Türkiye sosyalist örgütlerinin büyük kısmı AKP’nin iç savaş teklifinden imtina etti. AKP’yi iç savaş çıkarmak istemekle eleştirmeyi tercih etti. Bir iç savaş olgusuna göre örgütlenmemişti zaten. Oysa strateji ve taktik zaten savaş “sanatı”nın politikaya uygulanışıdır. Sınıf savaşı, her zaman bir iç savaştır. Adıyla sanıyla savaştır

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Stalin’in Rus Devriminin strateji ve taktiği üzerine yazdığı Strateji ve Taktik adlı küçük broşürü okuyarak tartışmaya başlamayı tercih ediyorum.
Stalin bu küçük broşürde, proletarya hareketinin birincisi “son tahlilde tüm toplumun gelişmesini belir[leyen]” süreçleri ifade eden “nesnel yön” ile ikincisi “proletaryanın bağrında, nesnel süreçlerin onun bilincinde yansıması olarak gelişen ve nesnel süreçleri hızlandıran ya da yavaşlatan, ancak onları hiçbir zaman belirlemeyen süreçlerden” oluşan öznel yönü olduğunu belirtir ve strateji ve taktiğin etkinlik alanının hareketin öznel yönü olduğunu vurgular. (s.10)
Nesnel süreçler, Marksist teorinin ilgi alanındadır. “Marksizmin teorisi, her şeyden önce nesnel süreçlerin gelişme ve yok olmalarını inceler, gelişmenin yönünü, iktidara gelmesi kaçınılmaz olan, ya da kaçınılmaz olarak devrilecek, devrilmek zorunda olan sınıf ya da sınıfları saptar.” Dünya pazarı üzerindeki emperyalist kapitalist rekabetin güncel seyri, üretici güçlerdeki yeni gelişmeler (yapay zeka, “toplumsal proletarya”, vb.) ve buna bağlı olarak üretim ilişkilerinin üretici güçleri özneleştirme (yani üretici güçleri boyun eğdirme) teknikleri, bunların siyasal ifadesi olan NATO 2030 Savaş Konsepti yerel savaşlar biçiminde ilerletilmesi, Türk kapitalizminin gelişmişlik düzeyi ve bu küresel koşullar içinde kendine gelişme alanları yaratma arayışları gibi “nesnel gelişmeler”in analizi bu kapsamda ele alınır.
Bu teoriden çıkan sonuçlara dayanarak proletaryanın amaçlarını ifade eden asgari (demokratik devrim) ve/ya azami programı (sosyalizm) yapılır. Programda, proletaryanın genel olarak nasıl bir toplumsal ve siyasal düzen öngördüğünü açıklar ve dönüşüm/devrim için, birçok eşitsizlik, adaletsizlik ile cebelleşen toplumun birçok kesimi ile ittifak kurma iradesini beyan eder (hegemonya sorunu).
Programdan sonra strateji ve taktik aşamasına geliyoruz. “Programın direktifleri tarafından yönlendirilen ve iç (ulusal) ve uluslararası planda mücadele eden güçlerin değerlendirilmesine dayanan strateji, doğan ve gelişen güçler ilişkisinde en iyi sonuçların elde edilebilmesi için proletaryanın devrimci hareketinin yöneltilmesi gereken genel yolu, genel yönü saptar. Buna uygun olarak, proletaryanın ve müttefiklerinin güçlerinin toplumsal cephedeki mevzilenme planını ortaya koyar (genel mevzilenme).”
