünlüklerini de “çelik” gibi rasyonalitesiyle çözüp dağıtarak kendisini gerçekleştiren, herkesi her şeyi kendi varlığının büyümesinin bir aracı olarak kullanan, Anadolu’yu sadece ve sadece kendisini mümkün olan en hızlı biçimde büyütecek bir “pazar yeri” olarak gören modern sermayenin merkez odağı TÜSİAD ve küresel ortaklarıyla el ele vererek mi Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş- ı Veli’nin yolundan gideceksiniz?
Öyle anlaşılıyor ki bahsettiğiniz bilge kişilerin ismini duymuş ama okumamışsınız. Onlar daha da güçlendirmeyi hedeflediğiniz sermaye düzeninin değerler sisteminin tam zıddında bir insancıllığı temsil ediyordu; ama tabii onları da sermaye düzeni için kullanışlı maskotlara çevirmeyi hesaplıyor olabilirsiniz.
Kabul edilen yeni programda anti-emperyalizm yok; nasıl olsun ki, zaten emperyalist metropoller olan ABD ve AB ile ortaklaşmak hedefleniyor.
CHP liderlerine bir sorumuz var: Acaba herkesin kendi derdine düştüğü günümüz dünyasında zaten dengesini bulmakta zorlanan Batılı emperyalistlerin hem sürekli küçülen hem de masasına oturmak için taliplileri çoğalan “pastayı” paylaşmak için masaya yeni ortak alacaklarını mı sanıyorsunuz?
O arada, AB’nin de eski AB olmadığını yeniden hatırlatalım; üstelik ABD tarafından kuyruğuna takılan bir vasal olmaya zorlanacak bir acizliğe düşürülmüşken bile Türkiye’ye tepeden baktıkları görülmüyor mu?
Türkiye AB için ABD, İngiltere ve İsrail’le birlikte İran’a karşı açmayı düşündükleri emperyalist savaşta dökülecek asker kanı kaynağıdır; işçisinin emeğini ucuza kullanma, doğal kaynaklarını yağmalama, çöplerini dökme yeridir.
CHP’nin sımsıkı tuttuğu AB’ye katılma çıpası boşadır, o çıpanın bağlanacağı iskele artık eski iskele değil; yenisi ise eskisinden daha güçsüz, kendi derdine düşmüş, değil başkasına destek olmak kendisine destek arayışındadır. CHP açısından karşılıksız kalmış ama ısrarla sürdürülen bir “kara sevda” söz konusudur.
Kabul edilen yeni programda Meclis’in ağırlığının arttırılacağı yönündeki söylemlerin hedefi seçilecek Başkan’ın yetkilerinin günümüzdeki sınırsız haline göre kısıtlanması düzeyindedir ve o kısıtlanmanın bile ne kadar olacağı belirsizdir. Açıktır ki olası bir CHP iktidarında Erdoğan’ın inşa ettiği sistem restore edilerek sürdürülecektir. Çünkü, sermaye birikiminin en hızlı ve en yoğun haliyle gerçekleşebilmesi için böylesi bir siyasal sistem gerekmektedir.
Yeni programda sosyal devlet yönündeki kimi belirlenimler iyidir, ama TÜSİAD ve ABD-AB ekseniyle ortaklık zemininde yükselen olası bir CHP iktidarının, sermaye birikiminin hızını ve yoğunluğunu azaltacak bu yöndeki uygulamaları gerçekleştirmesi imkansızdır.
Her ne kadar uygulanmayacağı şimdiden belli olsa da dolaylı vergilerin azaltılmasından ve varlık vergisinden bahsedilmesi söz düzeyinde bile olsa iyidir, ama kesinlikle uygulanmayacaktır.
Peki, neden bu kadar kesin konuşabiliyoruz, yeni programda kendileri özellikle vurgulamışlar, devlet özel sektörün destekçisi olacakmış, sözgelimi “varlık vergisi” ise bunun tersini ima eder! Yeni programda “piyasa düzeni” esas alınıyor, yani sermayenin serbestçe at koşturduğu egemenlik alanı mutlaklaştırılıyor: Her şey sermayeye göre, sermaye tarafından düzenlenecek!
Başka bir vurgu da, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı yönündedir; yani “bağımsızlık” süsünü kaldırırsak, Merkez Bankası Meclis’in denetiminden kurtulacak ve sermayenin mutlak denetiminde olacaktır.
