"Egemen sınıflar açısından toplumsal rızanın üretimi giderek zorlaşmakta, rızanın yerini giderek daha fazla zor almaktadır. Tam da bu nedenle siyasal baskılar istisnai uygulamalar olmaktan çıkmakta, devlet yönetiminin kalıcı araçları haline gelmektedir. Dolayısıyla NATO zirvesi öncesinde yoğunlaşan operasyonlar, yalnızca güncel siyasal hesaplarla açıklanamaz. Bu koşullarda sermaye sınıfı açısından temel mesele, toplumun rızasını üretmekten çok, toplumsal hareketliliği denetim altında tutmaktır"

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da yapılan NATO zirvesi öncesinde birçok ilde polis operasyonları ile yüzlerce insan gözaltına alındı ve iki yüzü aşkın kişi hakkında tutuklama kararı verildi. Zirveden aylar öncesinde başlatılan bu gözaltı ve tutuklama terörü, zirveye giden süreçte katlanarak arttı ve 'protesto etme ihtimali' tutuklanma gerekçesi sayıldı.
İhtimallere dayalı bir siyasi karar olan bu tutuklama kararlarına dernek ve siyasi parti üyelerinden gazetecilere, akademisyenlerden TEMA Vakfı gönüllülerine kadar geniş kesimlere maruz kaldı.
Devrimci Gençlik Dernekleri ve Devrimci Hareket, iktidarın NATO hazırlıkları kapsamında çok sayıda ilde operasyonların hedefi oldu ve 52 üyeleri bu süreçte tutuklandı.
Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi Yayın Kurulu üyesi Ali Baran Akmaz ile bu sürece dair görüştük:
7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da yapılan NATO zirvesine giden süreci ve zirvede alınan kararlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
NATO zirvesi tarihsel olarak önemli bir süreçte gerçekleşti. Başta devrimciler olmak üzere toplumsal muhalefet ve çeşitli halk kesimleri sadece iktidar baskısını bile düşünecek olursak AKP’nin bu süreci nasıl bir ciddiyetle ele aldığı anlaşılmış olur.
Devrimci Gençlik Dernekleri’nin bu süreçte emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinde ciddi bir odak haline gelmeye başladığı için AKP tarafından yoğun bir baskıya maruz kaldığını söyleyebiliriz. 12 Haziran’da Balıkesir, Eskişehir, Karabük, Kastamonu, Mardin, Muğla, Van ve Zonguldak’ta 14 Devrimci Gençlik Dernekleri üyesi genç gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan 14 gençten 10 tanesi tutuklandı. 23 Haziran’da da Ankara’da yüzlerce insanla beraber dokuz Devrimci Gençlik Dernekleri üyesi gözaltına alınmıştı, bunların yedisi tutuklandı.
Son olarak 5 Temmuz Pazar günü, NATO zirvesine iki gün kala ise İstanbul, Ankara, İzmir, Artvin, Eskişehir, Bursa, Konya, Balıkesir ve Çanakkale’de yapılan operasyonlarda çoğu Devrimci Gençlik Dernekleri üyesi 100'den fazla insan gözaltına alınmıştı ve alınanlardan İstanbul’da 25, Konya’da dört, İzmir’de üç ve Bursa’da üç kişi tutuklandı. Sonuç olarak Devrimci Gençlik Dernekleri’nden 52 kişi şu an Türkiye’nin dört bir yanındaki hapishanelerde tutuklu.
Tutuklama veya gözaltı gerekçesi yapılan “deliller” ise saçmalıkta birbirleriyle yarışıyor. Ev arkadaşlarının birbirlerine ev kirası ve fatura parası atması, insanların eşiyle yaptığı para transferlerinin “örgüt finansmanı” sayılması, iki arkadaş arasındaki 100-200 liralık para transferlerinin “neyin finansmanı” olduğunun sorulması… Bunların dışında rutin dernek faaliyetleri, eylemleri ve etkinliklerine ilişkin sorular veya avukat-müvekkil arasındaki iletişim… Yani bir yığın günlük hayat enstantanesiyle bir komplo kurulmaya çalışılmış olduğu belli fakat o dahi oldukça üstünkörü yapılmış. O yüzden bu meselesinin hukuki değil siyasi bir mesele olduğu, AKP’nin muradının da NATO zirvesi esnasında herhangi bir güçlü protesto olmasını engellemek olduğu açıkça görülüyor.
NATO zirvesi önemli bir süreçte gerçekleşti demiştik. Bir kez daha savaş kavramının küresel ekonomi politik içinde öne çıktığı, birinci başlık haline geldiği bir süreçtengeçiyoruz. Dünyada savaş ikliminin ülkede darbe ikliminin hâkim olduğu bu koşullarda artık hemen hiçbir olgu söz konusu iklimden bağımsız düşünülemez.
