Stratejinin bir ayağı polemik vasıtasıyla bir kuramsal açılım üretmekse, bir ikinci ayağı sosyalistlerin hedef aldığı sınıf faillerini açık ve anlaşılır biçimde tanımlamaları çünkü bu tanımlama faaliyeti sosyalistlerin proletaryayla kime karşı ilişki kurduğunu proletaryaya anlatabilmesini ve dolayısıyla sınıfla ilişkinin üretken bir zeminde yeniden kurulabilmesini sağlar. Türkiye siyasetinin yeniden şekillendiği bu dönem bu netleştirme için uygun koşullar sunmakta. Önümüzdeki on yıl birçok siyasi çalkantıyla beraber devrimciler için önemli bir fırsat penceresi aralamakta. Yani proletaryaya erişmeyi engelleyen failleri ifşa etmek geçtiğimiz kırk yıla göre daha kolay ve bu nedenle koşullu da olsa gelecekten umutluyum

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Türkiye siyaseti yeniden şekillenmekte. Bu dönüşüm sosyalist hareketi bir kuramsal tartışmaya davet etmekte. Bu dönüşüme dair stratejinin bu tartışmanın içinden çıkması gerekmekte.
Sendika.Org’da yayımlanan bu dosyada yer alan metinlerde bu yargı üzerinde bir oydaşma söz konusu. Metinlerin istisnasız tümünde bir stratejik atılım ihtiyacı vurgulanıyor ve bu ihtiyacın kökeninde yatan sorunlar ele alınıyor. Ele alınan sorunlar arasındaki bağlantıları ise bu sorunları şu üç başlık altında derleyerek netleştirebiliriz:
Birinci başlık kuramın kendisine dönük tartışma ihtiyacı. Bu ihtiyaç şu temalarda cisimleşiyor: Sınıf mücadelesi kavramının içinin boşaltılması[i], demokrasi mücadelesi ile sosyalizm mücadelesinin birleştirilememesi[ii], sosyalistlerin yalnızca “neye karşı” olduklarını değil, “neyi savunduklarını ve nasıl kuracaklarını” netleştirememeleri[iii], yeni araç ve yöntem bulamama[iv], devrimci mirasın eleştirel sahiplenilmesinden hareketle yeni bir stratejik kuruluş sürecinin başlatılamaması[v], işçi sınıfının değişen yapısının ve kapitalizmin yeni biçimlerinin yeterince analiz edilememesi[vi], güncellik tuzağına düşmeden teori-politika bağlantısının kurulamaması[vii], (devrim, halk, iktidar, özgürlük gibi) büyük kavramların somut pratiklerden kaçınmanın bir vesilesi hâline gelmesi[viii], günümüze uygun sosyalist iktidar stratejisinin reçetesini üretememe[ix], yirmi birinci yüzyıl sınıf savaşlarının Türkiye’deki karşılığı olan sosyalist devrimin stratejik hatlarını örememe[x], pratiğe yön veren stratejik bir vizyon eksikliği[xi], bağımsız bir plandan yürüyen bir siyasi hattı kuramama.[xii]
İkinci başlık ise sosyalistlerin sınıfla ilişkisini tartışma ihtiyacı. Bu başlık altında şu temaları görüyoruz: Sosyalistlerin işçi sınıfıyla ilişkilerinde kopukluğun aşılamaması[xiii], ezilenlerin birleşik bloğunu inşa edememe[xiv], haklar mücadelesi ile sınıf siyaseti arasında bağ kuramama[xv], kitlelere gündelik hayata dokunan somut talepler yerine soyut ideolojik söylem ve çağrılarla ulaşmaya çalışma[xvi], halkın gündelik yaşamına nüfuz eden pratikler üretememe.[xvii]
Üçüncü başlık sosyalist özneye, örgüte ve örgütlere dönük tartışma ihtiyacı. Öne çıkan temalara değinmek gerekirse: Devrimci bireyin özneleşememesi[xviii], son on yıldır genç kuşağa deneyim ve tutum aktarımı yapılamaması[xix], örgütsüz kişilere gereğinden fazla önem atfedilmesi[xx], iç birliği sağlayamama ve bağımsız bir hat inşa edememe[xxi], eylemde ve hedefte birliği önceleyen bir devrimci inisiyatif merkezinin kurulamaması[xxii], sosyalistlerin stratejik birlik ve kolektif irade üretememeleri.[xxiii]
Bu tasnif hatalı ve/veya eksik olabilir fakat bu dosya daha sonra sosyalist örgüt ve akımların temsilcilerinin katılımıyla ve mümkünse kendi aralarında bir polemiğe dönüşürse bu veya benzer bir tasnifle devam etmenin faydalı olacağına inanıyorum. Bu sayede katılımcıların yaklaşımları arasındaki farklılıkların berraklaşması ve birbirine rakip tezlerin üretilmesi mümkün hâle gelebilir. Rakip tezler üretemezsek de her üç başlık altında işaret edilen sorunların niteliğini teşhis edemeyiz, bu sorunlar arasındaki ilişkiyi anlayamayız ve bu sorunları çözemeyiz.
Bu girişi takiben birinci çağrıya, yani kuram meselesine dair fikirlerimi paylaşmak isterim. Öncelikle sorunu tanımlamalıyım ve önerimin hedefini tarif etmeliyim: Sınıf oluşumuna dair kuramla birikim kuramı arasında bir boşluk olduğuna inanıyorum ve bu boşluğun doldurulmasıyla arzu edilen kuramsal atılımın gerçekleşeceğini iddia ediyorum.
Yirminci yüzyıldaki iki gelişme bu boşluğu tespit etmemize yardımcı olmakta.
Bu gelişmelerden birincisi tekelleşmeyle eşzamanlı olarak gayri-proleter ve gayri-burjuva sınıfların üretim ilişkilerindeki özgül ağırlıklarının artması. Servet dağılımından hareket edersek bugün hem Türkiye’de hem de hemen tüm ulus devletlerde ne burjuva ne de proleter olarak adlandırabileceğimiz yüzde 15 ila 20’lik bir kesim mevcut. Bu kesim, finans kapitali yöneten (dünyada sayısı on binden az mensubu olan) mikroskobik azınlıktan çok daha küçük bir servete sahip. Dolayısıyla tekelci kapitalizm tezini ciddiye alıyorsak bu kesimi burjuvaziye dahil etmemeliyiz. Benzer şekilde aynı kesim kişi başına düşenden daha büyük bir servete sahip. En yoksulundan en varsılına bu kesimin mensuplarının üzerinde ücretli emeğe ilişkin proletaryanınkine benzer bir baskı söz konusu değil. Az ya da çok birikim sürecinden nemalanıyorlar ve şahsi kıymetlerini çocuklarının çalışma ve yaşam koşullarında anlamlı bir fark yaratacak şekilde kullanabiliyorlar. Dolayısıyla proletaryanın mensubu değiller. Bu kesim emek süreci, ulusal pazarların ve ulusaşırı tedarik zincirlerinin inşası ve idaresinde oynadıkları belirleyici bir rol sayesinde bu kıymeti biriktirebiliyorlar. Özetle birikim sürecinde bir işlevleri var ve bu işlev nedeniyle artı değerden pay alıyorlar.
Bu kesimin geçtiğimiz yüzyılda mevcudiyetini korumuş olması kutuplaşma tezi olarak adlandırabileceğimiz, kapitalist üretim ilişkilerinin proletarya ve burjuvaziden müteşekkil bir sınıf yapısına yol açacağına dönük beklentiyi yanlışladı. Dolayısıyla birikim ve sınıf oluşumu kuramları arasındaki boşluğu kapatabilmenin özellikle siyasi strateji açısından önemli bir adımı gayri-proleter ve gayri-burjuva toplumsal sınıfların birikim kuramı içindeki yerini tespit edebilmek.
Bu tespit belki daha önce yapılabilirdi çünkü bahsettiğim kutuplaşma tezi aslında 1930’lara gelindiğinde zaten bir hayli hırpalanmıştı: Nasıl bugün İslamcılık’ı ya da küresel ölçekte otoriter hareketlerin güçlenmesini tartışıyorsak o dönemde de yükselen faşist dalga Marksistlerin gündemini belirlemişti ve Gramsci’den[xxiv], Neumann’dan[xxv] ya da Lederer’den[xxvi] hareket edersek meselenin merkezinde bir tür “orta sınıf” yatmaktaydı.
İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonraki süreç bu sınıf ya da sınıfların ortadan kalkmadığını ve hatta üretim ilişkileri içindeki rollerinin daha da önemli hâle geldiğini ortaya koydu. Marksistler bu durumu 1970’lerde tartıştılar. Atlantik’in iki yakasından Nicos Poulantzas ve Erik O. Wright gayri-proleter ve gayri-burjuva üç sınıf önerdi: yeni küçük burjuvazi/yarı-otonom işçiler, tekelci-olmayan sermaye/küçük işverenler, idari teknokrasi/idareciler.[xxvii]
İkinci gelişme ise sosyalist bloktaki bürokratikleşme oldu. Troçki’nin 1936’da SSCB’de bürokrasiye karşı bir işçi devrimi gerçekleşmezse kapitalist üretim ilişkilerini restore edecek bir karşı devrim öngördüğünü biliyoruz ki bu öngörü gerçekleşti.[xxviii] Her ne kadar öngörüyü ortaya atan kişi kendisi ise de bu saptama sadece Troçki’ye mal edilemez. Bu mesele Troçki’nin muarızı Stalin’in de şu ya da bu nedenden gündemindeydi. Stalin, Lenin’e referansla 1928’de bürokrasiye karşı savaşı mutlak olarak gerekli görüyor ve bu hastalığın kökenlerini küçük burjuva güçlerde görüyordu.[xxix]
Referans olarak almamız gereken Lenin ise 1922’de bir bürokratik bataklığın içine çekilmeye çalışıldıklarından şikayet ediyordu.[xxx] Partiye sunduğu son kapsamlı mektupta her ne kadar daha çok hatırda kalan Lenin’in Stalin, Buharin ve Troçki gibi öne çıkan isimlere dair fikirleri olsa da Lenin’in ‘listesinin baş sırasında’ merkez komitenin genişletilmesi önerisi yer almaktaydı ki bu, kendisinden bekleneceği üzere, Lenin’in bürokrasinin yarattığı tehdidin şu ya da bu kişinin tasfiyesi ya da taltifi ile çözülemeyeceğinin farkında olduğunu, bürokrasiye karşı partiyi güçlendirerek bu tehdidi bertaraf etmeye çalıştığını göstermekte.[xxxi]
Bu komünistler bürokrasiyi (ve devleti) fetişleştirmeden anlama çabasına girdiler ve bürokrasiden kaynaklanan tehditle mücadele ettiler ya da en azından bu tehdide işaret ettiler. Burada ilginç olan Troçki bürokrasinin karşı-devrimci tarihsel rolünü ve bu rolün önemini en açık ve ikna edici şekilde ortaya koymuşken, bürokrasiye karşı mücadeledeki tavrına dair samimiyeti sıklıkla sorgulanan Stalin’in hem de Lenin’e (kendi yorumuyla hercümerç ederek verdiği) atıfla bürokrasi ve küçük burjuvazi arasında bir bağ kurmuş olması. Fakat yine de, bildiğim kadarıyla, bürokrasinin sınıf kimliğine dair genel kabul gören bir doktrin geliştirilmedi ve adını bile koyamadığımız bu zümre geçen asrın sosyalizm deneyimini baltalayan bir öğe olarak tarihteki yerini aldı.
Bu iki gelişmeden hareketle kuramsal boşluğu doldurmak için en azından ve öncelikle kapitalist üretim ilişkileri içinde gayri-proleter ve gayri-burjuva sınıfları birikim kuramından hareketle tanımlamak gerektiğine inanıyorum.
Önerim bir hayli basit: Marx birikim modelini Kapital’in üç cildinde sunuyor. Birinci ve üçüncü cilt sırasıyla artı değerin üretimi ve temellüküne yoğunlaşıyor. Bu iki süreç sırasıyla proletarya ve burjuvaziyi tanımlamamıza yardımcı oluyor.
Kapital’in ikinci cildi ise artı değerin dolaşımına yoğunlaşıyor. Birikim kuramı ve sınıf oluşumuna dair tamamlayıcı olduğuna inandığım katkı da bu sürece ilişkin. Nasıl birinci ve üçüncü ciltten bu üretim biçiminin asli sınıflarını ne şekilde cisimleştireceğimizi öğreniyorsak, ikinci ciltten de diğer üç sınıfı ete kemiğe bürümeyi öğrenebiliriz. Bu üç sınıf dolaşım sürecini oluşturan (para, meta ve üretken sermaye arasındaki) üç metamorfozu kolaylaştırıyor. Bu sınıfların serveti finans kapitale hükmeden burjuvaziyle kıyaslanmayacak kadar küçük ve varoluş nedenleri bu metamorfozları burjuvazi lehine kolaylaştırmak fakat proletaryanınkinden de büyük; çünkü artı değerden burjuvazi gibi bir pay alıyorlar. Bu pay artık kârın içinden geliyor. Her türden idari, teknik ve sosyal yenilikle üç metamorfozu kolaylaştırdıkları nispette proletaryanın sömürüsünü derinleştiriyor ve bu sayede artı değerden daha büyük bir pay talep edebiliyorlar.
Yani sömürüye dahil olabilmeleri kendine özgü biçimlerde bilgi üreterek artık kârın büyümesini sağlamalarına bağlı.[xxxii] Bu nedenle her ne kadar mevcudiyetleri kapitalist üretim ilişkilerinin devamına bağlı ise de hem burjuvazi hem de proletaryayla bir çatışma içindeler. Bu ikili çatışma hâli bu kesimlerin sınıf kimliğini teşhis etmemizi güçleştiriyor.
Bu üç sınıfı, yukarıda bahsettiğim üzere, Poulantzas yeni küçük burjuvazi, idari teknokrasi ve tekelci-olmayan sermayedarlar olarak adlandırmıştı. Diğer bir deyişle, bu sınıfların varlığından haberdarız. Fakat bu sınıfları nereye koyacağımızı bilmiyoruz. Bunun nedeni ise bu sınıfların birikim sürecinde denk düştüğü konumun Poulantzas ve diğerlerince anlaşılamaması. Bu konumu artı değerin dolaşımını artı değerin üretimi ve temellükü gibi “sınıf üreten” bir süreç olarak tanımlayarak tespit edebiliriz. Dolayısıyla önerimin merkezinde dolaşım sürecini bu tür bir yaklaşımla yeniden ele alma fikri yatıyor.
Poulantzas’tan devam edersek bu üç sınıfı başka bir usulle tarif etmesine rağmen bu sınıfların ikisini teknokrasi ve küçük burjuvazi olarak adlandırabiliriz. Bunlar sırasıyla para sermayenin meta sermayeye ve meta sermayenin para sermayeye metamorfozunu kolaylaştırdıkları oranda burjuvaziden artı değerin bir kısmını talep ediyorlar.
Öte taraftan, önerdiğim model bu sınıfların “ara katmanlar” ya da “orta sınıflar” olduğu fikrini yadsıyor. Yani bunlar müstakil sınıflar ve bu sınıfları “dolaşım sınıfları” olarak adlandırabiliriz. Belki daha önemlisi tekelleşme bu sınıfların ortaya çıkışını kolaylaştırmakta. Evet, tekelleşme proletaryanın nicelikçe büyümesine yol açar. Fakat tekelleşme dolaşım sınıflarına da yer açmakta. Tekelleri kontrol eden burjuvazi rekabetten asgari ölçüde etkilenmekte. Bu nedenle tekelci-olmayan sermayeler piyasa ilişkileri içinde burjuvazi için bir tehdit teşkil etmez. Benzer biçimde, bu tekeller bir avuç burjuva ailenin kontrol edemeyeceği kadar karmaşık organizasyonlar. Bu nedenle dolaşım sürecini şekillendiren bilgiyi üretebilen ve kendisine saklayabilen kesimlerin artı değerden pay talep etmesi mümkün hâle gelmekte. Ürettikleri bilgiyle emeğin yoğunluğunu arttırarak, işgününü uzatarak/ücreti düşürerek ve kimi dönemlerde emeğin üretkenliğini yükselterek artık kârın büyümesini sağladığı sürece dolaşım sınıfları birikim sürecinin ve dolayısıyla burjuvazinin hakimiyetinin devamlılığını sağlıyor.
