Suruç Katliamı’nın 7. yıldönümünde sorularımızı yanıtlayan gençlik örgütleri katliamın Kürt muhalefetiyle batıdaki muhalefetin yakınlaşma eğilimine yönelik bir saldırı olduğuna dikkat çekerken toplumsal muhalefet içerisindeki sürükleyici ve ön açıcı konumu gereği gençliğin hedefe alınmasının bir tesadüf olmadığına vurgu yapıyor

Türkiye tarihinde gençlik hareketine yönelik en kanlı saldırı olan Suruç Katliamı’nın 7. yılında, gençlik örgütlerine, katliamın etkilerini, dönemin politik atmosferini, bu adalet mücadelesinin kendileri için anlamını sorduk.
Sendika.Org gençlik örgütlerine şu iki soruyu yöneltti:
Gençlik örgütleri yaptıkları değerlendirmelerde katliamın Kürt hareketiyle batıdaki muhalefetin yakınlaşma eğilimine yönelik bir saldırı niteliğinde olduğuna dikkat çekerken toplumsal muhalefet içerisindeki sürükleyici ve ön açıcı konumu gereği gençliğin hedefe alınmasının bir tesadüf olmadığına vurgu yapıyor.
Faillerin koruyan iktidarın, benzer mekanizmaları diğer katliamlarda da işlettiğine işaret eden gençlik örgütleri, bu adalet mücadelesinin diğer pek çok mücadeleyle kesiştiğine dikkat çekiyor. Eşitlik, özgürlük ve laiklik mücadelesinin aynı zamanda Suruç Katliamı ve diğer katliamların faillerinin de hesap vereceği bir ülke mücadelesi olduğuna vurgu yapıyor.
Gençlik örgütlerinin yanıtları şöyle:
“Birlikte savunduk birlikte inşa edeceğiz” sözü ve kararlılığı hâlâ hafızalarda tazedir. Evet, “Birlikte…” hiç de öylesine bir söz değildi bu ve kanla mühürlenen bir söz olarak geçti tarihe. Egemenler tarafından ülkenin bir karpuz gibi ikiye yarıldığı, halkları birbirine düşürmek için nice kirli, ölümcül oyunun oynandığı bir siyasi düzende ezilenlerin birliğini sözde ve eylemde yüceltmek, dün de saldırı nedeniydi, bugün de öyle. Ama Suruç Katliamı, birlikte mücadele dinamiklerine, özellikle de Batı’yla Kürt Hareketi’nin devrimci, demokratik zeminde buluşmasına karşı stratejik bir saldırı olarak yaşandı. Devrimci gençlik mücadelesini Amara’nın bahçesine gömmek hedeflendi. 7 Haziran’da ortaya çıkan ve gelişme potansiyeli apaçık görülen politik eğilimin önünü bir şok darbesiyle kesmek amaçlanıyordu. Coğrafyamızın bütünü düşünüldüğünde en batıdan en doğuya mücadele dinamiklerini buluşturan ve Gezi ruhuyla Kobanê’deki halk iradesini sahiplenen güçlü bir tema, Düş Yolcuları’nın hareketinde can buluyordu. Kendinden önceki deneyimleri ve devrimci değişim ruhunu doğru kavrayan Düş Yolcuları, kritik bir bağlayıcı halka olmak üzere irade ortaya koydu. Egemenlerin risk algısı, ezilenlerin reflekslerinden güçlüydü ne yazık ki… Böylece kritik bir anda kritik bir halkayı kırmak için Suruç’ta birleşenleri en ölümcül ve kalleş biçimde hedef aldılar. Halkları acıda ve sevinçte özdeşleşmeye çağıran 33 Düş Yolcusu Türkiye ve Kürdistan halkları için her açıdan yeni bir dönemeçte kendi payına ilk adımı atmakta tereddüt etmedi. Devrimci gençlik hakikatinin en canlı ve özgün karakteristiği olan, birikeni ileri taşımak, bunun için beklemeden hamle yapmak, Suruç ölümsüzlerinin payına düştü. En net ifade ile Amara’nın bahçesinde toplanan yüzlerce gencin eylemi bir kopuş eylemiydi. Bu cüretli kopuş eylemine devletin yanıtı toptan imha saldırısı olmuştur.
Suruç Katliamı bu topraklarda yaşanan en kanlı gençlik katliamı. Devlet bir gençlik hareketi kuşağını yok etmek istedi. Gençliğe yönelik saldırılar ilk değil. Tarihimize dönüp baktığımızda Denizleri, Ertuğrul Karakaya’yı, Sinan Cemgilleri, Önder Babat’ı, Ali Serkan Eroğlu, Dilek Doğan, Berkin Elvan gibi bir dizi örnek ile karşılaşabiliriz. Devrimci gençlik hareketi var olduğundan bu yana devlet tarafından hedef alınıyor. Bugün bakımından üniversitelerin politik İslamcı faşist temelde inşa edilmesi, kayyumlarla öğrenci gençliğin söz, yetki, karar hakkının elinden alınması da bu saldırılardan biridir. Keza Enes Kara’nın intiharı politiktir. Dolayısıyla Suruç için adalet, herkes için adalet bu örneklerin tamamı ile kesişiyor.
Suruç Katliamını gerçekleştiği dönem öncesi yaşadığımız topraklarda Gezi direnişi, yanı başımızda ise Rojava devrimi gerçekleşiyordu. Kobanê ve Gezi direnişinin devlet üzerinde yarattığı korkunun etkisiydi aslında Suruç Katliamı ve sonrasında gerçekleşen katliamlar. Kobanê direnişi, “Kobane düştü, düşecek” diyen iktidarın tüm planlarını bozmuştu. Biz devrimci gençlik ise beraber savunduğumuz devrimi beraber inşa etmeyi hedeflemiştik. İşte Kobanê’yi düşüremeyenler Kobanê’nin inşası için gidenleri düşürmeye çalıştı. Biz ise her sene düşen yoldaşlarımızın bayraklarını alıp onların kararlılığıyla onların katillerinin karşısına çıkıyoruz.