Lafları bir kenara bırakıp sadede gelelim ve soralım: En son yayınlanan TÜİK raporunda 2025 yılında 2. çeyreğe göre 3. çeyrekte Gayrisafi Katma Değer’den iş gücünün aldığı payın %38,4’den %35’e gerilediği belirtilmiş, TÜİK’in inandırıcılığı bir tarafa, bu konuda ne düşünüyorsunuz? Devletin destekleyeceğini belirttiğiniz sermaye kesiminin aldığı pay ise %5 yükselerek %46,7’ye ulaşmış; siz daha da mı destekleyeceksiniz? İkisi arasında ters yönlü bir ilişki olduğu açık değil mi? Yani sizin eliniz de şimdikiler gibi emekçinin cebinde mi olacak?
Öte yandan, güya enflasyonu engellemek için tüketimi kısmak onun için de ücretleri düşük tutmak politikasına rağmen enflasyonun düşmemesi gerçeğine biraz yakından bakınca, ancak belli gelirin üstündekilerin yapabileceği lüks tüketimin artmasının enflasyonun yükselmesini etkilediğini görüyoruz, özellikle de ithalatta bu yönelim netçe görülüyor. Yani toplumun büyük çoğunluğu yoksullukla boğuşurken küçük bir azınlık lüks tüketim patlaması yaşadığı için enflasyonu körüklüyor. Soralım, şimdiki iktidarın enflasyonun “sebebi” olarak gösterdiği “baş belası ücretler” konusunda siz ne düşünüyorsunuz; piyasaya mı bırakacaksınız?
Değindiğimiz bazı parçaları üzerinden giderek yeni programın esasının sermaye ve piyasa dostu olduğunu, bahsi geçen “sosyal adalet” yönündeki kimi belirlemelerin de aslında bu gerçeği gizlemeye çalışan ya da iyi niyetli bir yorumla bu gerçeği biraz olsun yumuşatmaya çalışan söylemlerden öte gidemeyeceğini iddia edersek hiç de haksızlık etmiş olmayız. Malum 6’lı masanın Gelecek ve Deva partili neoliberal ekonomistleri yeni katıldıkları CHP’de hiç yabancılık yaşamayacaklar.
Kürt halkına “eşit yurttaşlık” zemininde yaklaşım ise elbette olumludur; ama partinin geçmişten kalan dinazorları ve artan oranda partiye dolan MHP’nin kılıç artıklarının varlığı koşullarında o yaklaşım pratikleşebilir mi? Bu kişilerin Kürtlerle öyle ya da böyle ilişkilenme sürecinde kopardıkları arsızca yaygaralar ortada değil mi; bütün telaş “egemen kimlik” olmaya en ufak bir gölge düşmemesi üzerine değil midir; bu kişilerle mi “eşit yurttaşlık” yönelimi gerçekleştirilecek?
PM’ye yeni giren bazı kişilere baktığımızda, özellikle seçilerek listeye alınan bazı ekonomistler ve finansçıların “rasyonel ekonomi” süslemesiyle küresel ve yerel sermaye gruplarının çıkarlarını dayatacakları, Kemal Derviş’in güncellenmiş politikalarını yürütecekleri anlaşılıyor. Eh, seçim döneminde ittifak alanı olan malum 6’lı masanın ekonomi bakanı adayı Ali Babacan AKP’li yıllarındaki bakanlığında şimdiki bakan Mehmet Şimşek’i yardımcısı yapmış ve yıllarca gül gibi geçinmişlerdi.
Sizin rasyonelleriniz, yapısal reformlarınız sizin olsun; onları iyi biliyoruz, zaten şimdi o “reformların” sonuçlarını yoksullaşarak yaşıyoruz. Halkın da kendi rasyonelleri kendi yapısal reformları var! Öyle politikasız, yansız, tarafsız rasyonel ekonomi yok; zaten “rasyonel” kelimesinin de her toplumsal güç alanı açısından başka içeriği var. Bir işçinin rasyonelleriyle TÜSİAD üyesi bir sermayedarın rasyonelleri hiç aynı olur mu?