Dünyada iki olgu kesişmiş ve birbirini koşullar durumdadır; birincisi neoliberalizmdir, ikincisi paylaşım savaşıdır. Neoliberalizm zaten sermayenin tam ve kesin hakimiyeti demektir. Paylaşım savaşları, sermayenin gemi azıya aldığı dönemdir; adı üzerinde paylaşım savaşı, hiçbir kural vb. ile sınırlanmak istemez. Savaş tüm kıtalarda, çeşitli araç ve yöntemlerle devam ediyor. Dün gizli yapılan, üzeri örtülen, meşrulaştırılmak için delicesine kaynaklar harcanan saldırılar ve işgallere bugün açıkça yapılıyor. Bu, açık emperyalizmdir.
Sadece zirve öncesine bakıldığında dahi görülüyor ki ABD içine kapanmak yerine her coğrafyada rest çekiyor. Müttefiklerini ve vekillerini emperyalist paylaşım mücadelesi içinde yeniden konumlandırıyor, küresel paylaşım mücadelesinin maliyetini “ortaklarına” yıkıyor ve hegemonya mücadelesinde daha agresif bir yola giriyor. Hatırlarsak daha önce ABD’nin içe kapanacağı, NATO’nun işlevsizleşeceği, Trump’ın artık “Önce Amerika” diyeceği değerlendirmeleri yapılıyordu. Son NATO zirvesinden çıkan sonuçlardan da görüldü ki “Önce Amerika”, ABD emperyalizminin dünyadan çekilmesi değil hegemonik gücünü kriz koşullarında yeniden tesis etme girişimidir. Yeni olan, bu girişimin rıza yerine zor ve çıplak güç üzerinden yürütülmesidir.
Altını çizmek gerekir ki NATO, ABD için bir “yük” değil; disipline edilmesi gereken bir müttefiktir ki zirvenin en kritik sonuçlarından birinin bu olduğu görülüyor. ABD’nin hedefi NATO’dan çekilmek değil, NATO’yu ABD liderliği altında yeniden yapılandırmak ve maliyetleri ortaklarına yıkmaktır.
Şu anda emperyalist güçler arasında bir paylaşım ve hegemonya savaşı yaşanıyor. Bugün Ukrayna’da, Tayvan hattında, Gazze’de, Kızıldeniz’de, İran’da, Afrika’da veya bir başka coğrafyada yaşananlar, aynı mantığın/ihtiyacın farklı mekânsal tezahürleridir. Bugünün paylaşım savaşı koşullarında ekonomik yaptırımlar, ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, vekâlet savaşları sürecin asli araçlarıdır. Yani savaş yalnızca askeri cephede değil; döviz piyasasında, teknoloji lisanslarında, lojistik hatlarda, gıda ve enerji fiyatlarında sürmektedir. Bu bağlamda; Ukrayna savaşı, Gazze soykırımı, Tayvan gerilimi, İran çevresindeki çatışma ve gerilimler birbirinden kopuk değil, küresel kutuplaşmanın farklı yüzleridir.
Bu bağlamda zirvede Ukrayna özelinde Rusya’nın hedef alınması; üye ülkelerin savunma bütçeleri konusundaki sonuçlar ile NATO’nun dolaylı uzantıları olan Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile mevcut ortaklıkların derinleştirilmesi kararları veya Çin’e yönelik kullanılan agresif dil paylaşım savaşı konseptiyle uyumludur.
Suçlamalara ve tutuklama kararlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
NATO zirvesi öncesinde ülkede estirilen yeni tutuklama furyası, belediyelere yönelik operasyonlar, kayyum uygulamaları, yargının açık biçimde siyasal iktidarın sopasına dönüştürülmesi, burjuva siyasal zeminde seçilmiş iradeyi etkisizleştirmeye dönük müdahaleler, vekil transferleri ve parlamenter alanın yeniden dizayn edilmesine yönelik girişimler birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tümü, Türkiye’de egemen sınıfların siyasal iktidarı yeniden tahkim etme çabasının farklı görünümleridir.
Tutuklamalar, kayyumlar, grev yasakları, sendikal baskılar, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, gazetecilerin, akademisyenlerin ve siyasetçilerin yargı yoluyla susturulması birbirinden kopuk uygulamalar değildir. Türkiye kapitalizmi uzun süredir derinleşen ekonomik kriz, yüksek enflasyon, gelir dağılımındaki bozulma, emekçilerin yoksullaşması ve siyasal meşruiyet krizini aynı anda yaşamaktadır. Bu koşullarda egemen sınıflar açısından toplumsal rızanın üretimi giderek zorlaşmakta, rızanın yerini giderek daha fazla zor almaktadır. Tam da bu nedenle siyasal baskılar istisnai uygulamalar olmaktan çıkmakta, devlet yönetiminin kalıcı araçları haline gelmektedir. Dolayısıyla NATO zirvesi öncesinde yoğunlaşan operasyonlar, yalnızca güncel siyasal hesaplarla açıklanamaz. Bu koşullarda sermaye sınıfı açısından temel mesele, toplumun rızasını üretmekten çok, toplumsal hareketliliği denetim altında tutmaktır. Deniz Göktaş’tan TEMA’cılara kadar tutuklama furyasının bu denli geniş çaplı tutulmasının ardındaki temel sebep de budur. Bu rejim “bu kadarını da yapamazlar” denilen ne varsa onları yapmanın rejimidir. Rejimin adını da net biçimde koymak gerekir: Açık faşizm.