Suruç için adalet çağrısı yaşanan her katliam, her adaletsizlik için de yapılan bir çağrıdır. Çünkü bizler biliyoruz ki bugün Suruç’ta yoldaşlarımızı katledenlerle Berkin’i, Ethem’i, Ankara Gar’ında yaşamını yitirenleri katledenler aynı. Bugün yargının kendisi de bizi katledenlerin yargı sistemi ve bizler adaleti onların mahkeme salonlarından beklemiyoruz. Her sene adalet çağrımızı bu nedenle sokaklarda ezilenlere yönelik gerçekleştiriyoruz. Bu sene de Suruç için adalet, herkes için adalet diyerek katil devletten hesap sormak için sokaklardayız.
Dönemin siyasi atmosferi fazlasıyla çalkantılı. İnsanların sokakta korkarak gezdiği, devamlı bombaların patladığı bir dönem. AKP’nin hiçbir karşı hamleden geri durmadığını ve iktidarını korumak için ‘her şeyi’ yapabileceğini biliyoruz. Çeşitli hedeflerin arasında, elbet gençlik de vardı. Gençlik, iktidarın muhafazakar-gerici yapısına asla uyum sağlamaz. Devrimci ve ilericidir. Suruç’ta toplanan gençlik örgütlerini IŞİD işbirliği ile katlettiler. Oyuncak göndermek için olsun, mücadele biçimi için olsun, her ne olursa olsun Suruç’ta toplanan gençlerin istekleri ve azmi hem AKP’ye hem de AKP’nin desteklediği IŞİD için büyük bir dertti. Amaçlanan, o dönemin tüm hareketlerini bastırmak ve ülke genelinde korku atmosferini tam anlamıyla yaratabilmekti. Bunları çeşitli katliamlarla pratiğe dökebilmek ve bundan sakınmamaktı. Katliamın etkileri arasında gençliğin bilinçli öfkesinin artması, cihatçı çetelerin bu coğrafyada barınmaması gerektiği bilincinin gelişmesidir. Bu etki gençlik hareketinde yer buldu bulmasına ama tarihimizde fazlasıyla katliam var ve etkileri de epey fazla. Aslolan bu etkilerden ders çıkararak devrimci pratiğe dökebilmek. Cihatçı çetelerin, siyasal İslamcıların kökünü ancak böyle kurutabiliriz.
Failleri çok iyi tanıyor ve biliyoruz. Devletin tümüyle istihbaratından bürokrasisine, partinin tüm sorumlularına kadar biliyoruz. İsim isim bilmekten bahsetmiyoruz sadece.
Gençliğin mücadele gündemi yalnızca Suruç Katliamı’ndan ibaret değil. Bu coğrafyada ve çeşitli coğrafyalarda yaşanan tüm faşist kitle katliamlarıyla hesaplaşmamız gerekiyor, bu hesaplaşma ideolojik ve devrimci bir hesaplaşmadan başka bir şey olmamalı. Bu adalet mücadelesi, mevcut hükümetten hesap sormaktan ibaret değil. Onlarla zaten meydanlarda ve sokaklarda devamlı karşı karşıya geliyoruz. Yıkıldıklarında ise hesap soracağımızı biliyoruz. Örneğin Gezi’de bir sürü genç katledildi ve onlar da mücadelenin içindelerdi, yalnızca AKP’ye ve onun bekçilerine değil, ister istemez düzen ile kavga halindelerdi. Bu yüzden gençliğin adalet mücadelesi ve devrimci karşı koyuşu tamamen tarihsel bir birikime dayanan, hafızaya önem veren, bu katliamları dün yaşanmış gibi aklında tutan bir mücadele olmalı. Faillerin mahkeme sandalyelerinde gereğince yargılanması elbet önemli. Ama bundan ötesi var. Katliama sebep olan bilincin, siyasetin ve ideolojinin karşısında örgütlü olan bir gençlik ancak faşizmin ayak seslerine engel olabilir.
7 Haziran seçimlerinin ardından yaşanan bir dizi katliam AKP iktidarının toplumu sindirme ve korkutma politikalarından biriydi. Suruç Katliamı da bu dönemde yaşandı. Suruç Katliamı açıktan gençliğe ve gençlik hareketine bir gözdağı verme çabasıydı. 33 yoldaşımızın Suruç’ta katledilmesinin ardından sinmemizi ve korkmamızı bekleyenler yanıldılar. Bunun yerine gençlikte biriken öfke ise kat be kat arttı. Katliamın ardından gösterilen dayanışma ve siper yoldaşlığı, yıllardır yapılan anmalarda omuz omuza mücadele edilmesi bizleri yıldıramayacaklarının kanıtıdır.
Suruç Katliamı’nın davası yakın zamanda kapatıldı. Elbette ki burjuva hukukunun bir adalet sağlayamayacağı ortadır. Bizler, yıllardır sokaklarda, meydanlarda anma ve eylemlerimizi yapmaya devam ediyoruz. Bizler gençlik olarak kadın cinayetlerine, iş cinayetlerine, ezilen halkların uğradığı zulme, üniversitelerin ticarethaneye çevrilmesine karşı mücadele ediyoruz. Suruç’ta yitirdiklerimizi anmak ancak gençliğin hakları, özgürlüğü ve geleceği için örgütlü mücadele etmesiyle mümkündür.
Bu dönem iktidara muhalif olan her kesime saldırıların gerçekleştiği bir dönemdi. IŞİD eliyle gerçekleşen katliamların hedefi iktidarın kendine tehlike olarak gördüğü kesimlerdir. Bu da katliamları yaptıranların kimler olduğunu ortaya çıkarıyor. Amed’de HDP mitinginde yapılan katliam da 10 Ekim Ankara Katliamı da bu şekilde gerçekleşmiştir. Devamında onlarca Kürt şehri harabeye çevrilmiş ve bu şehirlerde yüzlerce insan katledilmiştir. Mücadele eden her gücü yok etmek isteyenlerin öncü güç olan gençliğe karşı gerçekleştirdiği 20 Temmuz Suruç katliamı da bu saldırıların hiçbirinden bağımsız değildir. 33 düş yolcusunun düşleri özgür ve demokratik yaşam, faşist güçlerin yenilgiye uğratılmasıydı. Faşistlerin yenilgiye uğratıldığı, yeni ve özgür bir yaşamın inşa edildiği Kobanê’ye bu yüzden gidiyorlardı. Bu katliam ile Kürt halkı ve Türkiye halkları arasındaki bağ koparılmak isteniyordu ancak amaçlarına ulaşamadılar aksine kardeşlik köprüsü iyice güçlendi.