O arada, madem Kemalist olduğunu söyleyen bir partinin iktidara geldiğinde uygulayacağı ekonomiden bahsediyoruz, geçerken değinelim: CHP’nin öncülü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Maliye Nazırı Cavit Bey serbest piyasa yanlısı liberal bir kişilikti, o dönem emperyalizmin lideri olan İngiltere’ye sevdalıydı. M.Kemal ve diğer birçok İttihatçı gibi Selanikliydi. Yahudi kökenli olan Cavit Bey, Kemalizmin iktidar mücadelesinde son noktayı koyduğu 1926 İzmir Suikasti mahkemelerinde yargılandı ve suikastle hiçbir ilgisi olmadığı halde sırf M.Kemal’e muhalif olduğu için idam edildi. Ömrünü sermaye sınıfının güç kazanmasına adayan Cavit Bey günümüze bakabilseydi gözlerine inanamaz, “Yahu, bu kadar piyasacılık da biraz aşırı olmuş” diyebilirdi. M. Kemal dönemindeki “devletçilik” politikası da bellidir.
Öte yandan, Trump bile devletle piyasanın yeniden yoğun ilişkiye girdiği bir yeni ekonomik düzen kurmaya çalışırken, sizin bu “serbest piyasa sevdanızın” sebebi nedir; dünyadaki gelişmelerin farkında değil misiniz?
CHP konusundaki olumlu ya da olumsuz değerlendirmeler onun kendisi hakkındaki “düzen içi bir sol muhalefet partisi” olduğu iddiasıyla çıtayı koyduğu zeminden yapıldı. CHP’den sistem dışı bir sosyalist parti olması beklentisi yok elbette, ama iddiası sistem içi bir sol parti olmaksa onun gereklerini yerine getirip getirmediğinin değerlendirmesinin yapılması da normal karşılanmalıdır.
CHP’nin artık sadece ismi CHP’dir; tarihsel CHP siyasal ve toplumsal gelişmeler tarafından çoktan tarihin müzesine kaldırıldı. Şimdiki CHP, her ne kadar içinde eski kökünün kimi uzantılarını halen taşıyor olsa da, artık yeni bir partidir.
Bu noktada iki sorun birden kendisini dayatıyor: İlkin, bir gerçeklik kaybı yaşanıyor ve hem içindekiler hem de dışındakiler tarafından sanki hiçbir şey olmamış gibi değerlendirmeler yapılıyor. Halbuki, “Kral çıplak!”
İkincisi, kökünden kopan ama hem kopuşunu hem de yeniden kuruluşunu bilinçli bir tutumla içselleştirmeyen CHP, boşlukta sürüklenen bir balona doğru evriliyor; üstelik yeni süreçte oluşan boşluğu görüp de içine dolan farklı siyasal tutumların nasıl bir arada tutulacağı, hatta partiyle ne kadar ortaklaşabileceği belirsiz.
Hikayeyi kısaca özetleyelim.
CHP kurulmasına öncülük yaptığı Türkiye’deki kapitalizmin gelişmesinin bir sonucu olarak kökleşip yayılarak güçlenen sermayenin kurbanıdır!
Ordu merkezli despotik bir siyasal sistemin kuruluşunda inisiyatif alan ve akan tarihsel süreç içinde bu sistemle “birlikte var oluş” zemininde konumlanan CHP, sermayenin kendisini “himaye” etmeye odaklı böyle bir sisteme artık ihtiyaç duymamasıyla nesnel zeminini kaybetti.
Yerli sermaye hem küresel sermaye ile olan ortaklığını yeterli derinliğe kavuşturmuş hem de ulusal sınırlar içindeki pazar ilişkilerini en ücra köylere kadar yayarak kendi rasyonellerini egemenlik coğrafyasına derinlemesine yerleştirmiştir; artık kendine güvenlidir; sistem içinde edindiği imtiyazlı konum karşılığında kendisini “himaye” eden bir güce ihtiyaç duymamakta, böylesi bir durumun külfetlerinden kurtulmak istemektedir.
Hemen belirteyim, uzun bir dönem “armut piş, ağzıma düş” bedavacılığına alışmış yerel sermayenin ordunun himayesinden çıkıp da iktidarın zirvesinde kendisiyle baş başa kalınca kalıcı ve nitelikli bir sermaye iktidarı kurup kuramayacağı şüphelidir; eh, bu da bizim derdimiz değil elbette.
Anadolu sermayesi M.Kemal Samsun’a gitmeden çok önce Anadolu’nun farklı şehir ya da bölgelerinde “işgale” karşı direnerek iktidarlaşmayı hedefleyen “Kongre İktidarları”[1] oluşturup, çözülen Osmanlı’nın hükmettiği coğrafyada hakimiyet yoklamaları yapıyordu. Kongreler toplanıyor, yürütme ya da temsil heyetleri seçiliyor, yasalar çıkartılarak askere alma ve vergi toplama gibi konularda meşruiyet temelinde uygulamalar yapılıyordu. Hatta kimi “Kongrelerde” İngiltere, Fransa, ABD ile gayri resmi görüşmeler yapacak heyetler bile seçilmiş, “devletleşme” eğilimli talepler bu devletlere bildirilmişti. Bu yönelimler Trakya, Ege, Güney ve Kürdistan’da birbirinden kopuk fiili durumlar olarak yaşanıyordu.