Dolaşım sürecine dair önerdiğim model bu üç dolaşım sınıfı fikrinin temel noktası. Dolayısıyla bu modelden hareket edildiği sürece bu üç sınıfı nasıl adlandırdığımızın da bir önemi yok. Öte taraftan Poulantzas’ın ‘tekelci-olmayan sermayedar’ kavramı bir isimden ziyade, negatif bir tarif olduğu için, Henri Pirenne’in bir çalışmasından esinle[xxxiii] bu sınıfı faburjuvazi olarak adlandırdım.[xxxiv] Yani ne olmadığı değil ne olduğu üzerinden bir tanım çabası sunuyorum. Tekrarla, diğer iki dolaşım sınıfının isimleri ise Poulantzas’ın çalışmasından çıktı: küçük burjuvazi ve teknokrasi.
Türkiye özelinde bu kavramın Hikmet Kıvılcımlı’nın tefeci-bezirgân sermaye olarak adlandırdığı kesimle tarihsel olarak örtüştüğünü de vurgulamalıyım.[xxxv] Yani Osmanlı’dan bu yana kapitalistleşme sürecinde dönemin komprador ve/veya tekelci sermayesine dahil edilemeyecek kesimlerin üretim ilişkileri ve dolayısıyla siyasete etkisi yeni bir teşhis değil.[xxxvi]
Dolayısıyla, birikim sürecine yeni bir bakış açısı öneriyor ve bu bakış açısından hareketle hem burada hem dışarıda hâlihazırda teşhis edilmiş üç potansiyel sınıfın birikim sürecindeki konumlarını tanımlıyorum.
Bu potansiyel sınıfların yirminci yüzyıl boyunca (yani tekelleşmeye paralel biçimde) adım adım gerçek faillere işaret ettiğini görebiliyoruz. Bu yönüyle Kıvılcımlı’nın (tarihini erken Osmanlı’dan bugüne getirdiği) tefeci-bezirgânları (yine Kıvılcımlı’nın vurguladığı üzere) belki de Osmanlı’nın kapitalist dünya ekonomisine eklenme sürecinin bir ürünü olduğu kadar faburjuvazinin İkinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki içe dönük birikim modelinin ve bu modelin krizinin ürettiği bir öncülü olarak okunabilir ki Kıvılcımlı’nın bu kavrama yoğunlaştığı 1960’larda bu emareyi sezinlemiş olduğunu ve bu kesimin Osmanlı’daki kökenlerine yoğunlaştığını düşünebiliriz.
Özetle, Marx’ın birikim modeli bugünün sınıf yapısını okumamıza yardımcı olmakta. Artı değerin dolaşımını sınıflar arası ilişkileri tayin eden üç süreçten biri olarak ele almak bu sınıf yapısının temel bileşenlerini görmemizi kolaylaştırmakta. Sınıf oluşumunu anlayabilmek için bu modele dışsal kavramlar üretmemize gerek yok. Bu yönüyle önerimin Marx’ın çerçevesinin özüne sadık kaldığına ve Poulantzas ve diğerlerine kıyasla asgari bir kavramsal müdahaleyle Marx’ın birikim modelini sınıf oluşumuyla ilişkilendirdiğine inanıyorum. Öte taraftan, Türkiye özelinde Kıvılcımlı dünyada ise Poulantzas da dahil olmak üzere birçok Marksistin bahsettiğim sınıf faillerine işaret ettiğini düşünüyorum.
Dosyaya yapılan katkıların vurguladığı üzere bugün yaşadığımız diğer iki büyük sorun sosyalistlerin proletaryayla girdiği ilişkiyi dönüştürmek ve bu dönüşümü tetikleyecek özneyi kurmak. Dolayısıyla kuramdan beklentimiz bu iki sorunu aşmamıza yardımcı olması ve kurama ilişkin önerilerin bu iki soruna dönük önerilere işaret etmesi beklenir.
Bu bağlamda, sunduğum çerçevenin dosyaya yapılan katkıların altını çizdiği ikinci soruna, yani sınıfla ilişkiler meselesine dönük sonuçlarına geçebilirim. Sosyalistlerin sınıfla ilişkisindeki sorunun özünde sosyalistlerin anlatısına ilişkin bir eksiklik değil, sosyalistlerin bu anlatıyı proletaryaya ulaştıramamasının yattığını düşünüyorum. Yani sorunu bir “engel” meselesi olarak ele alabiliriz.
Türkiye (ve benzer ülkeler) özelinde proletaryayla ilişkimizi kesen asli unsurun ise faburjuvazi olduğuna, burjuvaziyle girdiği gerilimleri ve işbirliğini içeren girift ilişki sayesinde faburjuvazinin devletin sosyalistlere ve proletaryaya verdiği tepkiyi şekillendirdiğine inanıyorum.
Dolayısıyla, bu engelin ‘devlet’ olduğuna inanmıyorum. Devlet (burjuvazi ve günümüzde dolaşım sınıflarından müteşekkil) sömürücü sınıfların çıkarlarının bir bileşkesi doğrultusunda eyleyen bir organizasyonlar kümesi, bir kurum. Bu saptamayı göz ardı ettiğimizde proletaryaya siyasi erişime dair sorunu devletin zoru meselesine indirgeyerek devleti fetişleştirmiş oluruz. Bu durum da, makineyi sınıflararası ilişkilerden bağımsız bir nesne olarak görenlerin fetişleştirmesine benzer. Fetişleştirildiğinde makinenin arkasında yatan sınıflararası ilişkileri, sınıf faillerini görmek güçleşir.
Fetişleştirme üretim ilişkileri içindeki önemli sınıf faillerinin tespitine imkân tanıyan bir tarihsel yaklaşım geliştirebildiğimizde aşılabilir. Devlet, özellikle hukuki düzenlemeler ve zor aygıtıyla mülkiyeti yeniden üreterek kapitalist üretim ilişkilerinin devamını sağlar ve burjuvazinin iktidarını kurar. Bu işlev birikim sürecindeki dönüşüme paralel olarak yeniden tanımlanır. Gayri-burjuva sömürücü sınıflar, yani dolaşım sınıfları, bu işlevin ifası ve dönüşümünde belirleyici bir rol oynar çünkü her ne kadar bu sınıfların proletaryanın sömürüsünden pay alması özel mülkiyetin devamını gerektirse de özel mülkiyetin sınırları, biçimi ve sonuçları sömürücü sınıflar ve proletarya arasındaki ilişkinin dönüşümüne paralel biçimde değişir.
On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden 1980’lere kadar devletin bu minvaldeki siyasi reflekslerini şekillendiren sınıf küçük burjuvazi (ve onun öncü kesimi olarak bürokrasi) olmuştu. 1980’lerden beri ise faburjuvazi bu imtiyazı küçük burjuvazinin elinden aldı ki İslamcı-laikçi çekişmesinin arkasında bu süreç yer almaktaydı. Devletin özellikle 2000’lerden beri geçirdiği, örneğin bir küçük burjuva enstrümanı olan hukukun üstünlüğü kavramının bertarafını da içeren, dönüşümü anlamlandıramayanların meseleye bu çerçeveden bakmalarını isterim.[xxxvii]
Küçük burjuvazinin birikim sürecindeki tarihsel işlevi ulusal pazarın kurulması, ilgili kurumların inşası ve neticede proleterleşmenin başlatılmasıydı. Bu nedenle küçük burjuvazi proletaryayla hizmet sunumu ve devlet idaresi dolayımıyla ilişkiye girmekteydi. Kapitalist üretim ilişkilerine geçiş sürecinde proleterleşmenin yarattığı ve özellikle 1950’lerden itibaren hızlanan kentleşmeyle cisimleşen gerilimi, diğer birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de sosyalistler lehlerine kullandılar. Küçük burjuvazi bu gerilim nedeniyle güçlenen sosyalistleri, tam da güçlü oldukları için, imha edemedi ve sosyalist hareketin meşruiyetini kısmen de olsa tanımak zorunda kaldı.