IŞİD örtüsüyle gerçekleşen Suruç Katliamı’nın failleri Deniz Poyraz’ın, Taybet Ana’nın, Uğur Kaymaz’ın, Şenyaşar Ailesi’nin failleriyle aynıdır. Tetiği çekenler değişiyor ama emir verenler ve azmettirenler değişmiyor. Verilen adalet mücadelesi yaşanan bütün katliamların adalet mücadelesidir çünkü failler aynıdır. Katillerden hesabı soracak olan gençliğin mücadelesi de bir bütünen adalet ve özgürlük mücadelesidir. Kobanê’ye özgür topraklarda inşaya katılmak için gitmek isteyen 33’lerin özgürlük isteği gençliğin mücadelesinin her alanındaki özgürlük isteğidir.
Suruç Katliamı 2015’te, AKP iktidarın gücünün zayıfladığı, halkın tepki ve öfkesinin büyüdüğü, gençliğin talepleri etrafında birlikteliğinin geliştiği bir dönemde gerçekleşti. Bu katliamla hedeflenen şey daha önceki katliam ve saldırılarda olduğu gibi mücadele eden kesimlere korku salmak ve egemenlerin iktidarını pekiştirmek içindi. Peşi sıra devam eden saldırılar ve katliamlar ile oluşturulmak istenen baskı ve terör ortamı, halkın korku ve nefret ile kontrol altına alınmasına dönük ilerledi. Mücadele eden kesimler, demokrat ve devrimci örgütler ısrarlı bir biçimde bu gidişatın önüne geçmeye çalıştı. Ancak devamında gelen süreç toplumun geneli üzerinde ciddi bir korku ve geri çekilmenin gelişmesine neden oldu. Kapitalist sistem ve onların iktidardaki temsilcileri için kendi çıkarlarını korumak için her yola başvuracakları bir kez daha böylece tarih sahnesine kazındı. Aynı zamanda gelecek eşit ve özgür günler, insanlığın ortak çıkarları için mücadele edenlerin de ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Gençlik yığınları bugün iktidarın çok yönlü; ekonomik, sosyal ve politik saldırılarıyla karşı karşıya. Beslenmeden barınmaya, işsizlikten sosyal ve politik özgürlüklere her şey giderek daha da kısıtlanıyor. İktidarın adalet terazisi ise yalnızca kendi ihtiyaçlarına yönelik şekilleniyor. Gençlerin bugün yaşadığı her sorun aslında bu düzenin adaletsizliğine karşı bir mücadeleyi de gerekli kılıyor. Suruç Katliamı barış, kardeşlik ve özgürlük için yola çıkan 33 arkadaşımızın aramızdan koparılıp alınmasına neden oldu. Bu katliamın sorumluları her gün birçok genci hayattan koparmaya devam ediyor. Gençlik hareketinin örgütlü birlikteliklerin güçlenmesine, ortak talepler ve özlemler etrafında mücadelenin gelişmesine her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Böyle bir dönemde Suruç Katliamı’nın sorumlularıyla hesaplaşmak, gençliğin yaşadığı her soruna karşı yürütülen saldırılarla ve baskılarla hesaplaşmak demektir. Nitekim son dönem barınma hakkı için mücadele eden öğrencilerin şiddetle gözaltına alındığı, meydanları hakları için dolduran genç kadınlar en ağır saldırılarla yüzleştiği, üniversitelerin kolluk güçleri tarafından saldırılar, soruşturma ve uzaklaştırmalarla birçok hukuksuzluğun arttığı bir dönemdeyiz. Bu kadar açık bir katliamın faillerinin hesap vermesi bu hukuksuzluklara karşı mücadeleyi de geliştirecek, hareketin önünü açacaktır.
Dönemi tarif ederken ilk olarak Gezi Direnişi’nin etkisinden bahsetmek gerekir. Anadolu tarihinin en büyük direnişlerinden biri olan Gezi Direnişi, itiraz etmeyi toplumun her kesiminde örgütledi. Kürt direnişi ile buluştu. 7 Haziran’ı yarattı. Halkların, işçilerin, öğrencilerin, kadınların itirazının örgütlü bir güce doğru ilerlemesinin önünü kesmek için devlet tüm aygıtlarıyla karşımıza çıktı. Suruç’ta barbar IŞİD çeteleriyle, Ankara’da Gar Katliamı’ndan sonra üzerimize su sıkan polisiyle, gazetelerde kalemşörleriyle, kürsülerde yalanlarıyla karşımıza çıktı. Bu çözülüşün itirafıdır. Yürüttükleri rant, yağma, savaş ekonomisinden çıkış bulamadıklarının itirafıdır.
Suruç’ta gençliğe dönük yapılan bu saldırı ise direnişlerin en dinamik kesimini sindirmek adına yapılmıştır. Ancak bugün de görüyoruz 33’lerin adım attığı okullarda direnişler yeniden filizleniyor.
Suruç Katliamı sonrası açılan davaların sonuçsuz kalması, o gün orada bulunan yoldaşlarımızın suçlanması, Suruç gazilerinin tutuklanması devletin apaçık yüzüdür. Adalet onların bin odaları saraylarından değil sokakta ilmek ilmek ördüğümüz mücadelemizle gelecek. Yedi senedir devrimci örgütlerle ortaklaşa yaptığımız tüm çalışmalarda temas ettiğimiz herkesi Suruç’ta ölümsüzleşen yoldaşlarımızın düşlerine ortak olamaya çağırdık. 33’lerin sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz dünya tahayyülü bugün ODTÜ’de atladığımız turnikelerde, Boğaziçi Üniversitesi’nde attığımız bir sloganda yaşatıyoruz. Bugün itiraz eden, direnişe geçen, direnişlerden güç alan kim varsa adaleti ancak örgütlü mücadele ile kazanacağımızı tekrarlıyoruz. Suruç’un, Ankara’ın, Enes Kara’nın, katledilen kadınların hesabını ancak bu şekilde sorabiliriz.