Öte yandan Osmanlı ordusundan kaçanlar ve sosyal eşkiyalardan oluşan çeşitli silahlı gruplar da Demirci Efe ve Yörük Ali Efe gibi halk önderlerinin etrafında toplanıyor, özellikle Ege dağlarında mevzilenerek işgale karşı silahlı direniş yoklamaları yapıyordu. Toprak sahibi kökenli Çerkez Ethem ve kardeşlerinin öncülüğünde başka bir gruplaşma da aynı yönde davranıyordu.
M.Kemal, öyle anlatıldığı gibi “Samsun’a çıkıp” yoktan her şeyi var etmedi, kendisinden önce zaten var olan farklı direnme eğilimlerini özellikle de Anadolu sermayesinin öncülüğünü yaptığı Kongre iktidarlarını bir ulusal birlik içinde toplanmaya ikna ederek kendi liderliğini inşa etti. Sivas’ta oluşturulan “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” (ARMHC) ve onun seçtiği “Heyet-i Temsiliye” ulusal düzeyde birleşme yönünde atılan tayin edici bir adımdır. M.Kemal, Anadolu’nun farklı bölgelerine dağılmış “Kongre İktidarları” ve diğerlerinden oluşan böylesi bir geniş alanın kendisine sunduğu meşruiyete dayanarak Sivas’tan Ankara’ya doğru yola çıktı.
Tarihsel CHP, bu cemiyetin çok kısa bir zamanda yaşanan bir dizi askeri ve politik hamlelerle yeni bir devlete doğru hamle yapacak bir Meclis yaratmayı başarmasının sonrasında kuruldu. İlk adım M.Kemal’in 1922 sonlarında bir Halk Fırkası’na ihtiyaç duyulduğunu vurgulamasıyla atılmış, sonrasında da İzmir’in ulusal topraklara kazanılmasını simgeleyen 9 Eylül 1923 CHP’nin kuruluş tarihi olarak ilan edilmiştir. Hatırlatalım, hemen sonrasında 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edildi. Parti Sivas kongresini ilk kongresi, ARMHC’nin ise ilk biçimi olduğunu açıkladı.
Yoğun ve hızlı geçen bu 3-4 yılda Cemiyet’i birlikte kurup yola beraber çıktığı arkadaşlarıyla anlaşamayan M.Kemal, başlarını Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir’in çektiği muhalefetin kurulacak yeni devletin yapısıyla ilgili farklı yönelimlerini Meclis’te bir muhalefet bloğu kurarak savunmaları üzerine onları dışlayarak CHP’yi kurdu. Açıktır ki, M. Kemal, yeni oluşan iktidar alanı içindeki kendi konumunu daha güçlü bir savunma ve hatta saldırı yeteneğine kavuşturmak amacıyla CHP’ni kurmuştu.
Nitekim, CHP’nin kurulmasının resmen ilanından hemen sonra Cumhuriyeti ilan ederken, M.Kemal ARMHC’yi birlikte kurduğu ve savaşın kurmay heyetinde yer alan ama günün koşullarında kendisine muhalif olan bu arkadaşlarına haber bile vermedi. Üstelik, tesadüfe bakın ki böylesine tarihsel önemdeki bir hamle onların İstanbul’da olduğu bir günde gerçekleşmiştir.
Diktatörlük yönelimi açıktır. Nitekim M.Kemal 1926’ya kadar sürecek bir iç mücadeleden sonra, muhaliflerini tasfiye ederek mutlak iktidarını kurmayı başardı. Daha önce komünistlere ve halkçı demokratik güçlere uygulanan devlet şiddetiyle yok edilme, iktidara yerleşinceye kadar kendilerine ihtiyaç duyulan ya da tasfiyeleri için yeterli güç sağlanamayan muhalif burjuva güçlere tereddütsüz uygulanmıştır.
