Danny Katch’in ‘Ciddi Ciddi Sosyalizm’ kitabında vurguladığı “Gerçekten de genel kabul, sosyalizmin geçen yüzyıl içinde başarısızlığa uğradığı yönünde… Sonuç olarak, kapitalizme sırt çeviren pek çok insan sosyalizmin de çıkmaz sokak olduğu varsayımı ile hareket ediyor.” cümlelerindeki ‘çıkmaz sokak’ isnadı ile yüzleşme çabası…

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız!
Günümüzün ‘Sosyalist stratejisini’ tartışan dosyada ‘Yeni ve yeniden sosyalist perspektif’ başlıklı yazıda “En başta sosyalistlerin, sosyalizmin ‘makul, meşru, mümkün, kurulabilir, sürdürülebilir’ bir düzen olduğuna inandıklarının (geçmiş eleştirisi ile birlikte) ikna edici şekilde ‘görünür’ hale gelmesi” gereğini vurgulamıştım. Yazının meramının ‘bütünlüklü’ bir şekilde anlaşılması için ‘geçmiş eleştirisi’ ve ‘sosyalizmin makul, meşru, mümkün’ bir düzen olduğunun da anlatılması/anlaşılması gerekiyor. Bu yazı ‘geçmiş eleştirisi’ üzerine bir girizgah olmayı amaçlıyor.
Yazının konusu ‘Türkiye Devrimci Hareketinin’ bir eleştirisi değil (“Bir devrimci hareketin eleştirisini başka bir devrimci hareket yapabilir”; ayrıca bu ilkeye uymayan ‘bireysel’ eleştirilerin, ayrılıkların, küslüklerin, bölünmelerin de ‘yeterince’ yapıldığı biliniyor). Danny Katch’in ‘Ciddi Ciddi Sosyalizm’ kitabında vurguladığı “Gerçekten de genel kabul, sosyalizmin geçen yüzyıl içinde başarısızlığa uğradığı yönünde… Sonuç olarak, kapitalizme sırt çeviren pek çok insan sosyalizmin de çıkmaz sokak olduğu varsayımı ile hareket ediyor.” cümlelerindeki ‘çıkmaz sokak’ isnadı ile yüzleşme çabası olarak kabul edilebilir. (Açıktır ki Sovyet Deneyinin yaşadığı sorunları ‘tek tek’ irdelemek bu yazının sınırlarını ve bir kişinin kapasitesini çok aşan boyutlardadır. Yapabileceğimiz şey, ilkesel ve yöntemsel bir ‘paradigma/bakış açısı’ oluşturmaktır.)
1- W.Benjamin’in “Geçmişi yalnızca bir geçmiş anması olarak değil, bugünü ve geleceği kurmak için hatırlamak” yöntemini kullanarak; A. İnam’ın “Tarih, geçmişi yazarken ‘geleceğe’ de yazılır. Hayat, geçmişi ile hayat olduğuna göre, geçmişin yeni yorumları yeni gelecekleri olası kılar” cümlelerini rehber edinerek ‘geçmişe’ bakmalıyız.
2- Gözümüzün önündeki ‘suça’ müdahil olmamanın iki açıklaması olabilir: Pasif suç ortaklığı veya zayıflık! Gördüğünüz sayısız suça, kötülüğe, eşitsizliğe, adaletsizliğe zayıflığınız nedeniyle müdahale edemediğinizi düşünüyorsanız, tek yolunuz bu zayıflığı ortadan kaldıracak şekilde çoğalmak, yani örgütlenmektir. Aksi durumda, zayıflığınızı bilinçli şekilde sürdüren ‘pasif suç ortağı’ olursunuz.
Sosyalizm, kapitalizmin bağrında kendiliğinden oluşmaz. Politik ve toplumsal bir devrim ile ‘yukarıdan aşağıya’ kurulması gerekir. Bu nedenle, kaçınılmaz olarak ‘deneme-yanılma’ süreçlerinden geçmek zorundadır. Kapitalizm, köleci toplumdan bu yana ‘biriken’ sonsuz acının ve insanlık dışı zulmün birikimiyle (Sermaye dünyaya tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve pislik akıtarak gelmektedir… Sermaye, vampir misali, canlı emeği emerek ve ancak daha da fazla emerek hayatta kalan ölü emektir-Marks) kurulduğu beş yüz yıldan bu yana tarifsiz trajediler yaratarak/yaşatarak varlığını sürdürmekte ve bir avuç sermayedarın çıkarı uğruna insanlığı ‘barbarlığa ve yok oluşa’ sürüklemeye devam etmektedir. Sosyalizmin yetmiş yıl içindeki deneyiminde ortaya çıkan ‘sorunların’ nicel ve nitel ağırlıkları, kapitalizmle karşılaştırılamaz bile… Buna rağmen “sosyalizmde de sorunlar çıkıyor; bu durumda ikisi de sorunlu olan sistemlerden kapitalizmde yaşamak tercih edilebilir” diyenler, açıkça ve bilinçli olarak ‘örgütlü kötülüğün’ yanında yer aldıklarını bilmeliler.