Tüm sıra arkadaşlarımızı 20 Temmuz günü Suruç’un hesabını sormaya Kadıköy’e çağırıyoruz.
7 Haziran sonrası AKP tek başına iktidar olamazsa geri gidişi durduramayacağını bildiği için tek başına iktidar olabilmek, dahası Anayasa’yı değiştirerek başkanlık rejimine geçmek için “korku politikası”nı devreye soktu. Suruç Katliamı ile başlayan, yaz boyu devam eden savaş, ölümler, sokağa çıkma yasakları,”beyaz Toros” tehditleri, AKP’nin kendi beslediği çetelerin gerçekleştirdiği bombalı saldırılar neticesinde halk, katliamlar ve savaş senaryosu yoluyla korkutuldu. “AKP olmazsa ülke uçuruma sürüklenir” algısı yaratıldı. Kutuplaşan toplumsal dinamikler AKP’ye oy olarak geri döndü.
Suruç Katliamı’ndan sonra tüm üniversitelerde sola yönelik baskı ve saldırılar üniversite yönetimleri, faşist çeteler ve polis yoluyla katlanarak arttı. Bu bağlamda Suruç Katliamı’nı sadece SGDF’ye, gençlik hareketine yönelik bir saldırı değil Türkiye’nin devrimci geleneğine yapılmış bir saldırı olarak görmek gerekiyor. Gençlik tarihinin her döneminde ezilenlerin ve sömürülenlerin yanında mücadelenin en önünde olmuştur, bu sebeple de sesi hep kısılmak istenmiştir. Suruç ile başlayan sürecin yaralarını gençlik hareketi hala saramadı. Bu yaraları sarmak, güçlenerek ilerlemek zorundayız. Mustafa Suphilerden, Denizlere devrimcileri yetiştirme konusunda bereketli, baş eğmez bir gelenek var bu topraklarda. Katliamlar, ölümler, darbeler karşısında ısrarlı bir şekilde mücadeleyi sürdürmeye devam etti, ediyor.
Suruç’ta yitirdiklerimizin düşlerini gerçekleştirmek; emekçilerin, gençlerin, kadınların birleşik mücadelesini büyütmek zorundayız. Suruç şehitlerini anmak, hesap sormak ve bayrağı ileri taşımak için olanca gücümüzle mücadeleyi sürdürmeliyiz.
Bu noktadaki bağlantıyı Suruç’ta hayatını kaybedenlerin de ülkedeki adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı mücadele eden insanlar olduğunu belirterek göstermek gerekiyor. Toplumsal muhalefetin sosyalist özneleri ve ezilenler, iktidar ve sermaye için her zaman bir korku unsuru olmuştur. İktidar her zaman toplumsal adalet, eşitlik ve özgürlük talepleriyle sokağa çıkan, mücadele edenleri terörize etmeye çalışmakta. Bu noktada gençlik hareketi de canlı ve dinamik bir hareket olarak AKP’nin gözüne batıyor elbette. Bu durum Gezi’de de böyleydi, üniversitelerdeki eylemler de bunun en açık örneğiydi, Suruç da öyle. Fakat bu saldırılar bizi umutsuzluğa düşürmemeli. Bu topraklarda gözaltılara, baskıya, tutuklamalara, katliamlara rağmen toplumsal çelişkiler devam ettikçe mücadele de devam ediyor, gençlik hareketi de toplumsal muhalefetin önemli bir unsuru olarak hala ayakta duruyor. Bizim omuzlarımızda da bu saldırılara göğüs germenin en geçerli yolu olarak her gün daha çok örgütlenmek görevi başat bir rol oynuyor.
Gezi sonrası süreçte Gezi Direnişi’nin mimarı olan gençlik oldukça aktif ve Türkiye’deki iç politikaya söz söyleyen, cevap üreten ve sürekli bir eylemlilik halinde olan bir dinamikti. AKP ise toplum üzerindeki kurmuş olduğu hegemonyanın bir kısmının Gezi ile çözülmesiyle beraber gittikçe eriyen bir noktadaydı. Öte yandan Gezi Direnişi’nin açığa çıkardığı dayanışma, halklar arasındaki buluşma; farklı kimliklerin birbirini anladığı ve birbirine güç verdiği önemli bir süreçti. Tam da böylesi bir atmosferde 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin parti olarak seçime girip barajı aşmasıyla birlikte tek başına iktidar olamayan AKP o güne kadar sürdürmüş olduğu çözüm sürecini “buzdolabı rafına” kaldırıp seçimlerin yenilenmesi kararını aldı. Bu süreçte kendi iktidarını yeniden tesis etmesinin yolunu savaş üzerinden döşeyen siyasi iktidar Suruç Katliamı ile bu adımı atmış oldu ve böylece Suruç Katliamı AKP iktidarının yeni seçim kampanyasının miladı olmuş oldu. Türkiye’de başlayacak olan hendek savaşlarının, Ankara Katliamı’nın ve nice katliamların, bombalı saldırıların dönüm noktasıydı. Türkiye bu karanlık sürece doğru sürüklenirken AKP günden güne oy oranı hesapları yaptı. Kasım seçimlerinde tek başına iktidar olmaktan başka çaresi olmayan AKP, tek adam rejimini baskı ve şiddeti artırarak inşaa etmenin kendisi açısından tek seçenek olduğunu görüyordu. Böylece toplumsal hareketlenmelerin en önemli dinamiği olan gençliğin iradesini kırmak ve korku imparatorluğunu inşa etmek için kafalarındaki planda en önemli ayaklardan biriydi Suruç Katliamı.