Tarihsel CHP, kendisi olarak bir egemen siyasal güç değil tabi olduğu egemenin yardımcısı olarak, saltanatın ve halifeliğin tasfiyesi, cumhuriyetin ilanı, farklı muhalif burjuva güçlerin kimisi idamla bazıları da yurt dışına gönderilerek yok edilmesi, Kürt isyanlarının şiddetle bastırılması, komünistlere dur durak bilmez işkenceli sorgular ve tutuklamalar ve sermayenin güçlenmesi için bütün imkanların seferber edilmesi olarak yaşanan Cumhuriyet’in inşasının ilk yıllarında rolünü oynarken, aynı zamanda yapıp ettikleriyle belirlenerek kendi kimliğini de inşa ediyordu.
Devletin kurucusu CHP değil, M.Kemal’dir; O “Tek Adam” dır; CHP ve Meclis ise, onun uygulayıcı aparatıdır. Tasfiye edilen “padişahlık” konumunu kendisi dolduran M.Kemal, kendi döneminde aslında yetkisi son derece kısıtlı hatta fiilen yetkisiz bir Meclis’le devleti kurup yönetmiştir. İktidar alanına her ne kadar “Cumhuriyet” denilse de, M.Kemal’in yaşamını kaybettiği 1938’e kadar fiilen özgün bir “Monarşi” uygulaması yaşanmıştır. Erdoğan’a demokrasi dersi vermeye çalışan Kemalistler acaba bu gerçeklerden haberdar mı?
M.Kemal kurduğu oligarşik ve totaliter yapının kendisinden sonra devam edebilmesi için yeni devletin merkezine ordu kurumunu yerleştirmiştir. CHP ise, akıp giden zaman içinde hep “kendisini devletin sahibi sanan yardımcı aparat” konumundadır. İsminde “Halk” olsa da, CHP halkın değil, devletin koruyucusu bir partidir.
İnönü’nün Ecevit’e karşı yarıştığı CHP Genel Başkanlığı’nı kaybetmesi bir simge olarak öne çıksa da esas olarak da kapitalizmin gelişimi CHP’nin devletin hiyerarşisindeki yerini geriye itmiş; zaten değişik düzen partileriyle farklı ilişkiler kurmuş olan ordu ise iktidar alanı içindeki merkezi konumunu korumuş, sermaye birikiminin tıkandığı durumlarda darbe yaparak engellerin aşılmasını sağlamıştır. İnönü’nün tarihsel kişiliği üzerinden kurulan ordu-CHP ekseni İnönü sonrasındaki süreç içinde sönümlenmiştir.
Ecevit’le başlayıp Baykal’ın “Kaset” entrikasıyla tasfiye edilmesine kadar süren takriben 40 yıllık süreç, Kemalizmin CHP’den tasfiyesinin kerte kerte gerçekleşmesi sürecidir. Baykal’ın son dönemi CHP ve onun dolayımıyla Kemalizmin görünüşte çok parladığı ama aslında ölüm sancıları çektiği ve sonunda öldüğü aşamadır.
Final oldukça “acıklı” adeta “sürünerek” yaşandı diyebiliriz.
Kemalizmin tasfiyesi bu tasfiyede bizzat rol alan CHP’nin altındaki zeminin de tasfiyesiydi. Altındaki zemin çözülüp dağılınca CHP önce bir müddet boşlukta kaldı, ama kimse durumunun farkında değildi, hala her şeyin normal olduğunu sanılıyordu. Gelin görün ki toplumsal ve siyasal gerçekliğin kendisine göre özel “yer çekimi” yasaları vardır, bazen biraz gecikse de hükmünü yürütür.
Nitekim öyle oldu. Deniz Baykal’ın son başkanlık dönemi aslında “ölmüş” bir canlıyı giydirip kollarından destekleyerek yürütme zavallılığından başka bir şey olamadı.
Kemalizmin tarihsel derinliğe sahip yoğunlaşma alanı olan ordu ve egemenliğin şahsi taşıyıcıları olan generallere gelirsek; onların durumu utanç verici bir zavallılıktır. Kendileri NATO’ya biat etmelerine rağmen eskiden kalma kimi alışkanlıklarla yaptıkları kimi özerk egemenlik tutumları artık kapris olmaktan daha fazla ağırlık taşımayan karikatür tutumlardı. Yine de, özellikle 11 Eylül 2001’den sonra İmparatorluk denemesine giren ABD tarafından artık yük haline gelen şımarıkça tavırlar olarak algılanmış olmalıdır ki “öldükleri” kendilerine bildirildi.