3- Sosyalizme ilişkin ‘yapıcı, içerden, öğrenmeye ve ders çıkarmaya çalışan’ eleştirilerin dışındaki her ‘eleştiri’ açık ya da örtük kapitalizm yandaşlığıdır. Herhangi bir ideolojiye sığmayan büyük egolar, işçi sınıfının organik aydını olmayı kendine yediremeyen kibir kumkumaları, direniş ve mücadele sözcüklerine bile tahammül edemeyen konformistler, bulundukları her yerde zirvede olmak zorunda olan narsistler/megalomanyaklar ‘mükemmel’ teori arayışlarını bir türlü bitiremiyorlar. Eleştirel kuram üretmekten, kurucu enerji üretmeye zamanları kalmıyor.
Kapitalizm hakkında konuşmaktansa aydınlanma, akıl, zihin, dil, özne, kültür, kimlik, çokluk… üzerine konuşmayı tercih ediyorlar (Sorun konuşmakta değil, ‘değiştirme sorumluluğunu’ askıya alarak ‘yalnızca’ bu konuları konuşmak ve ‘nihai/bağlayıcı hedef’ olarak devrim ve sosyalizmi ‘sükut suikastine’ kurban etmek). Entelektüel kapasite ve enerjinin kapitalizmi ıslah ve terbiye etmek için kullanılması, ancak konu sosyalizm olunca ‘düzeltilecek ya da kabul edilecek’ hiçbir nitelik ve özelliği yokmuş gibi ‘tu kaka’ ilan etmek ve “ne yapalım, kötü yanları da olsa kapitalizme mecburuz” demek.
Kapitalizm ile ‘sessizce’ ilan edilen ateşkes, zamanla demokrasi sözcüğüne (ileri, radikal, sosyal vb.) ön ekler bulmak, gelişen kapitalizmin zaman içinde (devrime gerek olmaksızın) sosyalizm benzeri bir sisteme evrileceği, reformlarla ıslah edilebileceği, kültür kimlik temelli mücadeleler ile altının oyulabileceği ya da daha ileri giderek kapitalizmin yarattığı insan tipinin ‘kaçınılmaz’ olduğu fikriyle uzlaşmak gerektiği ve bu ‘gerçeğin’ farkında olarak kısmi kazanımlar için mücadele edilmesi gibi ‘fantastik ütopyalar’ üreterek ‘gösteri toplumunda’ görünür olmaya çabalıyorlar.
Bahse konu ideolojik-politik duruşların ortak noktaları;
-Ev, araba, yazlık, kariyer, mikro iktidar alanları vb. kaybedecek şeylere sahip olmak (küçük burjuva kaypaklığının maddi temeli),
-Eğitimli, kariyer ve gusto sahibi olmak; ertelemeden yaşanması gereken bir hayatı hak ettiğini düşünmek (elitizm, konformizm),
-Tüm dünyada faşizmin yaptıklarını ve yapabileceklerini biliyor olmanın getirdiği korku (suni denge),
-Kapitalizme ve faşizme karşı olmak yerine sosyalizmin (kışkırtılan, sıkıştırılan, speküle ve provoke edilen) konjonktürel sorunlarını (hafifletici nedenleri dikkate almadan) yapısal sorunlar gibi teorize etme çabası (eleştirel kuramcılık),
-Kapitalizmin sosyalizme karşı önlem olarak (ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesi sonucu) uygulamak zorunda kaldığı ve ilk fırsatta geri aldığı geçici uygulamaları ise kapitalizmin (sahiplenilmesi ve geliştirilmesi gereken) içkin nitelikleri gibi kabul etmek (üçüncü yolculuk, sosyal demokrasi),
-‘İktidar her yerdedir’ ya da ‘dışarısı olmayan imparatorluk’ gibi yavelerle kötülüklerin ‘gerçek’ kaynağını görünmez kılmak ve umutsuzluk aşılamak (ideolojiler, büyük anlatılar ve tarih bitti diyenler, post ve neo önekliler)
-Gelişmiş emperyalist metropollerdeki göreli refahın kaynağında (sömürülen ülkelerde) yaşanan acılara duyarsızlık (antiemperyalizm yerine küreselcilik, karşılıklı bağımlılık teorileri),
-Sömürge geçmişini geride bırakmış gibi görünen gelişmiş ülkelerin ise (tarihsel olarak, az gelişmiş ülkelerin katma değeri yüksek üretim yapmaları engellendiği için) dış ticaret makasının sürekli lehlerine açılmasının (eşitsiz mübadele’nin sonucu olarak ‘gizli’ birikim/el koyma) avantajlarını kullandıklarını; üretimin dışsal maliyetlerini ve çevresel sorunları az gelişmiş ülkelere transfer ettiklerini bilmezden gelmek (kural koyucu ve düzenleyici emperyalist kurumlara güven ve işbirliği),
-Sözde (teoride) insanlık için ‘mükemmelin’ peşinde koştuğu izlenimi yaratıp, ‘oluş ve süreç’ halinde olduğu için ‘doğal olarak’ sorunlu deneyimleri ‘mükemmel’ olmadıkları için ‘işe yaramaz’ ilan ederek potansiyel ‘iyiyi’ öldürmek ve meydanın ‘açık kötü’ olan kapitalizme kalmasına neden olmak (politik doğruculuk, sınıfsal gerçeklerden ‘bağımsız’ aydın).
Bir sistemi eleştirerek geliştirmek ve gerektiğinde aşmak, aydının hem hakkı hem sorumluluğudur. Ancak, eleştirseniz de destekleseniz de ‘ya içindesindir çemberin ya da dışında’. Dünyanın geldiğimiz aşamasında (en azından düşünsel planda) iki sistem (kapitalizm ve komünizm) çatışmaktadır ve ikisi arasında ‘ara bölge, bağımsız alan, araf’ vb. yoktur. Sosyalizmi (teorik ve pratik) ‘dışarıdan’ eleştirenlerin bulundukları yer, kaçınılmaz olarak kapitalizmin sözcülüğüdür.
