33 yoldaş Kobanê'ye yalnızca oyuncak ya da kitap taşımıyordu. Bir ihtimali taşıyorlardı. Halkların birbirinin kaderine sahip çıkabileceği, sınırların dayanışmayı durduramayacağı, farklı siyasal geleneklerin ortak bir gelecek kurabileceği ihtimalini. Bu yüzden Suruç, yalnızca bir katliam değildir; bastırılmak istenen bir siyasal yönelimdir. Hedef alınan, enternasyonalizmin güncel karşılığı olan ortak yaşam iradesidir

Bazı sınırlar haritalara çizilir. Bazıları ise insanların içine. Modern insanın hikâyesi, o çizgilerle ve o çizgilerin ihlaliyle başlar. Devlet, sınır çizerek egemen olur; ulus, sınır çizerek kendisini tanımlar; iktidar, sınır çizerek "biz"i ve "öteki"ni üretir. Sınır, yalnızca coğrafi bir hat değildir. Kimin değerli kimin değersiz olacağını belirleyen siyasal bir teknolojidir. Bu nedenle sınırın tarihi, aynı zamanda yabancılaşmanın tarihidir.
Haritalara çizilen sınırları görmek kolaydır; telleri, karakolları, pasaportları vardır. İkincisi ise daha derindir; dile yerleşir, hafızaya sızar, korkularla örülür ve zamanla insanların birbirine bakışını değiştirir. Egemenliğin en büyük başarısı, sınırları yalnızca topraklara değil, insanın zihnine de çizebilmesidir.
Leyleğin Geciken Adımı filminde, iki ülkeyi ayıran nehrin üzerindeki köprüde duran bir sınır görevlisi, postalı havada asılıyken şöyle der: "Eğer bir adım daha atarsam, başka bir yerde mi olacağım? Yoksa ölecek miyim?"
İşte o havada asılı kalan postal, devletlerin haritaya çizdiği yapay sınırın insan zihnindeki absürt boşluğudur. Sınır, şiddet tekelinin coğrafyaya kazınma biçimidir. Toprağın ortasından geçen teller, mayın tarlaları ve gözetleme kuleleri, insana sürekli aynı soğuk komutu fısıldar: "Burada dur. Ötesi sana ait değil. Ötesi yabancı, ötesi düşman."
2015’te Suruç, sınırın bu yapay niteliğinin en somutlaştığı yerdi. Sınırın hemen ötesinde DAİŞ çetelerinin işgal saldırılarından direniş seferberliğiyle özgürleşmiş Kobanê’de, resmi tarihin dışında yeni bir toplumsal sözleşmenin, yeni bir yaşam tahayyülünün inşası başlıyordu. Sosyalist gençlerin çağrısıyla, bir araya gelen sosyalist, yurtsever ve anarşist gençlerin bu alternatif iddiaya yaptığı yolculuk fiziksel bir yer değiştirmeden daha fazlasıydı. Angelopoulos’un filminde sınırda tereddütle bekleyen, havada asılı kalan o adım; Kobanê yolculuğuyla enternasyonalizm ve başka bir dünya iradesinde somutlaştı. Haliyle katliam sadece bedenleri hedef almadı, Türkiye halkları ile Kürt halkının ortak mücadele iradesine, tarihsel kesişme noktasına vurulmuş en ağır sosyolojik ve politik darbe sürecinin başlangıcı oldu. O gün orada patlatılan bomba, aslında tüm toplumsal muhalefete verilmiş bir muhtıraydı: "Eğer iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkarsanız, enternasyonalist bir dayanışma köprüsü kurmaya kalkarsanız, bu sınırın şiddetiyle ezilirsiniz."
Bugün dönüp baktığımızdaysa 2015'te Suruç'ta çizilen o kanlı sınırın içeriye doğru nasıl genişletildiğini ve kurumsallaştırıldığını görüyoruz. Ankara Gar Katliamı, ilan edilen OHAL rejimi, KHK'larla kurumsallaştırılan tasfiye siyaseti, belediyelere ve üniversitelere atanan kayyımlar, yargının yürütmeye tabi kılınması, seçme ve seçilme hakkının fiilen askıya alınması, sınırsız gözaltılar ve tutuklamalar... Bütün bunlar birbirinden kopuk uygulamalar değil, aynı siyasal mimarinin farklı duvarlarıydı. Suruç'ta kanla çizilen sınır, zamanla hukuka, siyasete, üniversitelere, sendikalara, medyaya ve gündelik hayatın en sıradan anlarına kadar genişletildi.