ABD tarafından desteklenmediği için boşlukta kalıp hükmünü icra edemeyen Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın 27 Nisan 2007 muhtırası ya da yerine geçen İlker Başbuğ tarafından devletin “gizli bilgilerinin bulunduğu kozmik odanın” kapısının 27 Aralık 2009’da açılıp Cemaatçi polislere teslimi gibi durumlar ordunun iktidar alanının zirvesinden eteklerine doğru gidiş sürecinin simgesel anlarıdır.
Türkiye üzerindeki egemenliklerini ordu generalleri odaklı devlet alanıyla ama onların gittikçe zayıflayan ellerini de görerek yapılan pazarlıklarla “dolaylı” yoldan yürüten ABD, hegemon güç olmaktan imparator olmaya geçme yönelimine sırtına dayayarak egemenliğini “doğrudan” emir-komuta zinciri içinde yürütmeyi hedefliyordu.
Sinsice yürütülen Cemaat operasyonunun kilit noktası da ordu oldu. ABD’nin orduyu kazanırsa her şeyi de kazanabileceğini hesapladığı anlaşılıyor.
Uzun yıllara yayılan orduya sızma harekatı, Cemaat’in ustalığı ve ABD’nin sinsiliği açısından dünyada az rastlanır bir operasyondur. Ancak operasyonun başarısında her iki güçten daha fazla katkıyı gözlerinin önünde yürütülen bu operasyonu sessizce ve korkakça izleyen, omuzlarındaki apoletlere sımsıkı sarılıp rahat ve imtiyazlı emeklilik hayalleri kuran paçavralaşmış Kemalist generaller yapmıştır.
Bazıları kitaplar yazan kimisi de şimdilerde televizyon yıldızı olup bülbül gibi öten bu zavallılardan hiçbiri silahına davranıp ajanlaşmış Cemaatçi mankurtlarla savaşmamış, savaşamamıştır. Silahına davranmak bir yana, istifa etmek ya da açıklama yapmak dahi “riskli” görülmüştür. Deyim yerindeyse, yaşam mottoları, “Söz konusu olan konforlu yaşamsa gerisi teferruattır!” diye özetlenebilir.
Yeminlerine ihanet eden bu asker bozuntularının en iyi yaptıkları şey Mahir’leri saklandığı evde vurmak, Deniz’leri asmak, İbrahim’i işkenceyle parçalayarak öldürmek gibi tutumlarla kustukları halk ve devrimci düşmanlığıdır. Mustafa Suphi’yi önce davet edip sonra komplo kurarak Karadeniz’de 15 yoldaşıyla öldürmek ve Şefik Hüsnü Değmer, Reşat Fuat Baraner, Hikmet Kıvılcımlı gibi bu toprakların yetiştirdiği parlak zekalı ve yiğit kişilikleri işkence odalarında ezip hapislerde çürütme geleneğini sürdürmüşler; Mahir’lerden sonra da 70’lerde kurdukları kahpe pusularda binlerce devrimci Anadolu gencini öldürerek, CIA’den öğrendikleri işkencelerle eziyet ederek ya da hapislerde süründürerek ülkenin olası özgürlükçü demokrat veya sosyalist geleceğinin teminatı olan hayatiyet damarlarını kesmişlerdir.
Kemalizm artık tarihte kalmış bir eski siyasal tutumdur. Partisi ve ordusu içerden fethedilerek zemini altından çekilmiş ve boşluğa sürüklenmiştir. İktidar küresel sermaye ve onların yerli ortağı yerli sermayenindir.
Kapıdan kovulduğu Anadolu’ya bacadan girerek önce hegemonya kuran ABD-AB ekseninde somutlaşan emperyalizm, ortağı yerel sermaye üzerinden “içerden” de destek alarak Kemalizmin tasfiyesiyle bir sarmaşık gibi iç içe geçen bakışımlı bir süreci yürütüp, “hegemonya” statüsünden “büsbütün el koyma” statüsüne doğru ilerlemektedir.
Küresel ve yerel sermaye açısından ordu ile yapılan “pazarlıkların” sürekli yorup yıpratan zaman kaybı ve verilen maddi manevi rüşvetlerin maddi kaybı ortadan kalkmıştır. Artık engel, sadece halkın gücüdür!
İşte, tam da bu yüzdendir ki, halkın yoksullaştırılması sadece sermayeye kaynak aktarımını hedeflemiyor; aynı zamanda, yoksullaştırıldıkça dibe çöken, yozlaşan ve dilencileşen, dolayısıyla isyan potansiyeli iğdiş edilerek köleleştirilen bir halk yaratma isteği vardır. Banka hesaplarını ABD Merkez Bankası’nın durmadan ve karşılıksız bastığı dolarlarla doldurdukları mevcut iktidar ve çevresindeki işbirlikçiler “gönüllü” olarak bu isteği yerine getirmeye çalışıyorlar.