Bu tanıma hâlinin bir ürünü olarak küçük burjuva unsurlar sosyalist hareketin içinde yer aldılar ve hareket üzerinde özellikle akademisyenler ve kısmen bürokratlar vasıtasıyla önemli bir etkileri oldu. Bu kısmi yakınlık birçok sosyalistin küçük burjuvazinin, örneğin bir darbe dolayımıyla, sosyalist devrimi kolaylaştıracağı sanrısına kapılmasına yol açtı. Küçük burjuvazinin bir kesimi olan askeri bürokrasi hakikaten 1980’de bir darbe yaptı fakat darbenin amacı sosyalistlerin imhası idi. Yani ne zaman sosyalistler için bir iktidar ufku ortaya çıktı, aynı küçük burjuvazi sosyalistlere karşı bir darbe gerçekleştirdi.
Bu tasfiye hareketi darbe ile sınırlı kalsa idi sosyalistler toparlanabilir ve kaldıkları yerden mücadeleye devam edebilirlerdi. Fakat küçük burjuvazinin uyguladığı strateji üretim ilişkilerinin dönüşümünü de içermekteydi. Sosyalistlerin kırda ve büyük sınai işletmelerde yürüttükleri faaliyetler bu dönüşüm kapsamında göreli önemini yitirmeye başladı. 1980’ler Türkiye tarihinde iç göçün en yüksek olduğu dönemdi. Yani kır boşaldı. Büyük işletmelerin sayısı ve üretim hacmi artmaya devam etti fakat o güne kadar ciddiye alınmayan küçük sınai işletmelerin sayısında patlama oldu. Sadece 1985-1995 arasında 70 bin ve 1995-2000 arasında 60 bin, çoğu merdiven-altı atölye olan sınai işletme açıldı.[xxxviii] Büyük işletmelerin sınai çıktı ve istihdamdaki göreli hacmi azaldı.
Her nasıl Osmanlı’nın kapitalist dünya ekonomisine entegre olduğu on dokuzuncu yüzyıl (kimilerince bir ‘devlet sınıfı’ olarak zuhur eden) küçük burjuvaziyi doğurduysa, yaklaşık bir asır sonra bu atölyelerin ülke ekonomisinin merkezi bir öğesi hâline gelmesi, yani Türkiye’nin kapitalist dünya ekonomisine entegrasyonunun koşullarının değişmesi bir ‘piyasa sınıfı’ olarak faburjuvazinin zuhur etmesini sağladı.
Sosyalistleri imha etmek için bu dönüşümü gerçekleştiren küçük burjuvazi sadece on yıl içinde bu kez karşısında bu yeni sınıfı buldu. 1990’lara geldiğimizde faburjuvazi ve küçük burjuvazi arasındaki gerilim arttı. Küçük burjuvazi rakibinin, proletaryanın aksine, kapitalist üretim ilişkilerinden beslendiğinin farkındaydı. Belki de bu nedenle aynı küçük burjuva generaller faburjuvaziyi temsile soyunan İslamcılara karşı bir tasfiye değil ‘balans ayarı’ olarak adlandırdıkları 28 Şubat ile faburjuvazi üzerinde hakimiyet kurabileceklerini düşündüler. Faburjuvazi, sosyalistlerin tasfiyesinin yarattığı boşluk sayesinde, proletaryayı küçük burjuvaziye karşı siyaseten mobilize edebildi. 2000’lere geldiğimizde kapitalist sömürüyü derinleştirecek ve burjuvazinin konumunu sağlamlaştıracak şekilde devletin hakimiyeti küçük burjuvaziden faburjuvaziye geçti.
Bu dönüşüm sosyalistlerin küçük burjuvazi hakimiyeti altındaki devletle yapabildiği müzakere alanını aşındırdı. Faburjuvazi hakimiyetindeki devletin üzerinde artık proletaryaya taviz verme baskısı daha azdı. Devlet faburjuvazinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde dönüşürken sosyal haklar, sendikalaşma, hukuk devleti nosyonları yeniden tanımlandı ya da fiilen ilga edildi.
Faburjuvazi, işçisiyle işveren olarak ilişkiye girmekte (ve bu nedenle sosyalistlerin ekseriyetince “kapitalist” olarak tanımlanmakta) fakat işçisiyle ilişkisi bununla sınırlı kalmamakta. İşçinin toplumsal yaşamının hemen her nüvesine nüfuz ederek sosyalistlerin antikapitalist yerel kültürler üretmesinin önüne geçmekte. Öte taraftan, (tekelci) burjuvaziyle giriştiği pay kavgası dolayısıyla proletaryaya kendisini antikapitalist olmasa bile “gayri-kapitalist” olarak lanse edebilmekte. “Büyük siyaset” içinde faburjuvazinin siyasi temsilcileri örneğin TÜSİAD’a karşı çıkıyor ve hatta boyun eğdiriyor izlenimini yaratmakta. Bu (üretim ilişkileri içinde anlamsız fakat) sembolik önemi büyük gösterilere maruz kalan proletaryaya sermayedar sınıfla aslında sosyalistlerin mücadele ettiğini anlatmak güçleşmekte.
Dolayısıyla, stratejinin bir ayağı polemik vasıtasıyla bir kuramsal açılım üretmekse, bir ikinci ayağı sosyalistlerin hedef aldığı sınıf faillerini açık ve anlaşılır biçimde tanımlamaları çünkü bu tanımlama faaliyeti sosyalistlerin proletaryayla kime karşı ilişki kurduğunu proletaryaya anlatabilmesini ve dolayısıyla sınıfla ilişkinin üretken bir zeminde yeniden kurulabilmesini sağlar. Bu netleşme sağlanmadığı sürece sınıfla aramızdaki ilk ve somut engel olan dolaşım sınıfları ve, Türkiye özelinde, faburjuvazi paradoksal biçimde sosyalistlerin devirmeye çalıştığı sınıf olan burjuvaziyle savaşıyormuş gibi kendisini lanse ederek sosyalistlerin çabasını baştan boşa düşürür.
Türkiye siyasetinin yeniden şekillendiği bu dönem bu netleştirme için uygun koşullar sunmakta. Önümüzdeki on yıl birçok siyasi çalkantıyla beraber devrimciler için önemli bir fırsat penceresi aralamakta. Yani proletaryaya erişmeyi engelleyen failleri ifşa etmek geçtiğimiz kırk yıla göre daha kolay ve bu nedenle koşullu da olsa gelecekten umutluyum.
Bu ümit küresel ve yerel gelişmelerden kaynaklı. Küresel ölçekte, 1970’lerdeki krizi takiben başlayan ve birikim sürecini sekteye uğratmadan bugüne getiren iki sürecin sonuna geldiğimize dair emare söz konusu. Bu süreçlerden birincisi ve önemlisi kırdan kente göçteki 2000’lere kadar devam eden ivmelenme. İkinci süreç ise 1990’larda internetin kamuya erişimine izin verilmesi ve NAFTA, AB Gümrük Birliği ve DTÖ gibi örgütlerin kurulması.
Özellikle Çin’de Deng’in başlattığı göç tufanı proletaryayı nicel ve oransal olarak eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte büyüttü. Clinton’ın kamuya açtığı internetin ve bu yeni örgütlerin temel işlevi küresel tedarik zincirlerinin kurulmasını kolaylaştırmak idi. Deng insanların kırdan kente, Clinton metaların sınırlar arası hareketini kolaylaştıran adımlar attı. Birinci adım faburjuvaziyi, ikincisi teknokrasiyi üretim ilişkilerinin bir bileşeni hâline getirdi. Her iki süreç küçük burjuvaziyi zayıflattı.[xxxix]
Bugün bu iki gelişmenin yarattığı koşulların dönüştüğünü ve yaklaşık yarım asırlık bir dönemin sonuna geldiğimizi görüyoruz. Çin’de ve Türkiye gibi benzer ülkelerde 2010’lu yıllarda kentleşme oranı yavaşlamaya başladı.[xl] Göçün yavaşlaması mutlak artı değerdeki büyümenin yavaşlamasına yol açmakta. Örneğin küresel ölçekte enflasyonun artması ve korumacı eğilimlerin güçlenmesi bu durumun bir sonucu.
Öte taraftan, (daha sonra geliştirmemiş de olsa) Marx’ın Grundrisse’de önerdiği genel zekâ (general intellect) kavramının işaret ettiği olguyu burjuvazinin kontrol etme çabasının bir sonucu olarak görebileceğimiz yapay zekânın interneti bir aletten bir makineye dönüştürdüğünü gözlemliyoruz. Bu sürecin üretim ilişkilerindeki sonucu emek üretkenliğinin artması olacak.