Türkiye hiçbir zaman burjuva hukukunun dahi tam anlamıyla işlediği bir ülke olmadı. Adalet arayışları ezilen kesimler açısından hep uzun mücadele konusu olmuştur. İktidarın hedefinde olan bir kesimseniz adalet sarayları “kral çıplak” diyemez. Dolayısıyla bizler de “Adalet, saraylardan değil, sokaklardan gelir” diyoruz.
AKP iktidarı ile hukukun vardığı son nokta ise dibin dibi niteliğinde. Erdoğan’ın yanında düğme ilikleyen yüksek yargı üyeleri, Diyanet’in törenlerinde boy veren yargıçlar, liyakatin sıfırlandığı savcı atamaları derken bu durum tüm somutluğuyla karşımızda. Adalet arayışımızı toplumsallaştırmak istediğimizde ise yine karşımıza dikilen polisler ve hukuku toplumsal muhalefeti hizaya çekmek için araçsallaştıran yargı üyeleri ile karşılaşıyoruz.
Adaletin izini sürerken kendimizi sanık koltuğunda buluyoruz, Suruç davası da buna en büyük örneklerden.
Gençliğin, devrimcilerin, Kürt halkının, kadınların, LGBTİA+’ların, ekoloji/hayvan özgürlüğü mücadelesi verenlerin bir bütün toplumsal muhalefetin bu topraklarda kesiştiği bir büyük alandır; adalet arayışı ve mücadelesi.
Yani tekil durumlar değil sistematik bir saldırı durumu söz konusu. O yüzden biri için gelecek kazanım hepsi için devamlılık anlamı taşıyor ve o yüzden ki biri yetmez hepsinin hesabının sorulması için bir büyük kazanıma, değişime ihtiyacımız var. Bu bilinçle Suruç eylemlerinde en öne çıkan sloganımızı bir kez daha söyleyelim: “Suruç için Adalet Herkes için Adalet!”
Suruç toplumda iktidar eliyle yaratılmaya çalışılan değişimin ve faşizmin önemli bir uğrağıydı.
Dönemin siyasi atmosferine baktığımızda saray faşizminin koşullarının giderek daha can alıcı, daha sert biçimlere büründüğünü gözlemliyoruz. 7 yıl önce devlet destekli İŞİD çetelerinin gerçekleştirdiği Suruç Katliamı, faşizmin ne kadar boyutlandığını gözler önüne sermekte.
Suruç’ta katledilen 33 düş yolcusuna, devrimcilere yapılan saldırı dönemde yükselen eşitlik, barış ve adalet mücadelesine yönelik de bir saldırıdır aynı zamanda. Bu taleplerle Kobane’ye doğru “yıkılmış bir kenti yeniden inşa etmek için” yola çıkmışlardı.
Suruç için adalet mücadelesi faşizme karşı, adaletsizliklere karşı verilen tüm mücadele biçimleri ile kesişerek toplumun her kesiminden adaletsizliğe uğrayanların sesi oldu.
Bu katliamla amaçlanan barışın, adaletin sesini kısma girişiminin hezeyanla sonuçlandığı ortadadır. Bugün her 20 Temmuz’da 33’lerin ayak sesleri ve talepleri daha gür bir şekilde meydanlarda, mahkeme salonlarında ve bulunduğumuz her alanda yankılanmaktadır. Adalet ve insanca bir yaşam mücadelesinin kıvılcımları korku iklimleri ve sindirme politikalarıyla sönmeyecek kadar büyüktür.
Suruç Katliamı’nın öncesinde alınması gereken kısıtlayıcı-önleyici tedbirlerin alınmadığını, dava sürecinin ise etkin şekilde yürütülmediğini görüyoruz.
Katliamı gerçekleştiren Şeyh Abdurrahman Alagöz hakkında terör nitelikli aranan şahıs kaydı mevcut olmasına rağmen yakalanmasına yönelik hiçbir girişimde bulunulmaması, canlı bombaya işaret veren Abdullah Arslan’ın polis tarafından sakalı kesilerek tanınmayacak hale getirildikten sonra salıverilmesi; buna karşın Suruç katliamı davasında mahkemedeki beyanlarından dolayı Suruç yaralıları, aileler ve avukatlar hakkında soruşturma açılması, katliamın öncesinde alınmayan tedbirlerin her ay yapılan Suruç anmaları ve yıldönümünde mücadelemizi engellemek amaçlı alınması sürecin açıkça adaletten yoksun şekilde yürütüldüğünü kanıtlıyor.
Suruç Katliamı davasının 7 yıllık geçmişi bize, egemenlerin hukukunun uygulandığı mahkeme salonlarında adaletin sağlanmayacağını gösteriyor.
Suruç için adalet demek bugün memleketteki tüm adaletsizliklere karşı ses çıkarmak Berkin için, Hande kader için 10 Ekim ve Soma için adalet demektir.
Suruç Katliamı’nın yaşandığı süreç hem AKP iktidarının sürekliliğini sağlaması için kritik bir dönemken Kürt Hareketi açısından da IŞİD karşısnda Rojava Devrimi’nin gerçekleştiği bir süreçti. Suruç Katliamı ile amaçlanan sadece oyuncak götüren gençlerin önünü kesmek değildi. Gezi Direnişi sonrası üniversitelerden sokaklara genişleyen ve hızlıca politikleşen, dönemin siyasi atmosferi düşünüldüğünde en asgari şekilde AKP karşıtı olarak kendini tarifleyen bir gençlik kuşağı vardı. Gençlik hareketinin o güne kadar yarattığı bir birikim mevcuttu ve AKP iktidarının da sallantıda olduğu bir dönemde gençlik hareketi, AKP açısından korkutucuydu. Yaşanan bir gençlik katliamıydı. Kısaca Suruç Katliamı’yla amaçlanan var olan gençlik hareketinin önünü kesmekti. Tarihsel olarak da bakıldığında gençlik her zaman ön açıcı, ilerletici, sıçratıcı misyona sahip olmuştur. Yedi yıl öncesinde SGDF’nin de Kobane’ye gitme kampanyası bu fikri ortaya koyuyordu.