4- Yaşandığı dönemde çok ciddi ve derin ayrılıkların, tasfiyelerin konusu olan olaylar; bugünden bakınca ‘öğrenme sürecinin’ bir parçası haline gelebiliyor. ‘Suç’ dediğinizde yaptırımın konusu olan anlaşmazlıklar, ‘hata’ dediğinizde öğrenmenin konusu oluyor.
Örneğin, Kruşçev tarafından başlatılan Destalinizasyon süreci, niyetlenildiği gibi yalnızca Stalin’i mi itibarsızlaştırdı, ‘sosyalizm adına yaşadıklarımızın hepsi boşmuş’ dedirterek duygusal bir kopuşu mu tetikledi?
Deng Xiaoping tarafından Mao döneminin muhasebesi yapılırken “Bu devrimin pratik süreci içinde ortaya çıkan hatalara ve zaaflara gelince, bunlar bütün Parti ve bütün ülke halkının görüş birliğine ulaştırmak amacıyla uygun bir zamanda tecrübeler ve dersler biçiminde özetlenmelidir” denildi. Böylece kötülemeye değil, hatalardan dersler çıkaran bir ‘öğrenme sürecine’ vurgu yapılarak ‘duygusal travma’ engellenmeye çalışıldı.
Devrim ve sosyalizmin kurulması sürecindeki her ‘hatanın’ kapitalizmi mazur ve meşru göstermek için kullanıldığı, özellikle ‘insan hakları’ başlığı altında saldırılara fırsat verilmemesi gerektiği; yapıcı, teşvik edici, içeriden ve dayanışmacı eleştiri yerine doğrudan karşıtlık içeren ve uzlaşmaya kapalı çıkışların ‘son tahlilde’ karşıdevrime malzeme verdiği görülüyor.
Bu nedenle, hata’dan suç’a giden yolu ‘hemen’ katedenler ve değiştirmek/düzeltmek için öğrenmek yerine, yönetmek/tasfiye etmek için suçlayanlar için yeni bir ‘dayanışma ahlakının’ etkinleştirilmesi gerekiyor.
5- Sosyalizmin yıkılmasının nedenleri sayılırken; yetmiş yıl boyunca emperyalist kuşatma altında yaşaması, İkinci Dünya Savaşında Nazi ordularının Moskova’ya kadar gelmesi ve (büyük bir çoğunluğu inançlı komünistlerden oluşan) milyonlarca Sovyet askerinin ve yurttaşının ölmesi, konutların 1/3'ünün, sanayinin %50'sinin, hayvanların 2/3'ünün yok olması, devrimin önderi ve teorisyeni Lenin’in 1923 yılında erken ölümü, çok büyük ve etnik olarak karmaşık yapısıyla ülkenin yönetilmesi zor bir büyüklüğe ulaşması, Dünyada ilk kez kurulan bir sistemin deneyimsizliği ve birçok sorunun ‘el yordamı ile’ çözülmeye çalışılması, sonrasında gerçekleşen devrimlerle büyüyen uluslararası sosyalist bloğun bölünmesi ve enternasyonalist dayanışmanın işlememesi gibi nedenlerin yanı sıra ‘içeride’ piyasacılığın etkisinde kalınarak ‘emeğin metalaşması’ ve emekçi kitlelerin ‘katılım’ kanallarının işlevsizleşmesi yani sovyetlerin etkisizleştirilmesi de sayılmaktadır.
6- Bu sayılanların dışında, ‘suç ve suçlu’ aramaya değil de ‘öğrenmeye’ açık olarak değerlendirilebilecek ‘opsiyonel/olumsal/başka türlü de olabilecek’ konuları örneklemek gerekirse;
-Ekim Devrimi,
Şubat Devrimi ile çarlığın yıkılması aşamasında neredeyse bütün Bolşevikler, köylülerin ağırlıklı olduğu Rusya’da koşulların sosyalist devrim için uygun olmadığını düşünüyorlardı. Yeni kurulan burjuva cumhuriyetin uzun ömürlü olacağını, bir Sosyalist Devrimci (SR) olan Kerenski başkanlığında kurulan hükümet yönetiminde ülkede kapitalist kalkınma ve demokratikleşmenin sağlanması oranında proletaryanın iktidarına yaklaşılacağı savunuluyordu.
Lenin’in ayaklanma ve sosyalist devrim anlamına gelen Nisan Tezleri (geçici hükümete destek verilmemesi, iktidar proletarya ve yoksul köylülüğün oluncaya kadar mücadeleye devam edilmesi) ciddi bir şaşkınlık ve muhalefetle karşılandı. Sonuçta Lenin partiyi ikna etti ve devrim başarıldı.
‘Ekim Devrimi’ tartışmalarına bugünden bakınca;
*Önce burjuva iktidarı altında sanayileşme ve modernleşme gerekir diyenler uzun vadede haklı çıktı, ‘azgelişmiş Asyatik bir tarım ülkesini’ sosyalist iktidar altında geliştirme çabalarının yarattığı kaçınılmaz ‘olumsuzluklar ve hoşnutsuzluklar’ birikerek sistemin sonunu getirdi denilmektedir.