Kemalizm ülkemizde uzun on yıllar boyunca totaliter bir egemenlik sürdürüp kendisini eleştiren muhalif sesleri devlet terörüyle susturduğu için, hem Kemalizmden kopuşmak isteyen egemen sermaye güçleri hem de sistemin kendisine muhalefet eden farklı sol-sosyalist güçler, kendilerini Kemalizmin şemsiyesi altına girerek, Kemalizmin içinden konuşarak ifade etmek zorunda kaldılar.
Sermaye güçleri M.Kemal’i maskota indirgeyerek Kemalist toplumsallığı kendisinin meşruiyet ürettiği ve yedeklediği bir yayılma alanı haline sokuyor.
CHP’nin bahsettiğimiz açmazı iktidara ve sisteme muhalif alandaki Kemalistleri yeni adres arayışına sokuyor.
Devlet odaklı düşünüp davranmakta kararlı ama Kemalizmin yürüttüğü “despotik modernleşme” sürecini tasfiye ettiği gerekçesiyle şimdiki iktidara muhalif olan güçler TKP tarafından kapsanmaya çalışılıyor. Bu “kapsanma” olayında “kapsayan" konumunda olan TKP’nin Kürt karşıtlığı ve despotik laikliği merkezine alan, dolayısıyla aslında tam da bu noktalardan Kemalizm tarafından zaten “kapsanmış” “komünist” kimliği ise “kolay” bir ortaklaşmanın önünü açıyor.
Görünüşte benzer ama niteliksel olarak farklı olan bir Kemalizmle ilişkilenme de TİP tarafından yürütülüyor. İlki zavallıca bir teslimiyet, ama TİP’in yönelimi kimi zaafları içinde barındırsa da halkçı-demokrat bir hamledir. Burada “sol kemalizm” diye adlandırılan, kendilerinin halkçı-demokrat yönelimlerini Kemalizmin etki alanı içinde ifade eden toplumsal güçleri sosyalizmle tanıştırma çabası söz konusudur.
Sol Kemalizm ülkenin bir gerçeğidir; Kemalizmin çöküş sürecindeki Osmanlı imparatorluğunun içinden Türkiye Cumhuriyeti devletini kurma becerisi, doğuş dönemindeki kimi “anti-emperyalist” tutumları, despotik de olsa laiklik ve cumhuriyetçilik eğilimi gibi özelliklerine gerçekte olduğundan daha fazla misyon yüklenmesinden hatta fetişleştirilmesinden çıkıp gelir. Ama esas olarak, çürümüş Osmanlı düzeninin kapitalizmin gelişmesine engel olan yapısallığını tasfiye edişi ve onunla iç içe ilerleyen despotik modernleşme eğiliminin “Batılılaşma” yönelimine olduğundan farklı misyonlar yükleme eğilimidir.
Abartma hatta fetişleştirme yönelimi Kemalizmin totaliter yapısının kendisinden farklı düşüncelere yoğun baskı uygulamasının ürünüdür; kapitalizmin gelişmesinin ortaya çıkardığı halkçı, demokrat ya da sosyalist muhalif sesler kendilerini Kemalizmin içinden konuşarak ifade etmek zorunda kalmışlardır. Baskıyla çarpıtılmış bir özel toplumsal bilinç söz konusudur. Yazının konusu CHP olduğuna göre, CHP içindeki farklı eğilimlerden olan Ö. Özel’in eğilimi kimi yönleriyle sol Kemalizmle ilişkilidir; ama sol Kemalizmin herhangi bir partiye mal edilemeyeceği, farklı sol partilere ve hiçbir partiye mensup olmayan çok geniş bir toplumsallığa yayıldığını saptayabiliriz.
Türkiye devrimci hareketinin görevlerinden birisi de “sol Kemalizmle” uygun ilişkilenme biçimlerini bulabilmektir.
Türkiye’de siyasal sistem artık boşluktadır. Aslında artık anayasal bir sistem yoktur, ama Saray’ın keyfine devlet şiddetinin yol açtığı bir derme çatma bir yapısallık içinde günlük akış sürdürülmektedir. Bu durum bir yanıyla iktidara güç kazandırmakta, ama sürekliliği devlet şiddetinin sürekli daha geniş alanlara yayılmasına ve şiddetini arttırmasına bağlı olduğu için ileriye doğru attığı her adımda daha yüksek gerginliklerle çevrelenip, sıkıştırılmaktadır. Tam da böylesi bir sıkışmanın zorlamasıyla kendisinden himmet istenen ABD’ye bağımlılığın her an daha fazla derinleştiğini de ayrıca vurgulamalıyız.