Katliamlar sadece Suruç’la sınırlı kalmayacaktı. Suruç Katliamı’nın hemen sonrasında Ankara Gar Katliamı yaşandı. AKP’nin süreci ile birlikte değerlendirildiğinde sokağın ve toplumsal mücadelelerin katliamlarla durdurulmaya ve bir korku atmosferinin oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz. Suruç Katliamı ve 1 Kasım’a kadar yaşananlar AKP’nin gençlik hareketini ve toptan tüm toplumsal muhalefeti sindirme, ortadan kaldırma ve iktidarını garanti altına alma süreci olarak yaşandığını ve sonuçlarının da Türkiye devrimci hareketine derin etkilerinin yerleştiğini söyleyebiliriz.
Suruç Katliamı sonrasında gençlik örgütleri bir araya gelmiş ve ‘Suruç İçin Adalet Herkes İçin Adalet’ sözü etrafında her yıl anmalardan etkinliklere çeşitli zeminlerde Suruç Katliamı’nı hafızalarda tutmuştur. ‘Suruç İçin Adalet Herkes İçin Adalet’ sözü sadece Suruç davalarının takibi ve faillerin ceza alması talebiyle sınırlı kalmamaktadır. Memlekette yaşanan tüm adaletsizliklerin ve AKP iktidarının da teşhiridir aynı zamanda. Herkes için adalet bugün Çorlu’dan Gülistan Doku’ya yaşanan, üstü kapatılmaya çalışılan her katliamın her haksızlığın karşısında gençlik mücadelesinden tüm mücadele alanlarına büyüyen bir zemindir. Gençlik hareketinin kendisiyle birlikte tüm toplumsal mücadele gündemlerine de yol açması ve ilerletmesi sorumluluğu da elbette kesiştiği bir noktasıdır.
AKP/Erdoğan iktidarı Gezi Direnişi ve 7 Haziran yenilgisi ile bir hegemonya kaybı yaşadı. 7 Haziran ile kaybettikleri iktidarı tekrar kazanmak için ise büyük bir kaos planı devreye sokuldu. Esasen bu kaos planı ülke tarihinin en uzun MGK’sı olan 31 Ekim 2014 MGK’sında “Çöktürme Eylem Planı” olarak karar altına alınmıştı. Suruç Katliamı ve diğer katliamlar bu planın birer parçası olarak devreye sokulmuştur. Suruç Katliamı bu sürecin başlangıcıdır. Bu nedenle Suruç Katliamı aydınlatılmadan 2015’ten bu yana yaşanılan hiçbir katliam aydınlatılamaz.
O dönem Kürt halkı ile dayanışmanın, birleşik mücadelenin Türkiye’nin batısından büyütülüyor olması iktidarı ve faşist çevreleri çok rahatsız etmişti. Kürt halkı ile Türkiye haklarının her türlü dayanışmasına ve mücadele ortaklığına karşı olan bu güçler, bu katliamın önünü açarak Türkiye halklarına ülkenin resmi ideolojisini bir kere daha kanla hatırlatmaya çalıştılar. Aynı zamanda bu katliam demokrasi güçlerine karşı bir misillemeydi ve ardından diğer katliamlarla bu devam ettirildi. Katliama giden süreçte ODTÜ’den başlayarak üniversiteler iktidara karşı direniş alanı haline gelmişti. Suruç Katliamı ve ardından üniversitelere yönelik artan polis destekli faşist saldırılar da göstermiştir ki katliam tüm devrimci öğrencilere yönelik bir saldırının da işaret fişeği olmuştur.
Gençliğin bu katliama karşı mücadele etmesi, Suruç için adalet talebinin gençlik içerisinde yaygınlaşması aynı zamanda iktidara karşı kendi yaşam alanlarımızı, haklarımızı savunma ve en geniş anlamıyla bir demokrasi mücadelesidir. Bugün ülkenin dört bir yanında yükselttiğimiz adalet mücadelesinin en geniş zeminlere ulaşması gerekir. Faillerden hesap sormak, katliamcı bu iktidar anlayışını yerle bir etmek için hep birlikte mücadele etmek gerekir.
Baştan belirtmek gerekir ki bizler tüm adalet mücadelelerinin kesiştiğini düşünüyoruz. Bu nedenle bizler dünden bugüne bugünden de yarına kurumsallaşan faşizme, antidemokratik uygulamalara, üniversitelerimize, hayatlarımıza, haklarımıza karşı yapılan bütün saldırılara topyekûn cevap verme kararlılığıyla mücadelemizi sürdürüyoruz. Suruç’un 7. yılında da “Suruç için adalet herkes için adalet” şiarının bugünün mücadele alanlarıyla doğrudan kesiştiğini görerek herkesi bu sesin ortağı olmaya çağırıyoruz.
Geçen 7 yılda Suruç Katliamı’nda IŞİD’in bağlantıları dahi araştırılmadı, katliamın faili olduğunu alenen açıklayan Davutoğlu mahkeme karşısına sanık olarak çıkarılmadı. Bütün bu uygulamaları görerek, ülkeyi bir katliamlar ve katiller ülkesi haline getirmek isteyen bu iktidar karşısında adalet mücadelemizi her geçen gün büyüterek sürdürmek zorundayız. Nasıl ki ülkeyi arka bahçesiymiş gibi yönetmek isteyen bu iktidarın karşında Gezi direnişimizle, Boğaziçi direnişimizle, işçi direnişleriyle durduysak ve her birinde topyekûn demokrasi, özgürlük ve barış taleplerini yükselttiysek bugün de gençliğin görevi Suruç’ta ölümsüzleşen 33 düş yolcusunu anarken onlardan kalan mücadelenin, isyanın ruhuyla ve kararlılığıyla adalet talebini yinelemektir.
Sokaklardan, kampüslere sesimiz, sözümüz yankılansın! Suruç için adalet, herkes için adalet!