Stalin’in bu sözlerini, genel olarak askeri savaş stratejileri konusunda görüşlerine başvurulan Carl Von Clausewitz’in 1832’de yayımlanan Savaş Üzerine kitabındaki şu sözleri ile tamamlayabiliriz:
“Strateji muharebenin savaşın amacı doğrultusunda kullanılmasıdır. Buna göre, savaş eyleminin tümüne, savaşın amacına, uyan bir hedef göstermesi gerekir. Diğer bir söyleyişle strateji savaş planını yapar ve öngörülen hedefe göre ona ulaşılmasını sağlayacak bir dizi eylem saptar; ayrı ayrı seferlerin planlarını hazırlar ve her birinde verilecek muharebeleri örgütler. Bütün bu kararları, her zaman gerçekleşmeleri mümkün olmayan birtakım varsayımlara dayanarak almaktan başka çare olmadığına ve daha ayrıntılı birtakım tedbirleri önceden almaya imkan bulunmadığına göre, strateji orduya muharebe meydanında eşlik ederek ayrıntılara ilişkin gerekli tedbirleri yerinde almak, ve genel planda durmadan değişiklikler yapmak gerekeceğinden bunlara da yerinde karar vermek zorundadır. Yani strateji bir an için bile işin yakasını bırakamaz.” (Savaş Üzerine, May Yayınları, Nisan 1975, Çeviren: Şiar Yalçın, s.203-4)
Stalin, stratejinin ancak köklü tarihsel dönüşümlerle birlikte değiştiğini belirtir. Böyle bir değişiklik ne olabilir? Ekim Devrimi (1904-1905, 1917 Şubat ve Mart dönemi, 1917 Ekim dönemi) örneğinden hareketle, halk ayaklanması sonucunda demokratik bir devrimin gerçekleş(me)mesi ya da Türkiye’nin emperyalizmin İran’ı işgal operasyonuna fiilen katılması (savaş durumu) gibi durumlar olabilir.
Programın ortaya koyduğu amaçların gerçekleşmesinin genel yolunu belirleyen ve “proletaryanın ve müttefiklerinin güçlerinin toplumsal cephedeki mevzilenme planını ortaya koyan stratejiye bağlı olarak geniş kitleleri devrimci proletaryanın safına kazanmak ve onları toplumsal cephede mücadele mevzilerine çekecek taktiklerin belirlenmesine geliyoruz. Parti taktiklerin belirlenmesinde, dünya devrimci hareketinin deneyimlerinden beslenerek, “hem proletaryanın ve müttefiklerinin güçlerinin durumunu (yüksek ya da düşük kültür düzeyi, yüksek ya da düşük örgütlenme ve bilinç derecesi, çeşitli geleneklerin varlığı, hareketin, örgütlenmenin çeşitli biçimlerinin varlığı, temel ve yardımcı biçimler) hem de düşman kampındaki güçler durumunu her an göz önünde bulundurur ve düşman kampındaki her uyumsuzluktan ve her karışıklıktan yararlanır.” (s.11)
Stalin, sade bir şekilde ortaya koyduğu proletaryanın hareketinin öznel yönüne yani strateji ve taktiğe ilişkin bu tanımlamalardan sonra sürdürülen “Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” tartışmalarını ele almak daha doğru olur. Çünkü ilerletici bir tartışma için en başta kavramların doğru kullanımı gerekmektedir.
“Sosyalist strateji” tartışmasını esinleyen ve “direniş fraksiyonu” kavramını ortaya atan Demirhan da (sözlerini, onun da anlayışla karşılayacağını düşündüğüm küçük bir redaksiyona tabi tutarak) bir program, strateji ve “mücadele çizgisi” (buna taktik[ler] diyebiliriz) oluşturulması gerektiğini savunuyor. Fakat tartışma serinin ikinci kavramı strateji üzerine odaklanmaktadır. Tartışmaya sunulan yazıların açık ve örtük kabulü ise, kitlelerin mevcut hal ve gidişattan memnuniyetsizliklerine (Lenin’in “devrimci durum” tanımının ikinci şartı) karşın öncü/önder bir parti ve/ya örgütün olmadığı tespitidir. Bununla birlikte yazıların hepsinin temel eksikliği de hem “kitle”nin hem “öncü”nün bilinç, örgütlülük vb. kapasitelerinin araştırmasına girişilmemesidir.