*Fırsat yakalandığında cesaret ve kararlılıkla işçi-köylü iktidarını kurmak ve proletarya iktidarı altında sanayileşme ve modernleşmeyi başarmak mümkündür diyenler haklı çıktı; tarih bunun doğru olduğunu kanıtladı ve Sovyetler bir ‘süper ülke’ oldu; sorun kuruluş aşamasında uygulanan yöntemler değil, sonrasında partinin yozlaşması ve revizyonistlerin kasıtlı ve bilinçli olarak sosyalizmi tasfiyesidir de denilmektedir.
Bu anlaşmazlıktan ne öğrenebiliriz? Devrim yapılan ülkenin azgelişmişliği, sanayileşme ve modernleşme konularındaki zayıflığı, sosyalizmin kuruluşunu ve sürdürülmesini ‘zorlaştıran’ etkenlerdir. Her ülkede devrim yapılabilir, ancak ülkenin ‘özgül’ koşulları ‘oluş halindeki’ sosyalizmin (sosyalizmin kuruluş/doğum sürecinin) ne kadar sorunlu ve sancılı geçeceğini belirler. ‘Devrimin maliyeti’ ile sanayileşme/modernleşme düzeyleri bileşik kap içinde (ters orantılı olarak) dinamik ve diyalektik bir birliktelik içindedirler. Birinin fazlalığı diğerinin azlığı anlamına gelir. Devrimi yapmak ve sürdürmek, bu denklemi doğru kurmayı gerektirir.
7- Uluslararası devrim,
İstisnasız tüm Bolşevikler ‘Rus devriminin gelişmiş kapitalist ülkelere yayılacağını ve Avrupa proletaryasını zafere ulaştıracağını’ düşünüyorlardı. Uluslararası devrim, Rus devrimini politik ve ekonomik bakımdan tahkim edecekti. Rus proletaryasının kalıcı zaferi Avrupa proletaryasının desteğine bağlıydı.
Bir taraf, zafere ulaşan işçi-köylü devriminin önündeki görevin, devrimci bir savaşla dünya sosyalist devrimini ateşlemek olduğunu, bu nedenle saldırgan kapitalistlerle barış imzalanamayacağını, Rusya’nın askeri gücünün zayıflığının değil Rus Devriminin bir simge olmasının önemli olduğunu, zafer bayrağını indirmenin uluslararası devrime zarar vereceğini ileri sürüyordu.
Diğer taraf ise “Dünya Savaşı, devrim ve iç savaşın getirdiği yıkım ve acılar (devrimin maliyeti) nedeniyle soluklanmak ve zaman kazanmak gerektiğini” söylüyordu.
‘Uluslararası devrim’ tartışmalarına bugünden bakınca;
*Dünyanın 1/3’ünün (reel) sosyalist blok olarak adlandırıldığı, kapitalist-emperyalist blok ile sıcak/soğuk savaş süreçlerini atlatan, süper ülke statüsüne ulaşan, birçok öncelikli insani ihtiyaç konusunda azımsanmayacak başarılar elde eden Rusya deneyimi ‘tek ülkede sosyalizm kurulabilir’ tezini doğrulamıştır, denilmektedir.
*Gelişmiş kapitalist ülkelerde devrimler yapılamasa bile, Sovyet Devriminin doğu bloku olarak ‘bölgesel’ bir devrime dönüştüğü, Çin Devrimi ile başlayan ve ulusal kurtuluş hareketleri ve bağlantısızlar bloğu tarafından da desteklenen sosyalist bloğun varlığının, sosyalizmin tek ülkede yaşayamayacağının göstergesi olduğu; (reel) sosyalizm uygulamalarının enternasyonalist dayanışmanın bitirilmesi ve (üç dünya, sosyal emperyalizm gibi teorilerle) düşman kamplara bölünen sosyalist ülkelerin de facto olarak (her biri ayrı ayrı) ‘tek ülkede sosyalizm’ paradigmasına dönmeleri nedeniyle yıkıldıkları, ‘uluslararası devrim’ tezi doğrulandı, denilmektedir.
Bu anlaşmazlıktan ne öğrenebiliriz? Tek ülkede kurulan sosyalizm, emperyalist kapitalizm karşısında (en azından başlangıçta) dezavantajlıdır. Kapitalizmin israfa dayalı ekonomisi ile rekabet etmek zordur. Kapitalizm kriz ile kendini yeniler. Bu nedenle kriz, yoksulluk, yoksunluk, yolsuzluk, adaletsizlik, baskı, faşizm… kapitalizme ‘yakıştırılır’ ve anlayışla karşılanır. Sosyalizmin böyle ‘lüksleri’ yoktur. Örneğin, silahlanma kapitalizmde sermaye birikimine hizmet eder (sanayiyi geliştirir, istihdam sağlar, ar-ge faaliyetleri ile teknolojik gelişmeyi hızlandırır) ama sosyalizmde kaynakları heba eder. Kara para, kayıt dışı ekonomi, mafya, kumar, fuhuş, uyuşturucu ticareti gibi birçok ‘ekonomik sektör’ kapitalizme hizmet eder ama sosyalizm açısından tasfiyesi için ayrıca ‘kaynak’ ayrılması gereken sorunlardır.
