kadınların kendine ait bir ücret ihtiyacı işgücünün parçası olmalarıyla sonuçlanıyor. sermayenin de epeyce işine gelen bu süreci emeğin feminizasyonu olarak tanımlamak mümkün

emeğin feminizasyonu kadınların, kayıtlı veya kayıtdışı işgücüne katılımının artmasına işaret eden bir kavram. örneğin doğu asya ve güney asya ülkelerinde, özellikle ihracata yönelik imalat sanayii gelişirken ucuz ve maharetli kadın emeğinin sisteme dahil edildiği yönünde çok araştırma var.
nerede var ki istihdamda olsun. türkiye’de de, özellikle tekstil, gıda ve tarımda yoğun kadın emeğinden söz etmek mümkün. tekstilde işçilerin yaklaşık yarısını kadınlar oluşturuyor[1] dünya genelinde tarım ve gıda sektöründeki işgücünün yaklaşık yüzde 43’ü kadın. türkiye’de de durum çok farklı değil ama tarımda çalışan kadınların neredeyse hepsi kayıt dışı yani sosyal haklardan yoksul olarak çalışıyor. tuik’e göre, 2024 yılında 15 ve daha yukarı yaştaki nüfusun istihdam oranı yüzde 49,5 ve bu oran kadınlarda yüzde 32,5, erkeklerde ise yüzde 66,9. yani ücretli emek içinde kadınların oranı epeyce düşük.
istatistikler bunun kadınların evdeki ücretsiz emeğiyle bağını açıkça ortaya koyuyor. yine tuik’e göre 2024 yılında hanesinde üç yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki kadınların istihdam oranının yüzde 26,9, erkeklerin istihdam oranının ise yüzde 90,9. yani kadınlar çok büyük ölçüde ücretsiz eviçi çalışmaya mahkum, bu eviçi zaman zaman bahçeye, tarlaya, halı tezgâhına hatta küçük ölçekli gıda üretimine kadar genişleyebiliyor, bunlardan gelir elde edilebilse bile bu gelir ekonomik bağımsızlık anlamına gelmiyor.
kadınların ücretli çalışması, bunun tarihi, karşılaştıkları direnç, sendikaların, özellikle geçen yüzyılın başında, avrupa’da tutumu üzerine yazılmış, yazılacak, konuşulacak çok şey var. ben bu yazıda iki noktayı ele almak istiyorum. ama öncelikle şu noktayı hatırlatmak isterim. kadınların ücretli çalışması, genellikle pamuk ipliğine bağlı. gelire yani ücrete yani işe en az ihtiyacı olanların kadınlar olduğu bahanesi işten çıkartılmalarda çok kullanıldığı gibi, evdeki sorumluluklar onları işten çıkmaya mecbur bırakabiliyor. bu türkiye’ye özgü değil, 1990’ların sonundan itibaren güney asya’da başlayan kriz de en çok kadınları etkilemiş ve yoksulluğa sürüklemiş. buraya tekrar dönmek üzere bir başka noktaya değinmek istiyorum.
türkiye’de son on belki 15 yıla damga vuran olgulardan biri proleterleşme. bu esasen küçük burjuvazinin ortadan kalkması sonucunu veriyor. yani küçük esnaf eridi, kendi hesabına çalışabilen avukat, hekim vb. meslek sahipleri ücretli çalışmaya mahkum oldu. bunun başka bir yazının ve yazarın konusu olan birçok politik sonucu var ancak kadınların işgücüne katılması da zaman zaman aynı kavramla ifade ediliyor. kavramın bu şekilde de kullanılması yanlış olmayabilir ama kadınların serbest meslek erbabı da denilen küçük burjuvalarla aynı kategoride sayılması mutlak biçimde yanlış. diğerleri zaten gelir sahibi, proleterleşmeleri hem gelirlerinin ücretle sınırlanması hem de çalışma koşullarının değişmesi anlamına geliyor. oysa proleterleşen kadının daha önce kendine ait bir geliri, ücreti yok! ücret erişimi, kendine ait bir bütçe anlamına geliyor ki değerini en iyi boşanmaya kalkanlar bilir.
sendikalar, kadın işçiler erkek işçilerle benzer koşullarda çalışıyormuş gibi yapamaz. kadınlarla ilgili sendikal talepler nasıl şekillenmesi gerektiği üzerine biraz düşünmek gerekiyor.
öncelikle ücretler arasındaki uçurumun dikkate alınması ve eşdeğer işe eşit ücret talebinin yaygınlaştırılması gerekir. bu zaten kadın ve sendika kelimeleri yan yana geldiğinde ilk akla düşen konu.
ikinci nokta, kadınların ücretli çalışmasının kırılganlığını ve onların eviçindeki ücretsiz çalışmasını, özellikle de çocuklarıyla ilgili sorumluluklarını hafifletecek talepler; bunların başında işyeri kreşlerinin geldiğini söylemeye gerek yok. bir kadının çocuğuyla, daha önemlisi -hele de emzikliyse- bebeğiyle aynı çatı altında olmasının sağladığı rahatlığı ve iç huzurunu ücretini işveren de ödese, herhangi bir kreş sağlayamaz.
üçüncü nokta, ebeveynlikle ilgili her türlü hakkın iki cinsiyet için sağlanması ve böylece bu hakların kadınların ücretli çalışmasının önünde engel olmaktan çıkartılması. yani, kreşin kadın işçi sayısına göre değil, işçi sayısına göre kurulması, doğum izninin hem anneler hem de babalar için talep edilmesi ve sağlanması. birçok kadına mülakatlarda evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı düşünüp düşünmediğinin sorulduğunu biliyoruz. bu yasal değildir, adil değildir ama mevcut pratiktir. ama erkekler de aynı haklardan yararlanırsa, baba olmak, işyerinde anne olmakla benzer bir olgu haline gelirse, kadınların istihdamının önündeki bir engel azalır. bunu, ortak bilincimizin bir parçası haline gelene kadar döne döne tekrarlamak zorundayız. diğer yandan, regl izni gibi, kadınların istihdamını engelleyebilecek taleplerin kadınların daha güvenceli çalışabildiği günlere ertelememizin daha doğru olacağını düşünüyorum.
[1] https://www.textilegence.com/tekstil-sektorunde-de-kadinin-adi-yok/
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.