2015 süreci hem iktidar güçleri hem de halk güçleri açısından kritik bir dönemdi. Bir taraftan Kobanê’de yeni bir toplumsal düzenin ilk adımları atılıyorken diğer tarafta AKP, cihatçı IŞİD çeteleriyle ilişkilerini kuvvetlendiriyordu. Çözüm sürecini sonlandırarak Kürtlerle savaşta ısrar etmenin hamleleri yapılıyordu. Gezi’nin etkileri hala yoğun olarak devam ediyor, üniversitelerde öğrenci hareketi mücadeleyi aralıksız sürdürüyordu. İktidar ise sıkışmışlıklarını aşamıyor ve kaybediyordu. Bu kaybetme sürecinin önüne daha fazla şiddet ve korkuyla geçme, savaş atmosferini sürdürme, iç politikayı yeniden düzenleme ihtiyacı AKP’yi zorluyordu.
Amaç sadece üniversite öğrencilerini değil tüm toplumsal muhalefeti sindirmekti. 2015 Haziran ayı itibariyle Amed’le gerçekleşen katliam girişimi, Suruç’la ve Ankara Gar Katliamı ile devam etmişti. Kadınları, gençleri, Alevileri, Kürt halkını bombalar yağdırarak sokaklardan geri çekmek, karanlığı güçlendirmek istiyorlardı. Suruç’ta 33 genci IŞİD desteği ile katletmek böyle bir yere denk düşüyordu.
Suruç Katliamı’nın failleri yargılanmadı, cezalandırılmadı. Suruç’un faillerinin hesap vermediği her gün katiller cesaret almaya devam ediyor. Katiller ceza almıyorken adalet için sokaklarda olanlara, kadınlara, işçilere, gençlere devlet şiddeti uygulanıyor.
Ama bizler bilincimizi taze tutmaya, katillerden hesap sorma mücadelesini büyütmeye, karanlığa teslim olmamaya devam ediyoruz.
Suruç’ta katledilen 33 arkadaşımız düşledikleri eşit ve özgür dünya mücadelesinde Gezi’den Orta Doğu’ya köprü olmak, tüm Orta Doğu halkaları için mücadeleyi sürdürmek üzere yola çıkmışlardı.
“Birlikte savunduk, birlikte inşa edeceğiz” şiarıyla yola çıkan 33’ler aynı zamanda gençliğin kurucu bir güç olarak misyonunu da ortaya koymaktaydı.
“Suruç için adalet!” demek artık yoldaşlarımızın düşlediği o eşit ve özgür toplumda ısrarımızın, yoldaşlarımıza bağlılığımızın ve birleşik mücadeleyi büyütmemizin şiarıdır.
Suruç için adalet mücadelesi kadınlar için, gençler için ve tüm ezilenler için adalet ve hesaplaşma mücadelesidir.
Bugün eşit ve özgür bir dünya mücadelesi gençlerin, kadınların, ekolojistlerin, LGBTİ+’ların, işçilerin, Kürt halkının mücadelesiyle sürüyor.
Suruç Katliam’ının üzerinden 7 yıl geçmiş olmasına rağmen yargılamayan, hesap vermeyen katillerden hesabı aynı zamanda özgür ve demokratik üniversite mücadelemizde soracağız! Kadınların öfkesiyle, gençlerin direnciyle, örgütlü mücadelemizle soracağız.
7 Haziran – 1 Kasım süreci AKP’yi ilerici-devrimci kesimlere yönelik daha baskıcı, daha saldırgan bir tutum almaya itti. Bu uğurda hem toplumu değiştirme, yarını kurma iradesini taşıyan gençlik hareketini hem de devrimci demokrat kamuoyunu pasifize edebilmek için siyasal İslamcı ajandalarına da uygun bir şekilde radikal İslamcı terör örgütlerinin yüzlerce yurttaşımızı katletmesine, Suruç’ta da 10 Ekim’de de göz yumdular, ortak oldular. Gençliğin mücadelesi, toplumsal mücadelenin öncüsü, ateşleyicisi olma niteliğini taşıdığı için özellikle gençlik hareketine yönelik saldırılar bütünüyle toplumsal muhalefet güçlerine zarar verme amacı da taşıyor. İktidarını sürdürmek için elini kana bulamaktan çekinmeyen AKP rejimi de IŞİD’i kullanarak tüm toplumsal mücadele hattını geriye çekmeyi ve yükselen itiraz seslerini bastırmayı amaçlasa da ve yıllardır farklı şekillerdeki baskı politikalarıyla bunu denemeye devam etse de başarılı olamadı. Varlığını ve iktidarını sürdürebilmek için radikal İslamcı terör örgütlerine, tarikat ve cemaatlere muhtaç kalmış AKP iktidarının bu saldırıları, yine gençliğin başını çekeceği bir laiklik mücadelesinin de memleketin geleceği için ne denli büyük önem taşıdığını tekrar ortaya koyuyor.
Gençlik örgütleri liselerde, üniversitelerde, sokaklarda, mahallelerde kısacası gençlik olarak ortak sorun yaşayan insanların bulunduğu her yerde gençliğin taleplerini yükseltir. AKP iktidarı Gezi’den sonra haklarını, özgürlüklerini, barışı, doğayı, demokrasiyi, laikliği, özerk-demokratik üniversiteyi savunanlara karşı tepkisini katlayarak göstermeye devam etti. Suruç Katliamı da bunun bir karşılığıdır. Suruç bir barış çağrısıydı, 20 yıllık siyasal İslamcı faşist AKP rejimini özetleyen bir katliamdı. 20 Temmuz sadece anılası bir gün değildir biz gençlik örgütlerinin ortak sözüdür. Biz de SOL Genç olarak bu sözü yinelemekten vazgeçmeyeceğiz. Katillerden hesabı soracağız, Gezi Türkiye’sini kuracağız!