Lenin’in “Rus devrimi muzaffer olmak için gerekli güce sahiptir. Ama zaferinin meyvelerini koruyacak güce sahip değildir” sözü ile Stalin’in “Emperyalist Batı ile aramızda elli-yüz yıllık bir fark var. Ya bu farkı on yıl içinde kapatırız ya da batarız” cümlesi, sosyalizme ulaşmak için (sanayileşme, tarımda kolektifleştirme, sosyal ve kültürel devrim, iç/dış savaş) kat edilmesi gereken yolun uzunluğunu anlatıyor. Sorun ‘tek ülkede’ olmaktan daha çok ‘kat edilmesi gereken yolun uzunluğu’ ve bu mesafenin gerektirdiği yoğun ve hızlı temponun sonuçlarıdır. Bahse konu yoğunluk ve hız ‘sınıf savaşını’ sertleştiriyor ve Komünizme yaklaştıkça sınıf savaşının iknaya dayalı uzlaşmacı karakter kazanması (devletin sönümlenmesi) beklentisi ile uyuşmayan sonuçlar doğuyor. Sovyetlerin (proleter demokrasinin) askıya alınması, silikleşmesi ve ‘parti ağırlıklı’ bir devlet yapısı oluşmasına yol açarak emekçi kitlelerin siyaset yapma ve denetleme reflekslerinin de ‘sönümlenmesi’ nedeniyle proletarya iktidarının ‘parti bürokrasisinin revizyonist iktidarına’ dönüşmesine neden oluyor. Bu durumda “Bütün iktidar sovyetlere ama her koşulda ve sürekli!” demek gerekiyor.
8- İç savaş,
Batı devrimlerinden umudun kesilmesi ve iç savaşın derinleşmesi ile birlikte dikkatler ekonomik politikalara yoğunlaştı. Sanayide işçilerin denetimi, sınırlı ve seçici bir kamulaştırma ile başlayan süreç, iç savaşın da yıkıcı etkisiyle sanayi üretiminin düşmesi ve ekonomik kaosa yol açtı. Bu nedenle, sermayeye yönelik saldırıya son veren, işletmelerde özel mülkiyete izin veren bir ‘devlet kapitalizmi’ uygulanmaya başlandı. Geniş bir özel sektör ile sınırlı (ama ekonomiye etkisi yüksek) bir kamu sektörünü bir araya getiren ‘karma ekonomi’ anlamındaki devlet kapitalizmi, iç savaştan sonraki NEP (Yeni Ekonomik Politika) için de geçerli oldu. Kilit sektörlerde (kumanda tepelerinde) devlet denetimi yoluyla ekonomiyi yönlendirmek tezi ile üretimin azami ölçüde kamulaştırılması talepleri arasındaki tartışma hiç bitmedi. Derinleşen iç savaş, yabancı askeri müdahaleler (karşıdevrimci beyaz orduların yanı sıra Alman ve Japon saldırıları) ve kentlerdeki açlık tehlikesi nedeniyle 1918 ortalarında ‘savaş komünizmine’ geçildi. İşçi denetimi, emek disiplini, burjuva uzmanların istihdamı, zorunlu emek hizmeti gibi alt başlıkların tümü yeni tartışmalar yarattı.
‘İç savaş’ tartışmalarına bugünden bakınca;
*Yeterince radikalleşmemek, sertleşen sınıf savaşının gerektirdiği ‘sertlikte’ önlemler almamak, uzlaşmak, ‘soluklanmak için durmak’ gibi ödünler/ kararsızlıklar/ molalar karşıdevrimi de güçlendiriyor. Bu nedenle ödünsüz ve soluksuz şekilde ‘saldırmak’, karşıdevrim bitene kadar ‘seferberlik’ halinde nihai hedefe koşmak gerekir. Rusya’da en başında kararlı bir sistem kurulamadığı için sürekli yalpalayan sosyalizm sonunda çöktü, denilmektedir.
*Devrimin bekası için ‘hassas’ ittifakları gözetmek, koşulların gerektirdiği ödünleri ‘kontrollü’ şekilde vermek, hızlanmak için dinlenmek, ileriye atılmak için geri gitmek… bazen kaçınılmaz taktik ve stratejilerdir. Kategorik olarak reddedilemezler. Rusya’da somut koşullara uygun olarak kullanılan tüm bu taktikler sonuç vermiş ve ‘stabil’ bir sosyalist düzen kurulmuştur (yıkılması ayrı dinamiklerin sonucudur) da denilmektedir.
Bu anlaşmazlıktan ne öğrenebiliriz? Yıkanların ve yıkılanın cürmü ve gücünün belirlediği bir yıkılış/kuruluş sürecinin yaşanması kaçınılmazdır. Proletaryanın büyüklüğü, gücü, bölünmüşlüğü; ittifak kurduğu diğer sınıflarla (köylülük ve küçük burjuva) ilişkileri ve ideolojik önderlik yapabilme kabiliyeti gibi birçok değişkenin sentezinden söz edilmektedir. Devrim sanatının ‘ince’ bir şekilde uygulanması, “İşçilerin saldırılarını üretimin maddi araçlarına değil de, bu araçların içinde kullanıldığı özel toplumsal biçime karşı yönlendirmelerinin” sağlanması ve üretimin yapıldığı alanlarda örgütlenerek üretimin ‘yerinde’ öz savunmasını yapmak gerektiği, olası iç savaşta çoğunluğun devrim saflarında olması, dünya demokratik kamuoyunu da etkileyecek haklı, meşru ve insancıl bir devrimin zorunluluğu anlaşılmalıdır.