Mutlak artı değerdeki büyüme asgari karmaşıklıkla birikim sürecinin devamını sağlar. Emek üretkenliğinin artması kâr oranının düşme eğilimini güçlendirir. Bu nedenle her iki gelişme birikim sürecini sekteye uğratma potansiyeli içermekte.
Türkiye özelinde ise faburjuvaziyi üreten nesnel koşullarda ilintili bir aşınma görüyoruz. Örneğin, yukardaki tartışmadan hareketle, ülkedeki genel siyasi iklimi okumak için kullandığım bir gösterge, imalat sanayiindeki işletme sayısındaki yıllık değişim. Bu sayıdaki değişim ile İslamcıların sandıktaki desteği arasında birkaç yıllık bir gecikmeyle birlikte gelen bir ilişki gözlemliyoruz. 2022’den bu yana işletme sayısındaki büyüme 2001 krizi sonrasındakine benzer şekilde yavaşlamakta. Sadece bu göstergenin bile İslamcıları iktidara getiren ve iktidarda tutan koşulların dönüştüğüne işaret ettiğine inanıyorum.
Bu okuma Türkiye siyasetinin nasıl değiştiğini ve, bu bağlamda, iktidarın son dönemki tepkilerini anlamamıza yardımcı olabilir. An itibariyle CHP’ye dönük baskı ve Kürt hareketi ile devam eden görüşmeler faburjuvazinin temsilcisi olan İslamcıların bu dönüşüme dair verdiği bir cevap olarak ele alınabilir. İslamcılık bir sınıf hareketidir ve temsil ettiği sınıf faburjuvazidir. An itibariyle İslamcılar sınıf bilinci en yüksek siyasi harekettir. İslamcılar derinlikli bir sınıf analizi yapabilmekte ve buna göre stratejik adımlar atabilmektedir.
Bu nedenle İslamcıların özetlediğim küresel gelişmelerin Türkiye’ye yansımalarını es geçmelerinin zayıf bir ihtimal olduğuna ve bir sol dalgadan çekindiklerine inanıyorum.
CHP’ye dönük baskı ve Kürt hareketi ile devam eden görüşmeleri bu sol dalganın önünü alma çabası olarak değerlendirebiliriz. CHP, İslamcılığı meşrulaştıran en önemli unsur. Yani iktidar içkin bir otoriterleşme eğilimi veya partinin şu veya bu mensubunun “kazanacak aday” olması nedeniyle CHP’ye saldırmıyor. CHP’nin lider kadrosuna rağmen sola kaymasından endişelendiği için saldırıyor. Benzer şekilde Kürt hareketiyle (içi bir türlü doldurulamayan) bir tür jeopolitik tehdit nedeniyle iletişime geçen bir iktidar yok karşımızda. Amaç, Kürt hareketinin sol kanadını pasifize ve hatta tasfiye ederek hareketin içinden çıkabilecek bir sol dalganın önünü şimdiden kesmek.
Ümit vaat eden etmen ise İslamcıların bu ön alıcı adımlarının yaratabileceği tepki. CHP’ye dönük baskı kariyeristlerin partiden uzaklaşmasını kolaylaştırarak sosyalizme yakın klik ve hiziplerin parti içindeki rolünü ve etkisini genişletebilir. Kürt hareketi içindeki sosyalist unsurlara dönük tasfiye eğilimi, hareket içinde bir tartışma ve mücadele başlatabilir. Her iki süreç İslamcıların hedeflediklerinin tam aksi bir sonuca yol açabilir.[xli]
Bu iyimserlik sosyalistlerin bu dosyaya yapılan katkılarda belirtilen üçüncü temel sorunu çözebildikleri, yani sosyalist öznenin inşasına girişebildikleri ölçüde hayalciliğin ötesine geçebilir. Bu üçüncü sorunu stratejinin eylem ayağını geliştirerek aşabiliriz çünkü özne, bu dosyadaki metinlerin birçoğunda paylaşıldığı üzere, eylemden hareketle inşa edilir.
Bu eylemliliği dair iki bağlantılı konuyu tartışmak isterim.
Bunlardan birincisi eylemliliğin amaçlarını belirlemek. İkincisi ise eylemlilik biçimleri arasındaki ilişkiyi tartışmak ve mümkünse bir öncelik sıralaması yapmak.
Öncelikle yukarıda paylaştığım fikirlerden hareketle eylemliliğin amaçlarına değinmem gerekmekte.
Bu amaçlardan birincisi eylemliliğin üretim ilişkilerinin mevcut koşullarına yanıt vermesi. Kuramsal tartışma bu amaç bağlamında bir değer ifade etmekte. Eğer 1980’lerden beri iç göçün tetiklediği atölye patlamasını (ve önümüzdeki yıllarda bu sınai yapıda gerçekleşebilecek yeni bir dönüşümü) şu veya bu nedenle göz ardı eden bir eylemlilik stratejisinden hareket edersek hata yapmış oluruz. Genç kuşaklar deneyimlerinden ve gündelik yaşamdan kopuk bir kuramdan hareketle eyleme dahil olmayacaklardır. Yaşama dokunmayan bir öykü anlatıyorsanız sizi kimse dinlemez. Sosyalist özne eski bir öyküden hareketle inşa edilemez.
Amaçlardan bir ikincisi eylemliliğin sınıf kompozisyonunda (bu koşullar ile karşılıklı bir ilişki içinde) gerçekleşen dönüşüme yanıt vermesi. Sınai dinamiklerde 1980’lerden beri sadece Türkiye’de değil, birçok başka coğrafyada devam eden dönüşüm tekelci-olmayan sermayedarları, ya da faburjuvaziyi, üretti ve bu sınıfın küçük burjuvaziyle girdiği ilişki bu coğrafyalardaki siyasi mecrayı farklı biçimlerde yeniden şekillendirdi. Proletaryayla sosyalistlerin ilişkisinin önündeki engel bu faillerin proletaryayla ilişkisini çözümlediğimiz ölçüde ortadan kalkacak. Öykünüz ancak karakterlerini ete kemiğe bürüdüğünde bir özneyi inşa edebilir.
Amaçlardan bir üçüncüsü ise bu faillerin proletarya üzerindeki etkisini kırmak. Bu, gündelik yaşama kurucu bir müdahaleyle başarılabilir. Eylemliliğe dahil olanlar sadece gündelik yaşamın baskısına tepki verdiklerini değil, aynı zamanda yeni bir gündelik yaşamı inşa ettiklerini hissediyor ve görüyorlarsa eylemeye devam edeceklerdir. Sosyalist özne ancak bu gündelik yaşamı inşa süreci içinde (yeniden) inşa edilebilir. Öykünüz okurunu yazarına dönüştüremiyorsa okunduktan sonra kütüphane rafında kendini geri bulacaktır.
Eylemliliğe dair ikinci konuyu, yani eylemlilik biçimleri arasındaki ilişkiyi bu saptamadan hareketle tartışabiliriz. Görebildiğim kadarıyla karşımızda şu yedi kategoriden oluşan bir yelpaze var: Sokak gösterileri, sendikal faaliyet, mahalle çalışması, akademik faaliyet, medya faaliyetleri, yasal parti faaliyetleri ve işçi öz örgütlenmesi. Bu eylemlilik biçimleri birbirini tamamlar ve her biri (şimdi tersinden gidersek) sosyalist öznenin inşası, proletaryaya erişim ve kuramsal netleşmeye bir katkı sunar. Benzer biçimde her eylemlilik biçiminin sınırları var.
Bu biçimlerden sonuncusunun, yani işçi öz örgütlenmesinin, birikim sürecinin mevcut koşullarında hiyerarşi içinde en üst konumda olması gerektiğine fakat paradoksal biçimde bu biçimin göz ardı edildiğine inanıyorum.
İşçi öz örgütlenmesine (en azından) iki nedenle ağırlık verilmeli.
Birincisi yukarıda bahsettiğim üzere emek sürecinin parçalanmasının başta sendikal faaliyet olmak üzere diğer eylemlilik biçimlerinin etkinliğini azaltması ve aynı parçalanmanın öz örgütlenmeye alan açması. Fabrikalarda üretim koşullarını belirlemek sendikalarla mümkün olur. Atölyelerde ise öz örgütlenmeyle.