Strateji sorununun bu şekilde ele alınışı sorunludur. Zira Türkiye’deki birçok grubun Marksist teoriden ve programdan yoksun olduklarını hatırlamak gerekir. Hatta son yıllarda sosyalist hareketlerin genel olarak teorik olarak ilerlemek yerine oldukça gerilediklerini, birçok partinin teorik bir yayın çıkaramaması, bazı grupların aylık vb. gibi periyodlarla çıkardıkları gazete ve dergilerin genel ajitasyon ile sınırlı olması, bu gerilemenin belirtisi olarak kabul etmek gerekir. Çıkan “teorik” yayınların da bilimsel (tarihsel materyalizm bir bilimdir) değerinin oldukça geri olduğunu da. Bu gerilemenin kültür sanat alanında daha da ağır olduğunu da.
Program(sızlık) eşittir Marksist teoriden yoksunluk sorununu, Marx'ın “Gerçek bir hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir” diyerek geçiştirenler var. Bu konuda da Lenin’in şu sözlerini aynen aktarmak istiyorum:
“Hareketimizin gerçek durumuyla az çok tanışıklığı olan biri, Marksizmin geniş çaplı yayılmasının, teorik düzeydeki kimi düşüşlerle birlikte gerçekleştiğini görmezden gelemez. Hareketimize, onun pratik önemi ve pratik başarılarından etkilenerek, teorik donanıma çok az sahip olan ya da hiç olmayan çok sayıda insan katıldı. Raboçyeye Dyelo'nun, Marx'ın ‘Gerçek bir hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir’ sözünü zafer kazanmış bir edayla öne sürmekle nasıl bir densizlik içinde olduğu değerlendirilebilir. Bu sözleri, bir teorik dağınıklık döneminde yinelemek, bir cenaze töreninde ‘gözünüz aydın!’ diye bağırmaktan farksızdır. Üstelik Marx'ın bu sözleri, Gotha programı hakkında yazdığı ve ilkelerin formüle edilmesinde göz yumulan eklektizmi şiddetle eleştirdiği mektubundan alınmış: Madem birleşmek zorunda kalındı, diye yazıyor Marx parti liderlerine, o halde hareketin pratik amaçlarını karşılamak üzere bir anlaşma yapılsaydı; ama ilkeler asla pazarlık konusu edilmemeli, hiçbir teorik ‘ödünde' bulunulmamalıydı. İşte Marx'ın düşüncesi buydu. Ama aramızda, onun adına teorinin önemini zayıflatmaya çalışan kimseler var!” (Ne Yapmalı?, Evrensel Basım Yayın, s.44) Lenin sözlerini “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket de olamaz” şeklinde tamamlıyor.
Demirhan, “parçalı, programsız, büyük ölçüde örgütsüz” “direniş fraksiyonu”nu Saray’ı fethetme ve devrimi gerçekleştirme hedefi doğrultusuna sevk edecek bir devrimci örgütün yaratılma ihtiyacına vurgu yapıyor. CHP’nin 19 Mart sonrası sokağa çıkmasının “gözü sokakta ufku devrimde olanlara büyük bir hareket alanı aç[tığını] ve düzen dışı bir çizginin inandırıcılığını güçlendir[diğini]”, “[g]üncel çatışma düzleminin açığa çıkardığı halk direnişi[nin], yalnızca hareket biçimi itibariyle değil sınıfsal özü itibariyle de düzen dışı ve düzen karşıtı bir siyasetin olanaklarını içinde barındırmakta ve Saray’la girdiği kavgada başarıya ulaşmak için onu bu niteliğiyle kavrayacak devrimci bir siyasi iradeye ihtiyaç duy[makta]” olduğunu ileri sürmektedir.
Yani, burada, Stalin’in tanımlamasına göre (taktik, “hem proletaryanın ve müttefiklerinin güçlerinin durumunu (yüksek ya da düşük kültür düzeyi, yüksek ya da düşük örgütlenme ve bilinç derecesi, çeşitli geleneklerin varlığı, hareketin, örgütlenmenin çeşitli biçimlerinin varlığı, temel ve yardımcı biçimler) hem de düşman kampındaki güçler durumunu her an göz önünde bulundurur ve düşman kampındaki her uyumsuzluktan ve her karışıklıktan yararlanır”), bugün doğru taktikleri belirleyecek ve hayata geçirecek bir partinin ya da partilerin ve örgütlerin ortak önderliği gibi bir öznenin yaratılmasının hayati önemine değinmektedir.