9- Tarım ve kolektifleştirme,
Sosyalizme ulaşmak için sanayileşme ve modernleşme tartışmaları, ‘esas hedefe’ odaklanma gündemi hemen taraflarını ortaya çıkarttı. Bir tarafta “küçük burjuvazi ile (kulaklarla) er geç çatışmak kaçınılmazdır, soluklanma süresi bitmiştir ve devrimci saldırının vaktidir” diyenler vardı.
Diğer yanda ise “öfkeli ama temelsiz saldırıların zamanı değil, sorunları buyruklarla ya da idari önlemlerle çözeceğini sanan kibrin, abartılı devrimciliğin başarı şansı yok” diyenler, tarımdan sanayiye hızlı bir şekilde kaynak aktarmak için önerilen yöntemlerin, köylülüğü işçi devletinin bir iç sömürgesi gibi görmek anlamına geleceğini, bu bakış açısının ‘sosyalist etik’ açısından yanlış olmasının ötesinde işçi-köylü ittifakını bozarak devrimi tehlikeye atacağını söylüyordu.
‘Tarım ve kollektifleştirme’ tartışmalarına bugünden bakınca;
*Az gelişmiş bir tarım toplumunda sanayileşmek için ‘sermaye birikimi’ kaçınılmazdır. Sosyalizmin gelişmiş kapitalist toplumlarda kurulması yolundaki ‘kuramsal’ öngörünün mantığı da budur. Bir tarım toplumunda sanayileşmek için gerekli ‘ilk(el) birikimi’ dışarıdan sisteme getiremiyorsanız, içeriden bulmak zorundasınız. Var olan sanayi bu birikimi üretemiyorsa diğer sektörlere başvurmak gerekir. Rusya’da olan budur ve sanayileşmenin gerektirdiği ‘hıza’ bağlı olarak, tarım sektöründen ‘talep edilen’ birikim de artmıştır, denilmektedir.
*Geniş köylü nüfus ile ittifak halinde yapılan devrimde köylülük ile ilişkilerin ‘barışçı’ yürütülmesi hem iç barış için hem de (1920’lerde) dünyanın geniş kırını oluşturan az gelişmiş ülkeleri dünya devrimine çekmek için gereklidir. Köylülük iç sömürgemiz değildir ve birilerini açıkça sömürerek kurulacak sosyalizm ‘baştan’ bozulmuş demektir de denilmektedir.
Bu anlaşmazlıktan ne öğrenebiliriz? Devrim yapılan ülkenin azgelişmişliği oranında, sanayileşme ve modernleşme alanlarındaki bazı ‘burjuva’ görevleri de devrimin üstüne kalır. Devrimin gelişmiş kapitalist ülkelerde yapılacağı yolundaki kuramsal beklenti, bu sorunun ‘zaten’ çözüldüğü bir ortamda sosyalizmin kuruluşunu anlatır.
Proletarya iktidarı altında, köy ekonomisinden sanayileşmeye sermaye aktarmanın iki yolu vardı: Tarım ve sanayi mallarının nispi fiyatlarını sanayi malları lehine düzenleyerek ‘iç ticaret haddi’ makasını sanayiden yana açmak veya zoralım. Kuşatılmışlık, aciliyet, savaş tehlikesi, köylülüğün direnci ve kuramsal beklentiler gibi birçok parametrenin kaosu altında yaşanan tartışmalar, Stalin’in temsil ettiği ‘sınıf savaşını sertleştirmek ve kırı yeniden fethetmek’ politikasının zaferi ile sonuçlandı.
10- Stalin tartışmaları,
I Deutscher (mealen) “Devrimi yapan önder Bolşeviklerin çoğu, ilgilendikleri konuyla ilgili olarak Avrupa’daki en yetkin akademisyenlerle aşık atacak düzeydeydiler”. Ancak, önder isimlerin belirli ve kalıcı safları yoktu. Gelişmelere göre konum alabiliyorlardı. Lenin’in ölümüne (Ocak 1924) kadar, fikir ve kuram bazında tartışmalar yaşansa da son sözü söyleme yetkisi Lenin’deydi. Sonrasında Lenin’in yerini alacak bir isim ortaya çıkamadı.
Troçki’nin Menşevik geçmişi vardı ve partiye yeni katılmıştı. Zinovyev ve Kamenev Ekim ayaklanmasına karşı çıkmış ve ‘ihbarcılık’ yapmışlardı. Stalin’in kuramsal yönü güçlü değildi. Buharin çok gençti… Bu nedenle kolektif yönetim modeli denendi. Lenin’in felç nedeniyle istirahate çekildiği 1922-24 döneminde Troçki’ye karşı Zinovyev-Kamenev-Stalin ittifakı yaşandı. Sonra Troçki-Zinovyev-Kamenev’e karşı Stalin-Buharin; son olarak da Buharin’e (ve başbakan Rikov ile Sovyet sendikalarının başkanı Tomski’ye) karşı Stalin… Bu arada Lenin’in eşi Krupskaya ile Stalin’in kavgaları, Lenin’in müdahalesi, ‘vasiyet’ olarak adlandırılan mektuplarında adı geçenlerin tümü için eleştirel ibareler kullanması da (Stalin için ‘kaba’, Zinovyev ve Kamenev için ‘güvenilmez’, Buharin için ‘diyalektiği bilmiyor’, Troçki için ‘bolşevik değil, kendine fazla güveniyor’…) Lenin’in halefi tartışmasının ‘ucu açık’ kalmasına neden oluyordu.