İkinci neden ise bahsettiğim diğer eylemlilik biçimlerinin istenen sonucu vermemesi. Bu mesele daha uzun tartışılmalı fakat bahsettiğim her biçim için en azından kısa notlar düşmeliyim.
Sokak gösterileri temel eylemlilik biçimi olamaz. Diğer eylemlilik biçimlerinin tamamlayıcısı olabilir. Bunu yakın tarih açıklıkla gösteriyor. Geneli itibariyle, çeyrek asırdır, her iktidar karşıtı gösteri dalgası sosyalistlere belki kısmen bir görünürlük sağladı fakat gösteriler sosyalistlerden ziyade sosyalist olmayan (küçük burjuva) muhalefetin değirmenine su taşıdı ve sosyalistlerin ödediği bedel bu küçük burjuva muhalefetin hanesine yazıldı. İkincisi, gösteriler muhalifler kadar iktidar etrafında da bir konsolidasyon yaratmakta çünkü gösterilerle eşgüdümlü bir faaliyet kümesiyle proletaryaya erişilememekte. Harcanan emek, ödenen bedele karşılık sosyalist hareketlerin kazanımları asgari seviyede kalmakta: Kısacası hesap tutmuyor.
Detaya inersek, evet, “Saray’a yürümek” albenili bir hedef fakat, örneğin, 2013 Gezi protestoları gibi büyük katılımlı gösterilerde bile bu tür bir adım atılmamıştı: Gösterilerin Ankara’daki ilk sabahında yüzbinlerce insan önünde birkaç düzine polis ve eski bir panzerin beklediği Başbakanlık Binası’nın yanından sanki o bina orada değilmiş gibi geçmiş, Kızılay Meydanı’na varıldığında, Ethem Sarısülük’ün katliyle sonuçlanmasına rağmen, büyük bir zafer havası oluşmuştu. Eylemlilik o yaz sönümlendi. Geriye nostaljik bir anlatı haricinde pek bir şey kalmadı. Gösteriler küçük burjuva ideolojisini onayan bir momente dönüştü. Gezi protestoları sosyalist harekete zarar verdi. Proletaryaya baskının artmasına yol açtı. Fetişleştirmemek gerekir.[xlii]
Sendikal faaliyetin önemi yadsınamaz, bu faaliyete yaşamlarını koyanların emeği hakir görülemez. Öte taraftan, parçalı üretim ilişkileri içinde (faburjuvazinin tasallutu altındaki) küçük üretim yerlerinde öz örgütlenme pratiği ile tamamlanmadığı sürece sendikal mücadelenin başarılarının proletaryayı bütünleştirecek bir ivme yaratamadığını yarım asırlık deneyimin açıklıkla gösterdiğine inanıyorum.
Benzer bir durum mahalle çalışmaları için de geçerli. Sosyalist örgütler on yıllardır sebatla ve birçok durumda başarıyla mahalle çalışmalarına devam ediyorlar. Sosyalistlerin, bu kadar saldırıya rağmen ayakta durabilmelerini sağlayan temel eylemlilik biçimleri de sendikal faaliyetler ve bu mahalle çalışmaları. Fakat bu mahalle çalışmalarında yapısal bir eksiklik söz konusu. Çalışmayı yapanların odaklandığı iki faaliyet kümesi mahalle sakinlerine piyasa koşullarında ulaşamadıkları eğitim ve sosyalleşme odaklı hizmetlerin sunulması ve mahalledeki (arkasında devlet-destekli faburjuvazinin olduğu) farklı şiddet biçimlerine mahalle sakinlerini dahil edecek halk meclisi gibi pratiklerle karşı koymak. Bu iki kümenin üretim ilişkileriyle bağlantılandırılması gerekmekte. Diğer türlü, sosyalistlerin on yıllardır verdiği emek proletaryanın katılımını yeterince sağlayamıyor ve bu neticesizlik sosyalistlerin umutsuzluğa kapılmasına yol açıyor.
Akademik çalışma ise özellikle genç kuşağın entelektüel eğilimleri güçlü olanları arasında ortaya çıkan bu umutsuzluğa verilen bir tepki olarak değerlendirilebilir. Bir yönüyle sosyalist fikriyata kısmi bir meşruiyet sunsa da sonuç alıcı bir eylemlilik biçimiyle tahkim edilmediği sürece akademik çalışma, sokak gösterileri gibi, neredeyse bir tuzak olarak değerlendirilebilir çünkü akademik faaliyet donanımlı genç kuşağı operasyonel düşünme pratiğinden uzaklaştırmakta ve küçük burjuva düşünme pratiğine yöneltmekte.
Kitlesel ve sosyal medya ile yapay zekânın faal kullanımı eylem yelpazesi içinde üzerinde durulması gereken bir başka alan çünkü sosyalistler proletaryanın dimağına etkin şekilde erişemiyor. Kurtlar Vadisi’nden Osmanlı tarihi ve gecekondu-konak dizilerine, toplumsal gerçeklik, tarih okuması ve siyasi dinamiklere dair on yıllardır süregiden saldırıya alternatifler üretmek, sosyal medyada oluşan kakofoniyi bastırabilecek gür bir ses çıkarmak ve siyasi gündemi proletaryanın gündelik yaşamıyla bağlantılandırmak gerekiyor. İnternet son otuz yılda bugünkü birikim ilişkilerini mümkün kılan küresel tedarik ve perakende zincirlerinin kurulmasını kolaylaştıran bir enstrüman olageldi. Yapay zekâ proletaryanın kendi fikri üretimini kullanarak proletaryayı güdüm altına almak için üretilmiş bir makine. Bu enstrümanın sosyalistler tarafından da etkin şekilde kullanılması gerekir. İşçi öz örgütlenmesine dönük faaliyetler bu enstrümana ihtiyacı arttırdığı nispette enstrümanın etkin kullanımının önünü açacaktır.
Son olarak, üretim ilişkilerine doğrudan müdahaleyi kolaylaştırmadıkça yasal parti faaliyetinin sokak gösterilerinden farklı bir işlev ifa edemediğini yarım asırlık tarih ortaya koydu. Üretim ilişkilerine müdahale edemediği sürece parti faaliyetleri proletaryanın verdiği tepkiyi üretmek, kolaylaştırmak ve yönlendirmeyi bırakalım, bu tepkiyi takip edebilmeyi bile başaramamakta.
Peki, öz örgütlenme mümkün mü? Zor fakat evet.
Bu fikri dillendirdiğim hemen her mecrada, samimiyetinden kuşku duymadığım kişilerden “biz bunu zaten denedik” serzenişini duydum ve bu serzenişte haklılar. Fakat yukarıda saydıklarım gibi önemli bir tarihi olan bu eylemlilik biçimi üzerinde birlikte düşünmeden ve bu biçimi yaşama geçirebilmek için birlikte hareket etmeden bu yöntemi yadsımamak gerekir. Yakın tarihimizde, en azından benim farkında olduğum, deneyimler ya Kazova mücadelesi gibi tekil örneklerle ya İmece deneyimi gibi hizmet sunumuna dair özverili çalışmalarla ya da hem sosyalist örgütlerin hem de Kürt hareketinin yaşama geçirdiği tüketim kooperatifleri ile sınırlı kaldı. Tüm bu deneyimler değerli ve öğreticiydi fakat ölçek ve odak noktası nedeniyle istenen neticeyi vermeleri güçtü. Bu bağlamda önerimi bir miktar netleştirmek isterim.
Öz örgütlülüğün merkezindeki örgüt biçimi tüketim kooperatifleri değil. Sırasıyla sınai, hizmet ve tarım sektörlerinde faaliyet gösterecek işçi kooperatifleri. Tekil işçi kooperatifleri değil, sektöründe fiyat ve ücret belirlemesini sağlayacak, bir kredi kumbarası oluşturabilecek, kendi aralarında üretim araçları ve girdi paylaşımı yapabilecek sayıya erişebilecek bir kooperatifler kümesi/birliği. Konunun uzmanlarının düzeltmesi çağrısıyla bu birliklerin kabaca sektöründeki ve/veya havzasındaki üretim hacmi ve/veya üretim yeri sayısının yüzde beşini kapsaması durumunda tüm bu hedeflere ulaşılabileceğine veya en azından görünür biçimde yaklaşılabileceğine inanıyorum. Bu durumda tekil kentlerde birkaç yüz ila birkaç binlik bir işletme kümesinden bahsediyoruz.