Sınır artık Urfa'da ya da Şırnak'ta değil; İstanbul’un göbeğine, Ankara’nın caddelerine, Rize’nin ormanlarına, muhalif her sesin gırtlağına kadar dayandı. İktidarın sınır güvenliği söylemleriyle başlayan savaş politikası tüm toplumu sınırlar içine hapsetti.
Fakat iktidarın kurduğu sınır yalnızca siyasal alanı daraltmadı. Çok daha derin bir müdahaleyle toplumun kendi bağlarını çözmeye yöneldi. İnsanların birbirine güvenmesini sağlayan müşterek zeminler parçalandı; dayanışma kuşkuya, ortaklık kimlik rekabetine, siyaset ise giderek yalnızca seçim hesaplarına sıkıştırıldı. Demokratik özneler ile toplum arasındaki bağ zayıflatılırken, toplum sürekli güvenlik söylemiyle yeniden biçimlendirildi. Yurttaş yerini makbul vatandaşa, muhalif ise potansiyel tehdide bıraktı. Böylece sınır, yalnızca devlet ile başka devlet arasında değil; komşular arasında, mahallelerde, üniversitelerde, işyerlerinde ve hatta insanın kendi içinde yeniden üretildi.
Egemenlik tam da burada başarı kazandı. İnsanların sınırları sorgulamasını değil, onları içselleştirmesini sağladı. Artık insanlar çoğu zaman telleri görmeden duruyor, yasak ilan edilmeden susuyor, baskı gelmeden geri çekiliyor. Sınır, fiziksel olmaktan çıkıp bir davranış biçimine dönüşüyor. iktidar, yalnızca yasaklayan değil, özneyi üreten bir mekanizma olarak işliyor. Sınır artık yalnızca dışarıyı belirlemiyor; içeride nasıl yaşayacağımızı, nasıl düşüneceğimizi ve kimlerle yan yana gelebileceğimizi de belirlemeye çalışıyor.
Oysa tarihin bütün büyük devrimci sıçramaları, çizilmiş sınırların aşılmasıyla mümkün oldu. İşçi sınıfı ulusal sınırları aşarak enternasyonal fikrini kurdu. Kadın hareketi özel alan ile kamusal alan arasındaki görünmez sınırı yıktı. Halklar, sömürgeciliğin çizdiği sınırları aşarak bağımsızlık mücadelelerini büyüttü. Her özgürleşme hamlesi, egemenliğin "buraya kadar" dediği çizgiyi geçme cesaretiyle başladı.
Suruç da böyle bir eşiğin adıdır.
33 yoldaş Kobanê'ye yalnızca oyuncak ya da kitap taşımıyordu. Bir ihtimali taşıyorlardı. Halkların birbirinin kaderine sahip çıkabileceği, sınırların dayanışmayı durduramayacağı, farklı siyasal geleneklerin ortak bir gelecek kurabileceği ihtimalini. Bu yüzden Suruç, yalnızca bir katliam değildir; bastırılmak istenen bir siyasal yönelimdir. Hedef alınan, enternasyonalizmin güncel karşılığı olan ortak yaşam iradesidir.
Bugün dönemin en temel devrimci görevi de çekilen sınırların doğrudan ya da dolaylı olarak zayıflattığı, kırılgan hale getirdiği, uzaklaştırdığı Kürt Halkıyla birlikte onurlu ve özgür bir yaşam mücadelesini bugünün çoklu krizlerine cevap üretebilecek siyasal ve toplumsal bir zemine dönüştürmektir.
Suruç'ta yitirdiklerimizin bıraktığı siyasal miras tam da burada anlam kazanıyor. Onları anmak, 20 Temmuz gününün sınırlarını aşan bir tarihsel hakikate denk geliyor; yarım kalan adımı atmak, onların cesaretini bugünün siyasal ihtiyaçlarıyla, buluşturabilmektir. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra yalnızca hatırlanmaz, üstlenilmeyi bekleyen tarihsel sorumluluklara dönüşür.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.