Ayrıca, “Saray’ı fethetme” ve “devrim” hedeflerini gerçekleştirme amacına uygun olarak “düzendışılık” vurgusu yapılmaktadır. “Bu iki politik öznenin (HDP ve CHP) ister müttefiki ister karşıtı olarak konumlansın, var oldukları siyaset düzlemi itibariyle düzen siyaseti tarafından belirlenmekte, onun sınırları içinde hareket etmeyi kabullenmekte ve sınıf mücadelelerini talileştirmektedirler.” Düzendışılık, başka yazılarda ve aynı konuda yapılan forumda da sıkça vurgulanan bir belirlemedir. Özellikle Forum’da “düzendışılık”a verilen örnek 2025 1 Mayıs’ında Taksim ve Kadıköy ayrışması verildi. Sendika.Org’daki tartışmaya oldukça enerjik katkı yapan Haluk Yurtsever’in ikinci yazısının (“Partiden örgütlü bireye özneleşme sorunumuz”) “miras ve ikilem” bölümünde bu sorun doğru şekilde ortaya konmaktadır. Düzen-Düzendışılık, Taksim-Kadıköy ayrımı ile tartışılamaz. Yurtsever’in ayrımına göre, Taksim de olabildiğince düzen-içidir. Diğer taraftan Marksistler açısından konu ya-ya şeklinde değil, koşullara göre hem-hem şeklinde ele alınır. Eğer güçlü bir referans isteyen olursa Lenin, “Sol Komünizm” kitabında, Bolşeviklerin her fırsatta hem düzen hem düzendışı yöntemleri olabildiğince kullandıklarını, bunun gereklilik olduğunu belirtir.
Yeri gelmişken Yurtsever’in geçerken değindiği şu konunun da altını çizelim: “devrimci stratejinin “rejim”e değil, verili toplum düzenine ve sınıf iktidarına karşıtlık temelinde belirlenebileceğini”. Düzeni yıkmak demek “meskun mahal muharebesi”nden başarıyla çıkmak demektir. Strateji ve taktik, böyle bir muharebede galip gelmek için hazırlanmaktır. Şimdi atacağınız bir adım, en son atacağınız adım (yani Saray’ı yıkmak) tarafından önbelirlenmiş olmalıdır. Düzen-Düzendışılık diyalektiğini bu şekilde ele almak gerekir. Bu noktada da yanı başımızdaki Kürt hareketinin aldığı kimi yenilgilerin dersleri üzerine çalışmak gerekmektedir.
Düzen-Düzendışılık sorunu, bugün karşı karşıya olduğumuz kaybın ne olduğunu anlamamız açısından önemli. Fakat bu sorun Türkiye’de (dünyada daha eskidir) 12 Eylül yenilgisi ile başlayan ve 1992’de SB’nin dağılması ile devam eden, bugün de ABD emperyalizminin öncülüğünde bölgemizdeki bütün devlet-dışı güçlerin silahsızlandırılması baskısı karşısında bazı silahlı örgütlerin silahlı mücadeleyi kategorik olarak reddetmesi ile güncellenen bir sorun. Türkiyeli devrimci örgütler büyük oranda tasfiye edilmişlerdir. Burjuvazi bu konuda da başarı elde etmiştir. Burada bir başka tehlike de düzendışı mücadele deneyimine sahip kadroların yaşlanmış ve sayılarının da oldukça azalmış olmasından dolayı, bu deneyimin yeni kuşaklara aktarılamama tehlikesidir.
Düzen-Düzendışılık konusunda bir başka kerteriz noktası da “direniş fraksiyonu”nun bilinç düzeyi. 19 Mart hareketinin düzen-içi eğilimlerini incelememek “direniş fraksiyonu” tartışmasının en temel zaafı.