Bildiğim kadarıyla sosyalistler bu ölçekte bir örgütlenme çabasına girmediler. Fakat bu başarılamayacak bir hedef değil. Mücadele yasal zeminde yürüyebilir.
Devletin bir sektör veya yerelde bu işletmeleri kapatması, üye işçilere ve sosyalistlere şiddet uygulaması diğer sektör ve yerellerde çalışmaları kolaylıkla engelleyemeyecektir. Bu sayede (hukuksuz) devlet zorunun etrafından dolaşabilmek mümkün olacaktır.
Bu çalışma yukarıda bahsettiğim eylemlilik biçimlerinin ikamesi değil tamamlayıcısıdır. Her işçi kooperatifi birliği toplumsal gösterilerin önemli bir bileşeni olabilir. Yerelde kuruldukları için parti ve mahalle çalışmalarını kolaylaştıracaktır. Bu işçi kooperatiflerinin eşgüdümü için sosyal medya ve yapay zekânın kullanılması bu mecrada propaganda faaliyetlerini yürütecek kadroların oluşmasına yardımcı olabilir. Büyük ölçekli işletmelerde örgütlü sendikalarla KOBİ’lerde istihdam edilen işçiler arasında sermayedarların kurduğu tedarik zincirlerine alternatif ilişkiler kurulmasını ve sınıf içindeki çatlağın kapatılmasını sağlayacaktır.
“Profesyonel yaşama” ve/veya akademiye mahkûm edilen genç sosyalistlere bu kooperatiflerde ve kooperatifler için çalışma imkânı sağlanmasıyla bu kuşağın gündelik yaşamda karşılığını görebilecekleri görevler üstlenmeleri fırsatı doğacaktır ki bu adım atılabilse, işçi kooperatiflerinin başarıya ulaşma şansı artar.
Sınıflar arası ilişkiler bağlamında ise faburjuvazinin proletarya üzerindeki hegemonyası kırılacaktır ki bu başarı daha büyük bir hedef için bir ilk adım olarak görülebilir. Süreç, küçük burjuvazinin sosyalistler üzerindeki/içindeki hegemonyasının kırılması fırsatını da verebilir. O büyük hedefe yaklaşıldığında devrimcilerin karşısına çıkacak acil sorunların çözümü için üretim ilişkilerine dair bir örgütlenme pratiği sağlayabilir ve sosyalizm deneyiminin bürokrasice tarumar edilmesi riskini asgariye indirebilir. Dış borçlar dayatılırken ambargo konacaktır. Borcun temerrüdü bir savaşı beraberinde getirebilir. Yurt içi hasılanın beşte birinin ihracat (ve bir o kadarının da ithalat) olduğu göz önüne alınırsa üretim ilişkilerinin acilen yeniden yapılandırılması gerekecektir. Üretimi örgütleyerek iktidara yürüyen bir hareket bu baskıları daha kolay göğüsleyebilir ve, en azından, bu baskıları nasıl göğüsleyeceğine dair gerçekçi bir yol haritası çizebilir, bu haritayı takip edebilir.
Bu eylem biçimi başarısız olabilir fakat başarısız olduğu anlaşılana kadarki deneyim yarım milyona yakın sınai işletme ve 3,5 milyona varan küçük ve orta ölçekli işletmelerde istihdam edilen işçilere erişim için şu ana kadar çok az kullanılan bir kanalın genişletilmesini sağlayabilir. Ötesi, bu faaliyete dahil olan genç nesilden yeni sosyalist özneyi inşa edebilme fırsatı doğacaktır. Bu bile tek başına bir kazanımdır.
Özetle, önerim, bir tür kooperatifçilik hareketi değil, Sovyetlerin öncül bir formunu yaşama geçirmek. Evet bu atılım zor fakat Lenin’in devrimi 600 bin komünistle ve üç milyon parti üyesiyle kotardığını biliyoruz.[xliii] Bugünün Türkiye'sinde bu sayılara ve belki fazlasına sahibiz. Dolayısıyla “sayımız küçük” argümanı geçersiz. Mesele, mevcut kadroların ve sempatizanların takip edeceği stratejiyi belirlemek. Bu stratejiye dönük bir polemik başlatmak. Bu ve daha fazlası mümkün.
Mevcut sayıyla ve tam da 1980’lerde başlayan küresel dinamikler dönüşmeye başlamışken reaktif değil, proaktif bir eylemlilik üretmek gerekmekte. Bu eylemlilik şimdi üretilmezse sosyalist özne inşa edilemez, şu anda kapsayamadığımız türde işletmelerde istihdam edilen milyonlarca işçiye erişilemez. Sömürücü sınıfların taktiklerine vereceğimiz cevaplara, ekonomi daralma ve genişlemelere verdiğimiz tepkilere ve sokak siyasetinin albenisine sıkışmış oluruz.
Öz örgütlülüğün pratik boyutları netleştirilebilse ve sosyalist hareketin bileşenleri arasında, tezleri ile uyumlu, bir işbölümü gerçekleştirilebilse önümüzdeki birkaç sene içinde eylemin ilk olumlu sonuçlarını görebilir ve on yıl içerisinde farklı hedefleri tartışmaya izin verebilecek bir etki alanı kurabiliriz. Dolayısıyla umutlu olmak için nesnel koşullar mevcut; mesele daha çok öznel koşullarla ilgili.
Bu öznel koşulların olgunlaşması ise sadece Türkiye için önem arz etmiyor. Türkiye, tam da dünyadaki en sıradan ülkelerden biri olması nedeniyle, küresel ölçekte sınıflararası ilişkileri okumamıza izin veren, bu bağlamda temsil gücü yüksek bir yerdir. Dolayısıyla, başarılı olduğu oranda strateji sadece Türkiye için değil diğer bölgelerde de sosyalist hareketler için bir referans noktası oluşturabilir. Kısacası mesele belki de düşündüğümüzden de önemli.
[i] https://sendika.org/2025/09/komunist-devrimci-sinif-iktidari-stratejisi-uzerine-notlar-734055
[ii] https://sendika.org/2025/09/demokrasi-ve-sosyalizm-mucadelesinin-birligi-mart-direnisinin-ardindan-gunun-gorevi-733904
[iii] https://sendika.org/2025/09/yeni-ve-yeniden-sosyalist-perspektif-733410
[iv] https://sendika.org/2025/09/devrimci-strateji-meselesine-bir-bakis-biz-rotamizi-belirleyelim-alacak-cok-yolcumuz-var-733406
[v] https://sendika.org/2025/09/dun-bugun-yarin-devrimci-stratejinin-yeniden-kurulusu-733403
[vi] https://sendika.org/2025/09/sosyalistlerin-yol-haritasi-yeniden-sosyalist-devrimci-siyaset-733286
[vii] https://sendika.org/2025/09/devrimci-bir-strateji-icin-komunist-yeniden-uretim-733258
[viii] https://sendika.org/2025/09/dur-de-733059
[ix] https://sendika.org/2025/09/emekcilerin-direnis-egilimini-bir-direnis-fraksiyonuna-evriltmeliyiz-732924
[x] https://sendika.org/2025/09/sokagin-bir-iktidar-stratejisi-olmali-ya-saraya-yuruyecegiz-ya-saraya-yenilecegiz-732638
[xi] https://sendika.org/2025/08/yapisallasmis-zaaflarimizi-asma-zorunlulugu-732133
[xii] https://sendika.org/2025/08/baska-bir-yol-yok-mu-731105
[xiii] https://sendika.org/2025/10/demokrasinin-sinifi-sinifin-demokrasisi-734344
[xiv] https://sendika.org/2025/09/suni-denge-sarsilirken-devrimci-bir-yol-arayisi-733792
[xv] https://sendika.org/2025/09/turkiyede-sosyalist-mucadelenin-ana-eksenleri-uzerine-bir-giris-cabasi-733664
[xvi] https://sendika.org/2025/09/esas-halkayi-ne-zaman-yakalayacagiz-733882
[xvii] https://sendika.org/2025/09/gec-fasizmin-hizi-yeni-konjonktur-ve-sosyalist-strateji-732751
[xviii] https://sendika.org/2025/09/partiden-orgutlu-bireye-oznelesme-sorunumuz-734115
[xix] https://sendika.org/2025/08/bir-surec-ve-donem-okumasi-732118
[xx] https://sendika.org/2025/09/esas-halkayi-ne-zaman-yakalayacagiz-733882
[xxi] https://sendika.org/2025/09/mucadelede-yeni-bir-yukselis-donemine-girerken-733802
[xxii] https://sendika.org/2025/09/voltrani-olusturmak-icin-acik-cagri-733125
[xxiii] https://sendika.org/2025/08/simdi-tek-yumruk-olma-zamani-732043
[xxiv] Gramsci, A. (1971), “Observations on Certain Aspects of the Structure of Political Parties in Periods of Organic Crisis.” In Selections from the Prison Notebooks, p. 459.