Örneğin, Troçki’nin ‘Rusya’nın sosyalizm potansiyeline inanmayan’ sürekli devrim kuramına karşı Stalin ile birlikte muhalefet yürüten Zinovyev ve Kamenev, Stalin’in (parti genel sekreterliğini kullanarak) örgüt içinde gücünü arttırmasından kaygılanarak Troçki ile birlikte davranmaya başlıyorlar vb. 1927’de Troçkistlere ve Sol Muhalefete karşı (sınırlı sayıda ve bilinen isimlerle) başlayan ‘mücadele’ partiden atmalar, çalışma kampları ve sürgüne göndermeler ile yürümüş ve 1937-38 döneminde yüzbinlere ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşında ölen yirmi altı milyon sovyet yurttaşını da kastederek ‘Stalin elli milyon insanın katilidir’, Soğuk Savaş propagandası olarak ‘yirmi milyonun katili’ söylemlerinden sonra, yeni açılan Sovyet arşivlerinde yapılan araştırmalarda siyasi nedenlerle idam edilenler 689 bin kişi olarak saptanmıştır. Meşhur Gulag kamplarındaki mahkûm sayısının, bugünkü Amerikan hapishanelerindeki mahkûm sayısından hem oransal, hem sayısal, hem de ortalama mahkûmiyet süresi olarak daha az olduğu görülmüştür.
Siyasi idamların içinde ‘masumların ve inançlı komünistlerin’ de olduğu sonradan yapılan yargılamalarda açığa çıkmıştır. Bizzat Stalin 18. Parti Kongresinde (1939) “Temizlikte ağır hatalar yapılmadığı söylenemez. Maalesef öngörülenden daha fazla hata vardı” demiştir. Açığa çıkan bir diğer husus da özellikle Troçki önderliğinde, Sovyet iktidarına ve parti yönetimine karşı ‘illegal’ bir mücadelenin (suikastler ve komplolar) varlığıdır. Troçki 1932’de Politbüro’ya yazdığı mektupta “Ya benimle uzlaşın ya da tabanda direkt kendi örgütlenmemi yapmaya başlayacağım” demiştir.
1933’te Amerikan basınına verdiği demeçte “Stalin bürokrasisinin bir parti ya da Sovyet kongresiyle değiştirilebileceğini düşünmek çocukluk olacaktır. Hakim kliğin görevden alınabilmesi için normal, anayasal yollar yoktur. İktidarı proleter öncüye devretmeye ancak zor yoluyla zorlanabilirler”;
1937’de “Stalin parti içerisinde kendini tüm eleştirilerin ve devletin üzerine koymuştur. Onu suikast dışında bir yolla yerinden etmek olanaksızdır” demiştir. Yine 1937’de Mareşal Tukaçevski ve bazı generallerin parti yönetimine karşı askeri darbe girişimleri (darbeci generallerden birinin torunu tarafından yapılan arşiv araştırmasında) doğrulanmıştır.
Tasfiye hareketleri, Moskova mahkemeleri hariç, yerelde üçer kişiden oluşan ‘troika’larla yürütülmüştür. Bölgenin Sovyet başkanı, parti sekreteri ve içişleri halk komiserliği görevlisinden oluşan komite takip, yakalama, yargılama, infaz yetkilerinin tümünü itirazsız bir şekilde kullamışlardır. İnfaz kararlarının bir kısmı için Moskova’ya danışıldığı, çoğunun yerel inisiyatif ile gerçekleştiği bilinmektedir. Örneğin, Stalin’i ‘şeytanlaştıran’ Kruşçev, Moskova bölge sorumlusu olarak 38 birim sekreterinden 35’ini idam ettirmiş, toplamda yirmi bin idam talebinde bulunmuştur.
‘Stalin’ tartışmalarına bugünden bakınca;
*Stalin kana susamış, despot, şeytani bir kişiydi. Parti sekreterliğini kullanarak tüm gücü kendinde topladı ve bütün siyasi rakiplerini tasfiye ederek kendi tiranlığını kurdu, denilebilir.
*Stalin, hataları da olmakla birlikte, Sovyet halkları ve parti tarafından benimsenen ve saygı duyulan bir liderdi. Demokratik yollarla Stalin’le baş edemeyenler suikast ve komploya başvurdular. Stalin de ‘meşru müdafa’ hakkını kullandı. Uygulamada yerel otoritelerin süreci kötüye kullandığı örnekler olmakla birlikte ‘öz ve esas’ olarak yapılanlar doğruydu. Yaşanan kaos içinde ‘oligarşinin tunç yasası’ hükmünü icra etmiştir. Örnek olarak; Stalin’e suikast girişiminde yakalanan ve çalışma kampına atılan, Kruşçev döneminde serbest bırakılarak Avrupa’da antikomünist akademik faaliyet yürüten Aleksandr Zinovyev (bilinen Grigori Zinovyev değil) “Stalin haklıydı. O tasfiyeler olmasaydı savaşı asla kazanamazdık” demiştir, denilebilir.