Bugün bir strateji tartışmasını gerektiren şey, (sadece) bölgemizde değişen dengeler değil, yakında dönemde toplumsal kitle hareketinin ve bunun bir bileşeni olarak devrimci ya da düzen-içi sol, sosyalist hareketin de yenilmiş olmasıdır. Bu yenilgi durumu atlanarak, dünya sahnesindeki bazı olaylar üzerinden “ne yapmalı” sorusuna cevap aramak, yenilenmenin gereğinin doğru ya da tam ortaya konmamasını getirir. Bu aynı zamanda tartışmaya dahil olanların özeleştiriden kaçınmasını getiriyor. Koşullar değiştiği için biz de değişmeliyiz önermesi, dünkü koşullarda iyiydik der, örtük olarak.
Strateji tartışmalarının bir diğer sorunu da, tartışmanın esinleyici kavramı olarak “direniş fraksiyonu”ndan herkesin farklı şeyler anlaması ve kavramı öneren Demirhan’ın birincisi, “acil görevdir: Saray’ın saldırılarının militan kitle hareketi ile püskürtülmesi ve hak hukuk tanımaz rejimin yıkılması” ve ikincisi de “uzun erimli görevimizdir: devrim ve sosyalizm” olarak özetlediği görevlerin yerine getirilmesinin kapsamının üzerine düşünülmemesidir. Buradaki tespitler bir “devrimci durum”u farz ediyor ya da ima ediyor. Demirhan, “parçalı, programsız, büyük ölçüde örgütsüz” “direniş fraksiyonu”, 2008’den beri tüm dünyada gezinen ayaklanmaların (ki bir tanesi de Haziran Ayaklanması idi) –mevcut koşulların daha da ağırlaşarak sürdüğü bugün de- bir kere de Türkiye’de yaşanabileceği hatta yaşanacağı öngörüsüne dayanıyor. Bu öngörünün cezbediciliği karşısında bir ihtiyat payı olarak yine baştaki soruna geldiğimizi belirtmek gerek: Kitle hareketinin deneyimleri, ruh hali, bilinç düzeyi ile öncü yapıların örgütlülük ve bilinç düzeyleri vs. Yazılarda sıkça tekrarlanan ama nedeni açıklanmayan bir konu daha var: Devrim için objektif koşullar uygun olmasına rağmen sübjektif koşulların eksik olması. O zaman bu sübjektif koşulların daha derin bir incelemesi yapılması gerekiyor.
Türkiye’de kitle hareketi ve elbette öncüleri üç büyük yenilgi yaşadı: Gezi’de, 7 Haziran-1 Kasım arası dönem, “Hendek operasyonları”. Bu üç uğrakta da kitleler sokağa çıktı, şu ya da bu düzeyde/biçimde devletle karşı karşıya geldi, canını, gözünü, kolunu, bacağını kaybetti ve yenildi. Bütün bu süreçte Türkiyeli devrimci örgütlerin Kobanê direnişine ve Rojava Devrimine katılımları büyük bir adım olmuştur fakat sonuçları öngörülenden ağır olmuştur. Bazı örgütlerin dağılması, Rojava Devrimi’nin deneyimlerinin Türkiye sahasına aktarılamaması, Türkiye sahasının boşlanması, kadro ve diğer ihtiyaçlarının tali hale düşürülmesi, vb. Bütün bu süreç maalesef enine boyuna incelenmiyor. Hemen herkes Gezi’den sonra “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” mottosunu diline pelesenk yaptı ama örneğin mizahın toplumsal muhalefetteki önemi üzerine derin analizler dışında neredeyse hiçbir yenilik getiremedi.