[xxv] Neumann, F. (1951), “Introduction.” In The Nazi Elite, by Daniel Lerner, iii–vii. Stanford, California: Stanford University Press.
[xxvi] Lederer, E. (1937), The Problem of the Modern Salaried Employee: Its Theoretical and Statistical Basis. New York: Columbia University.
Lederer, E. and Jacob Marschak (1973), Der Neue Mittelstand (The New Middle Class). New York: Columbia University.
[xxvii] Bu iki düşünür de sosyoloji dersleri vermekteydi. Guglielmo Carcherdi gibi istisnalar dışında Marksist iktisatçıların önemli kısmının hâlen bir kutuplaşma tezi varsayımından hareketle kurgular ürettiğini vurgulamak için bu ayrıntıyı paylaşmak isterim.
Wright, E. O. (1980), “Varieties of Marxist Conceptions of Class Structure”, Politics and Society, 9(3), s. 323-370, p. 362
Poulantzas, N. A. (1975), Classes in Contemporary Capitalism. London: NLB.
Guglielmo C. (1975), “On the Economic Identification of the New Middle Class”, Economy and Society, 4(1), s. 1-86.
[xxviii] Trotsky, L. (1936), The Revolution Betrayed: What is the Soviet Union and Where is it Going?.
https://www.marxists.org/archive/trotsky/1936/revbet/
[xxix] Stalin’in Lenin’e atıf verdiği metnin İngilizce çevirisi şöyle:
Lenin was right when he said:
". . . We must realise that the fight against bureaucracy is an absolutely essential one, and that it is just as complicated as the fight against the petty-bourgeois elemental forces. Bureaucracy in our state system has become a malady of such gravity that it is spoken of in our Party programme, and that is because it is connected with these petty-bourgeois elemental forces and their wide dispersion"* (Vol. XXVI, p. 220).
Bu alıntıyı Lenin’in toplu eserlerinin İngilizce çevirisinde bulamadım.
Stalin, J. V. (1928), “Against Vulgarising the Slogan of Self-Criticism”. https://www.marxists.org/reference/archive/stalin/works/1928/06/26.htm#:~:text=I%20am%20referring%20to%20the%20bureaucratic%20elements%20who%20batten%20on,maladies%20in%20our%20constructive%20work
[xxx] Fischer, L. (1964), The Life of Lenin. First Edition. New York: Harper, s. 578-9.
[xxxi] Lenin, V. I. (1922), “Letter to the Congress,” December 26, 1922. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1922/dec/testamnt/congress.htm.
[xxxii] Bu kapasite bu metamorfozlarla kolaylaştıran bilgi üretiminden kaynaklanır. Bu bilgi üretimi sürecinin eksik değerlendirmesi bu sınıfların artıklarının veya deforme olmuş hâllerinin sosyalist blokta tutunabilmelerini sağlamış gibi gözüküyor.
[xxxiii] Pirenne, H. (2014), Economic and Social History of Medieval Europe, Eastford: Martino Fine Books.
[xxxiv] Balaban, U. (2013), “Faburjuvazi ve İktidar”, Praksis 32(2), s. 11-63.
Kavramı üretmemi sağlayan araştırma süreci ve İslamcılık’ın yükselişi ile bu sınıf arasında kurduğum bağa ilişkin şu kitaba göz atılabilir: Balaban, U. (2025), Industrial Islamism, Berkeley: University of California Press.
Kitaba şu linkten ulaşılabilir: https://www.ucpress.edu/books/industrial-islamism/paper
[xxxv] Kıvılcımlı, H. (1974/2010), Osmanlı Tarihinin Maddesi – Birinci Cilt: Osmanlı Tarihinin Ruhu, İstanbul: Derleniş Yayınları. https://derlenisyayinlari.org/wp-content/uploads/2012/04/Hikmet-K%C4%B1v%C4%B1lc%C4%B1ml%C4%B1-Osmanl%C4%B1-Tarihinin-Maddesi-Cilt-1.pdf
[xxxvi] Öte taraftan özellikle bizi bugüne getiren asırlık tarihi göz önüne aldığımızda faburjuvazinin burjuvazinin bir fraksiyonu olduğu fikrine karşı çıkarım: Faburjuvazi burjuvazinin fonladığı tedarik zincirleri içinde emek sürecinin sevk ve idaresi görevini üstlenmiş durumda. Yani burjuvazinin dikey şirket yapıları içinde faburjuvaziyi ustabaşı statüsüne indirgemesinin önünde bir engel yok fakat faburjuvazi, proletaryanın burjuvaziye bayrak açmasını engellediği ve sömürü oranını arttırdığı nispette burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmekte.
Faburjuvazinin diğer iki dolaşım sınıfına kültürel kodlar açısından benzemediğini de biliyoruz fakat bu farkları bu sınıfların dolaşım sürecinde ifa ettiği ve ikame edilemeyecek işlevlerin beklenir sonuçları olarak ele almalı. Yani dolaşım sınıfları “kültürel olarak” birbirinden farklı çünkü dolaşım sürecinde oynadıkları rol farklı. Ötesi, dolaşım sürecinde farklı roller oynamaları o kültürel kodların yansıttığı bilgi üretim süreçlerindeki farklılıkların bir sonucu.
[xxxvii] Bu fikre dair daha detaylı bir tartışma için Türkiye ve Ötesi: Devlet, Sınıf, Mekân Çağlar Keyder’e Armağan başlıklı kitapta yayımlanan Devleti ve Sınıfı Tanımlamak başlıklı yazıma bakılabilir (İstanbul: İletişim Yayınları, 2024, s. 163-190).
[xxxviii] http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=538
https://www.tobb.org.tr/BilgiErisimMudurlugu/Sayfalar/KurulanKapananSirketistatistikleri.php
https://data.tuik.gov.tr/Kategori/GetKategori?p=sanayi-114&dil=1
[xxxix] Bu iki gelişmeden birincisi diğerini anlamlı kılmıştır. Yani proleterleşme asli gelişmedir ve ikinci gelişmeden hem daha önemli hem de daha belirleyicidir. Kapitalist üretim biçimi eğer 1970’lerin krizini aşabildiyse bu neticeden, küçük burjuva unsurlara dair en büyük mücadeleyi vermiş Mao’nun mirasının üzerine oturan ve bu mirası eylemiyle yadsıyan Deng sorumludur. Deng’in yaptıkları, sonuçları itibariyle, 12 Eylül cuntacılarınınkinden farklı değildir.
[xl] 1980 sonrasında iç göç “gelişmekte olan” ya da “orta gelir” grubundaki ülkelerde ivmelendi. Türkiye’de 1980’lerdeki kentleşme oranlarına ne öncesinde ne sonrasında yaklaşılabildi.
[xli] Bu olasılığı şurada daha detaylı tartıştım: Balaban, U. (2025), “Uçurum ve Yokuş”.
https://birikimdergisi.com/guncel/12152/ucurum-ve-yokus
[xlii] Daha detaylı bir tartışma için şu metne göz atılabilir: Balaban, U. (2022), “Gezi Neydi?”. https://blog.insanhaklariokulu.org/gezi-neydi/
[xliii] Lenin, V. I. (1920). Speech Delivered at the Third All-Russia Trade Union Congress, April 7, 1920, Collected Works Volume 30, s. 514
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.