Neredeyse kalıcılık kazanmış ağır bir devlet krizi farklı biçimlere bürünerek sürmektedir. Egemen siyasal alan farklı MAFİA çeteleri ve her biri sermaye grubu haline dönüşmüş tarikatlarla iç içe geçmiş durumdadır. Üstelik böylesi ağır bir çürüme aynı anda fetihçi hayallerle toprak genişlemesi arayışı içinde, on milyonlarca Kürt ve Arap’ın tarihsel coğrafyasını ele geçirmek ya da orasından burasından “tırtıklamak” gibi bir aymazlıkla birlikte yaşanmaktadır.
Çözülüp dağılma sürecinde olan Osmanlı devletinin başına geçen Enver Paşa’nın Kafkasya üzerinden Afganistan’a kadar, Cemal Paşa’nın Suudi Arabistan ve Mısır’a gözlerini dikmelerine benzer bir durum söz konusudur ve sermaye sistemi açısından ortada o dönemde rasyonel düşünen M.Kemal benzeri bir yönelim de yoktur.
Çok ilginç ama elbette hiç de rastlantısal olmayan bir yapısallık içinde günümüzle 1906-1926 dönemine benzerlikler söz konusudur, ama özellikle de İttihatçıların iktidara kesin olarak hakim olduğu döneme yoğunlaşmak gerekiyor. Sadece fetihçi pratikler değil günümüzde bazı devlet odaklarının o dönemde soykırıma uğratılan Ermeni kimliğinin yerine Kürt kimliğini koyma hazırlığı içinde oldukları çok açık değil mi?
1906-1926 arasına yoğunlaşmak cumhuriyetin kurucu temellerinin nasıl atıldığını ve hangi yapıda inşa edildiğini gösterecek, Osmanlı devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki kopuşlar ve sürekliliklerin bilince çıkarılarak güncelliğin daha derinden kavranmasını sağlayacaktır.
Sözgelimi, elbette kendi özgün sürecinde çeşitli kopuşlar barındırsa da 2. Mahmut, Talat Paşa ve M.Kemal arasında “süreklilik” söz konusudur; M. Kemal öncülleri yolu/yolları açtığı içindir ki kendisi olabilmiştir. “Kopuşlar” ise kapitalizmin gelişmesinin farklı aşamalarda ulaştığı güç düzeyleri, pazarın coğrafyayı bütünüyle ve derinden kapsamasının farklı aşamaları, işçi sınıfının ve sosyalist hareketin direniş düzeyleri ve elbette dünyadaki gelişmeler tarafından belirlenmektedir.
Öte yandan, günümüzde çoklu krizler tarafından zorlanan dünya Türkiye’ye benzer bir kaotik duruma doğru sürüklenmekte olduğu için çıkışsızlıkla baskılanmakta, aşılamadıkça daha da ağır ve kompleks yapılara bürünmektedir. Ve zaten dünyada oluşan kaotik ortam da Türkiye’deki çoklu krizin bileşenlerinden biri olduğu içindir ki, ülkedeki kriz hali “normallik” olarak kabullenilmekte, her tarafından yakalandığı küresel girdap tarafından iradesi dışında sürüklenmektedir.
CHP’nin durumunu derinlemesine anlamak için onun içinde hareket ettiği çok daha derin ve kapsayıcı olan ülkenin tarihsel gerçekleri ve daha da ötesinde dünya-tarihsel yeni kaotik durumla birlikte düşünmek gerekiyor.
Sonuç olarak, her ne kadar oldukça “eski” bir parti olsa da, aslında CHP bir yeniden inşa sürecinin içindedir. İnşa bir süreç olarak yaşanmakta, ülkedeki, bölgedeki ve dünyadaki çok yönlü krizlerin içinden geçerek sürmektedir. Kurucu temeliyle süreklilik ve kopuşları da bu süreçte yaşadıkları ve yaşayacakları tarafından belirlenecektir.
Dipnot:
[1] Erken kaybettiğimiz bir bilim insanı olan Bülent Tanör’ün “Kongre İktidarları” kitabının okunmasını özellikle öneririm.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.