Sonuç olarak, tarihsel bakiye ile birlikte, son on yılın tarihi, kitle ve öncü bileşiminde orantılı olarak büyük bir gerileme yaratmıştır. Haziran ayaklanmasının Gezi Direnişi ile 19 Mart’ta “Özgür bizi Taksim’e götür” tezahüratları arasındaki fark, sosyalist hareketin bütünüyle düzeniçi sınırlara hapsolması sürecinin diyalektiğidir. Bu iki realiteyi birlikte ele almak, reel politikanın değil, stratejik bir bakış açısıyla yeniden kuruluşa geçmek için gerekli dersleri bize sunar. Önce nerede olduğumuz tam olarak tespit edelim, sonra düş görmeye başlayalım.
Hem 2013 Haziran İsyanı hem de (birincisinden çok daha yoğun olarak) 19 Mart hareketi kendisine Kemalizmi kalkan olarak kullanmıştır. Kemalizm meselesi, Türkiye sosyalist hareketini düzene bağlayan “yağlı urgan”dır. Kemalizm, bir izm olarak kurulduğundan beri, Düzen/Devlet’in reel politikası ile uyumsuzluk gösterir. M. Kemal’in izniyle kurulan Kadro’nun kapatılması örneğinde olduğu gibi. Fakat Kemalizm değişik yorumlarıyla Düzen/Devlet’in resmi ideolojisi olma vasfını hiçbir zaman kaybetmedi. AKP döneminde de! AKP, “karşı devrim” ya da “Cumhuriyet değerlerine saldırı” olarak eleştirilen bütün uygulamalarına rağmen sık sık Kemalizme referans vermek zorunda kalmaktadır. Bazı Kemalistlerin Devlet katından “üvey evlat” muamelesi görmesi, Devlet’in Kemalizmi terkettiği anlamına gelmediği gibi, kitleler indinde Kemalizmin onları düzene bağlayan ideolojik-politik işlevini kaybettiği anlamına da gelmiyor. Yurtsever’in stratejinin rejimle değil Düzen’le ilgili olduğu anıştırmasını bir daha hatırlayalım.
Bilakis AKP’li yıllarda sosyalist solun parçası sayılacak birçok parti, grup, birey Kemalistlikte Sözcü ile yarışır duruma gerilemiştir. AKP’nin Kemalizmi resmi ideolojiden silme girişimi olarak değerlendirilen politikaları karşısında bu sosyalist çevreler daha ileri bir pozisyon almak yerine “Cumhuriyet’in değerlerini savunma” çizgisine yani Kemalizm kalkanı altına sığınmayı tercih etmiştir. SOL Parti ve Birgün, TİP, R-TKP ve diğer irili ufaklı kendine “sosyalist”, “komünist” diyen grupların ve yayın organlarının Düzen’in resmi bayram kutlamalarına katılmada heveskârlıkları bu durumun vahim örnekleridir. Bu partilerin, yayın organlarının bazıları 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nda ya da Kürt halkının direnişi ile özdeşleşen Newrozlarda ya da Ankara hükümetinin TKP önderlerini Karadeniz’de katletmesinin yıldönümü olan “Kanunisani”de tek bir açıklama bile yapılmamaktadır. RTKP ya da bir meczuplar derneği olan HKP örneğinde olduğunda gibi “Kemalizmin önünde diz çökme”yi düzen karşıtlığı olarak paketlemektedirler.
Bu “öncü” kitledeki gerilemenin kartopu etkisi 19 Mart hareketindeki ırkçı-faşist grupların atraksiyonlarındaki pervasızlıkta kendini göstermiyor mu? Kemalizm kalkanı altına sığınanların (SOL Parti, RTKP’den İYİP’e, Zafer Partisi, Sözcü vb. kadar) ortak paydasının da Kürt Sorunu’nda Kürtlere uzaklık (bunu bazıları AKP’ye uzaklık olarak sunsa da) olması da normaldir. Çünkü Düzen’in temel fay hatları komünizm, Kürtler ve Alevilik’tir. Kemalizm de anti-komünist, Kürtlerin ulus ve Aleviliğin din/kültür olarak inkarı ve asimilasyonunun ideolojisidir. CHP içindeki bölünmede Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi olmasından dolayı seçimleri kazanamayacağı tartışmasını hatırlayalım.