Bu anlaşmazlıktan ne öğrenebiliriz? Öncelikle ‘analojik’ düşünme pratiklerinde mekan ve zaman farkını unutmamalıyız. 1930’ların dünyasında, faşizmin gezegen çapında yükselişe geçtiği, batının ve doğunun ‘kültür ve medeniyet’ örnekleri sayılan Almanya ve Japonya başta olmak üzere demokrasinin tasfiye edildiği, bugünkü normatif yapımızı şekillendiren ‘yeni nesil hakların’ çoğunun esamesinin okunmadığı, az gelişmiş Rusya’da üç yüz milyon nüfusun çok az bir kısmının kentlerde yaşadığı ve kalan büyük çoğunluğun ‘az gelişmişlikten’ bile nasibini almadığı, iletişim ve ulaşımın çok ilkel olduğu koşullarda ‘yerel cehaletin’, ilkel ve feodal yaşamların hoyratlığının egemen olduğu bir ‘arka plan’ olduğunu unutmamalıyız. O günlerden buyana, sosyalistler de ‘yeni nesil hakların’ savunucuları tarafından ‘bilinçlendirildi’ (sosyalistler ‘öğretirken öğrenenler’ olmalıdır). Yeni farkındalıklarımız ile idama kategorik olarak karşı olan, ‘demir perde’ arkasına saklanan ‘grilik’ yerine gökkuşağının taşıyıcısı olan, neşenin ve yaşam sevincinin yolunu açan (dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir) bir hayatın kurucuları olmak için ‘kültür devrimini’ öne çeken, devrimden önce de bu hayatı ‘benimseyen ve sindiren’ bir varoluşu ‘ikna edici biçimde göstermek’ gerekir.
Lenin ‘Devlet ve Devrim’de proletarya diktatörlüğünü “Silahlı işçilerin kendilerini hiçbir hukuk kuralı ile sınırlandırmadan, kendi çıkarları doğrultusunda tatbik ettikleri diktatörlük” olarak tanımlıyor. Bu tanımın devrim ve iç savaş sırasında ‘düşman’ hukukuna tabi olmamak anlamında yorumlanması gerekir. Aksi takdirde ‘ilanihaye’ hukuksuzluk ve ‘düşman’ olmayan ve aralarında ‘uzlaşmaz çelişkiler’ bulunmayan ‘halkın dostları’ için de kuralsız, cinnete dönüşebilen, ‘güçlünün’ her istediğini yapabildiği bir düzen(sizlik) egemen olur. Karşı tarafın hukuku bizi bağlamayabilir ama bizi bağlayan ‘kendi hukukumuz’ vazgeçilmezdir.
11- Bahse konu tüm tartışmalardan çıkarılabilecek ‘genel ve ilkesel’ sonuçlar; *Önceden yeterince tüketilmeyen her tartışmanın; doğrularını savunma azimleri ‘hep haklı olmak’ tutkusuna varan, iddialılık düzeyi ve hırsları kibir sınırlarını zorlayan, özgüvenleri narsizme bulanmış, tahmin ve öngörülerine ‘kesin bilgi’ değeri biçen kadrolar ve klikler arasında ‘zamansız’ kırılma ve çatışmalara yol açtığı görülüyor.
Egosu, hırsları ve iddiaları yüksek aktörler arasındaki iktidar oyunu için en verimli alan ‘belirsizlik’ alanlarıdır. İlke, yol haritası, genel yaklaşım düzeyinde de olsa belirlenmemiş alanlar “süreçleri etkilemek, ülkenin gidişatında söz sahibi ve ‘konuşuluyor’ olmak” isteyen iddialı bireyler için ‘ağır tahrik’ oluşturmaktadır.
‘Tartışmada farklılık’ zenginlik yaratırken, ‘yaparken farklılık’ sorun yaratıyor. Çözüm ‘demokratik merkeziyetçi’ örgütlenmede yatıyor. Herkesin görüşünü hiçbir kısıtlama olmaksızın ‘yeterince anlaşıldığından’ emin oluncaya kadar anlatma hakkını kullandığı ‘demokratik’ tartışma süreci tüketildikten sonra, alınan kararın uygulanmasında ‘merkeziyetçi’ olan etkili ve sonuç alıcı bir örgüt modeli için gereken ‘etik’ üzerinde uzlaşmak önemli görünüyor.
(Örneğin) Demokratik merkeziyetçilik, aynı örgüt içinde farklı görüşlerin yaşamalarının yolu olarak en önemli ilkeler arasında olmasına rağmen, farklı düşünenlerin hemen(!) örgütsel ayrılığı gündeme getirmeleri ve (aksi kanıtlanmadıkça iyi niyeti ve yeterliği tartışma dışı olan) yoldaşlarının çoğunlukla kabul ettiği bir görüşü ‘kolayca’ ayrılık nedeni yapmaları “tekkecilik/sekterlik”; ayrılık nedeni yapacak kadar ciddiye aldığın ‘sorunu’ yoldaşlarının çoğunluğunun anlamadığını düşünmek “üstencilik/kibir”; herhangi bir örgütün, tartışmanın ya da fikrin ‘azınlığı’ olamamak “büyüklük kompleksi/hadsizlik”; fikrini savunma özgürlüğün engellenmediği sürece, yoldaşlarını ikna edemediğin durumda, pratiğin seni doğrulamasını beklememek ve gerçeği gören iyiniyetli yoldaşlarının fikrine gereken önemi vereceğine inanmamak “paranoya/merdümgirizlik” olarak ayıplanmalı ve çoğunluk tarafından ‘düşkün’ muamelesi ile karşılanmalı (ayrılık ve uzlaşmaz karşıtlık için çok ciddi ve açıkça ikna edici argümanlar olmalı).
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.