Temel olarak bugün hedef alınan yalnızca belirli siyasal partiler ya da muhalif kişiler değildir. Asıl hedef, işçi sınıfının, emekçilerin, gençliğin ve ezilen halk kesimlerinin örgütlü mücadele olanaklarını sınırlandırmak; ekonomik krizin yaratacağı toplumsal tepkiyi daha ortaya çıkmadan bastırmaktır. Çünkü sermaye düzeni açısından en büyük tehlike, emekçi sınıfların bağımsız siyasal örgütlenmesidir.
Bakıldığı zaman NATO üyeliği yalnızca askeri bir tercih değildir. NATO, emperyalist sistemin askeri ve siyasal örgütlenmesinin temel araçlarından biridir. Türkiye egemen sınıfları açısından NATO üyeliği, emperyalist sistem içerisindeki konumun güvence altına alınmasının önemli dayanaklarından biri olmayı sürdürmektedir.
NATO’nun bugünkü işlevi, Soğuk Savaş dönemindeki rolünün ötesine geçmiştir. Günümüzde dünya, emperyalist güçler arasında sertleşerek boyutlanan bir paylaşım ve hegemonya mücadelesi yaşamaktadır. Enerji kaynakları, ticaret yolları, kritik madenler, teknoloji alanındaki rekabet ve bölgesel nüfuz mücadeleleri uluslararası sistemi yeni bir paylaşım dönemine sokmuştur. Bu koşullarda NATO, yalnızca bir savunma ittifakı değil; ABD eksenli emperyalist blokun siyasal, askeri ve ekonomik çıkarlarını koruyan küresel bir müdahale mekanizması olarak hareket etmektedir. Türkiye ise Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun kesişim noktasındaki jeostratejik konumu nedeniyle bu yeni dönemde NATO açısından daha da önemli hale gelmiştir. Dolayısıyla NATO zirveleri yalnızca diplomatik toplantılar değildir; emperyalist sistemin bölgesel stratejilerinin güncellendiği siyasal merkezlerdir.
İçeride yaratılmak istenen “istikrar” görüntüsü de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Emperyalist merkezler açısından öngörülebilir bir siyasal yapı, sermaye hareketlerinin güvenliği, askeri iş birliğinin kesintisiz sürdürülmesi ve bölgesel operasyonların istikrarı büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle içerideki baskı rejimi ile dışarıdaki emperyalist stratejiler birbirini tamamlayan süreçler olarak işlemektedir.
Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Şu anda çok farklı kesimlerden onlarca insanımız NATO’yu istemedikleri için tutuklu. Onların özgürlüğü için mücadele etmek ve onların mücadelesi sürdürmek elzemdir. Fakat mücadele, mevcut iktidarın uygulamalarına karşı hukuki itirazlarla ya da parlamenter sınırlar içerisindeki siyasal mücadeleyle sınırlanamaz. Sorun tek tek yöneticilerden, hükümetlerden veya dönemsel siyasal tercihlerden ibaret değildir.
Sorun, emperyalizme bağımlı yeni sömürge kapitalizminin ve onun siyasal örgütlenmesi olan rejimin karakteridir.
Gerçek demokratikleşme, anayasal düzenlemelerle ya da seçim sonuçlarıyla sağlanamaz. Demokratikleşmenin toplumsal temeli, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesi, NATO eksenli dış politika anlayışının reddedilmesi, sermaye egemenliğinin sona erdirilmesi ve emekçi sınıfların siyasal iktidar perspektifinin güçlenmesidir.
Bugün demokrasi, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi; işçi sınıfının öncülüğünde, emperyalizme, NATO’ya, sermaye egemenliğine ve faşizme karşı yürütülecek birleşik mücadeleden ayrı düşünülemez.
Bu bağlamda devrimcilerin, sosyalistlerin önünde önemli bir sorumluluk bulunmaktadır. Hiçbirimiz için tuzumuz kuruymuş gibi hareket etmeye, birleşik mücadelenin gerekliliklerinden öznel sebeplerle veya zaaflarla kaçınma lüksü yoktur. Ortak bir mücadele programı, iradesi ortaya koymaya; memleket için özgür, eşit ve güzel bir gelecek ufkunu yaratıp somutlaştırmaya ihtiyacımız bulunmaktadır. Ülkesini ve halkını seven herkesi ortak bir mücadelede birleştirmek için öncelikle bizlerin ortaklıklarımızı hatırlamamız gerekiyor.