Kemalizm konusu “direniş fraksiyonu”nunun bilinç düzeyini anlamak ve bunu aşmak bakımından özellikle ele alınması gereken bir konudur. Son on yıldır sosyalist solun büyük çoğunluğu CHP’nin yedeğinde konumlanmıştır. Bazıları CHP’nin olmadığı hiçbir ittifakta yer almamış, bazıları CHP ile HDP arasında ittifakın yolunu döşemeye kendini vakfetmiştir. Bütün seçimlerde CHP desteklenmiştir. KONDA şirketinin öncülüğündeki “Bir oy TİP/HDP’e bir oy Kılıçdaroğlu’na” kampanyası ise ayrıca incelenmelidir. 7 Haziran seçim sonuçlarının tanınmaması ve arkasından başlatılan bir nevi darbe süreci de örtbas ediliyor. CHP’nin bizzat katılımıyla sürdürülen bu sürecin Özgür Özel’in performansı ile geride kaldığı, eski defterleri açmanın bir faydası olmadığı bile söyleniyor. Neredeyse CHP’nin İmamoğlu-Özel ile düzen-dışı bir parti olduğu söylenecek.
Fakat 7 Haziran sonrası sürdürülen Devlet operasyonu, Suruç, Ankara Katliamları, HDP eşbaşkanlarının, milletvekilleri, belediye başkanlarının ve binlerce üyesinin tutuklanması, bütün sosyalist partilerle (RTKP gibi partilerin hariç) ilintili dernek, radyo, TV vb. hepsinin kapatılması, Gezi operasyonları ve tutuklamalar, Kavala ve AB fonları ile çalışan STK’lara operasyon, başlı başına Barış Akademisyenleri’nin tasfiyesi, vb. sonucunda “direniş fraksiyonu”nun (ve “nefessiz bırakılan” Kürt hareketinin de) CHP’nin yedeği haline getirildiği gerçeğini incelemeden bu fraksiyonun Düzendışına çıkarılmasına imkan yoktur.
“Direniş fraksiyonu” üzerine tartışma da son bir konu da zaman. Demirhan güncel bir görevden bahsediyor; şimdi “direniş fraksiyonu”nu Saray’a yöneltmek ve devirmek. Burada “meskun mahal muharebesi”nden başarıyla -Kürt hareketi “özyönetim direnişleri”nde giriştiği “meskun mahal muharebesi”nde yenildiğini hatırlayalım ve niye yenildiğini araştıralım- çıkmaktan bahsediliyor. Fakat bu görevin ifası için gerekli adımların atılması (program, strateji, taktik ve örgüt inşası) sosyalist hareketin mevcut durumu göz önünde bulundurulduğunda hayli zaman alacak gibi. Selim Açan yoldaşı hayal kırıklığına uğratan (Esas Halkayı Ne Zaman Yakalayacağız?) durum bile bunu gösteriyor.
Sonuç olarak, dönüp dolaşıp geleceğimiz nokta, savaş ve iç savaş olgusudur. Türkiye sosyalist örgütlerinin büyük kısmı AKP’nin iç savaş teklifinden imtina etti. AKP’yi iç savaş çıkarmak istemekle eleştirmeyi tercih etti. Bir iç savaş olgusuna göre örgütlenmemişti zaten. Oysa bugün devamcılığı konusunda yarıştığımız Mahir, İbo, Deniz birer iç savaş programı, stratejisi ve örgütü kurarak 71 Devrimci Atılımı’nı yapmıştır. Böyle bir iç savaş programından yoksun olanlar savcılık önlerinde teslim olma kuyruğuna girmiştir. Strateji ve taktik zaten savaş “sanatı”nın politikaya uygulanışıdır. Clausewitz’in “savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir” sözünü “politika, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir” şeklinde redakte edebiliriz. Sınıf savaşı, her zaman bir iç savaştır. Adıyla sanıyla savaştır. Savaş konusu ise hala tartışma dışı. Yeniden başlamak için savaşı konuşalım.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.