SGDF’nin çağrısı ile birçok gençlik örgütünün bir araya gelerek ördüğü “Beraber savunduk, beraber inşa edeceğiz” kampanyası, Gezi gibi gençlik örgütlerinin etkili bir mücadele alanı yaratabildiğini gösteren bir sürecin ardından otoriterleşme yolunda olan iktidar tarafından kendisine yönelik bir tehdit olarak algılanmış olabilir. “IŞİD aslında terör örgütü değil’’ diyenler, IŞİD çetelerinin elinden kurtarılan Kobanê’ye, yeniden inşa sürecini başlatmak için gitmek isteyen 33 düş yolcusunun katledilmesine ortak oldu. Her ne kadar devam eden süreçte iktidar güçleri tarafından, devrimcilere yönelik baskı ve şiddet yoluyla korku iklimi yaratmak amaçlansa da katliamın ardından bir araya gelen gençlik örgütleri, bugüne dek süren ortak bir mücadele hattı inşa etmişlerdir. Ve bizler, toplumsal hafızada Suruç Katliamı’nın yerini muhafaza etmeye ve adalet arayışımızı aynı irade ile sürdürmeye devam edeceğiz. Düş yolcularının katilleri yakalanıp yargılanana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.
Suruç Katliamı’nın faillerini koruyanlar, Gezi’de, Soma’da, Çorlu’da katledilenlerin faillerini koruyanlardır. Okullarımıza kayyum atayanlardır; aydın ve duyarlı hocalarımızı ihraç edenlerdir. Ülkeyi krize sokup faturasını gençlere kesenler ve bizleri bugün geleceksizliğe; yoksulluğa, karanlığa sürükleyenlerdir. Suruç’un faillerini koruyanların, tüm bu liyakatsizlikleri, haksızlıkları, hukuksuzlukları gerçekleştirenler olduklarını biliyoruz. İşte bu kesişim etrafında ördüğümüz ortak mücadeleyi ve elzem görüyor; herkesi bu ortak mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.
Suruç Katliamı ülkemizde halkın siyasete katılım koşullarının ortadan kaldırılmak istendiği karanlık bir atmosferde gerçekleşti. Kitlelerin kendi hakları, talepleri için siyasete katılımının önünün kesilmek istendiği bir süreçti. Siyasette sahnenin kitleler eliyle belirlenmesi beklenir. Çeşitli kesimleri temsil eden çeşitli siyasi partiler, örgütler sahnede olurlar. Bu anlamda bir sadelik söz konusudur. Katliamın gerçekleştiği dönemde ise tam tersine kitlelerin siyasetten adım adım dışlandığı bir ajanda işletildi. Yurttaşlar için sade ve anlaşılır değil karmaşık ve karanlık bir denklem sunulmaya çalışıldı. Siyasete kitleler ve onların temsilcileri değil kapalı kapılar ardında edilen pazarlıklar, kanlı suikastler, patlayan bombalar şekil verdi. Sermaye sınıfının dönemsel ihtiyaçları gereği kitlelerin siyasete katılma hakkı, yani evrensel bir kazanımımız yok edilmek istendi. Sonuçta Türkiye siyasetini kana bulayarak gençlerin de siyasete örgütlü katılımının önünü kesmek için dehşetle terbiye etme, kamuoyu oluşturma, egemenlik kurma yolunu denediler. AKP 7 Haziran sonrası yarattığı kaosla kendisini bölgede istikrarın garantisi olarak göstermeye çalıştı. Mesajı emperyalist merkezlere veriyordu. Kimi zaman emperyalizme kafa tutar görüntüsü vermeye çalışsa da sonuçta her daim onunla pazarlık yaptığını ve elini kuvvetlendirmek istediğini bugün de İsveç ve Finlandiya’nın NATO sürecinde çok net bir şekilde görüyoruz.
Suruç’a bombacıların elini kolunu sallayarak girmesine izin verenler bu yargılamayı yapabilirler mi? Şüphesiz bizim adalet mücadelemiz yalnızca tetikçilerin değil onlara yol verenlerin de cezalandırılması, yaşanan katliamların her birinin hesabının sorulabilmesi içindir. Gençliğin kendi geleceği için ipleri eline aldığı, refah içinde, adil, eşitlikçi bir Türkiye için verdiğimiz mücadele Suruç’un hesabının da gerçek anlamda sorulacağı bir Türkiye için mücadele anlamına geliyor. Gericilik ve emperyalizmin kol kola gerçekleştirdiği katliamların hesabını gurur duyabileceğimiz bir ülkeyi inşa ederek sorabiliriz. Türkiye’yi katliamlarla anılan bir ülke olmaktan örgütlü mücadeleye katılarak kurtarabiliriz.
Suruç Katliamı, AKP iktidarının bombalı katliamlarla Türkiye’yi şekillendirdiği sürecin önemli bir noktası olarak değerlendirilebilir. Bu sürecin altındaysa birkaç önemli nokta bulunuyor. Bunlardan en önemlisi AKP iktidarının gerici, baskıcı, piyasacı adımlarına karşı 2013 Haziranında yükselen tepki ve ortaya çıkan Haziran Direnişi. Haziran Direnişi’nde AKP’ye karşı mücadele eden milyonların siyaseten etkisizleştirilmesi ve sokak parametresinin Türkiye siyasetinden silinmesi gerekiyordu AKP iktidarı açısından. Dolayısıyla Türkiye’nin bombalarla şekillendirildiği bu süreç aslında AKP ve emekçiler arasındaki mücadelenin bir yansıması olarak görülmelidir. Düzen, toplumu sokaktan soyutlamanın, devrimci ve yurtsever gençliği baskılamanın arayışı içerisindeydi ve Suruç Katliamı’na giden süreç bu şekilde gelişti. Şüphesiz Haziran Direnişi’ne gençliğin yaptığı etkinin de bunda payı olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Haziran’da eşit ve özgür bir ülke hayali için mücadele eden gençlere AKP iktidarı tarafından verilen bir yanıttı da diyebiliriz.
Suruç için adalet mücadelesi bugün Türkiye’de sermaye iktidarı tarafından gerçekleştirilen, emekçileri, kadınları, gençleri, sol sosyalist hareketi hedef alan saldırılar ve katliamların hesabının sorulması açısından önem teşkil ediyor. Suruç Katliamı’nın hesabının sorulması için ise AKP iktidarına, gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren, Suriye’nin parçalanması için adımlar atan emperyalizmin ve onun ülkemizdeki taşeronu AKP’nin bu katliamın faili olduğu ifade edilmek durumunda. Ne yardım malzemesi adı altında IŞİD’e giden silahları ne de IŞİD’e bir “grup öfkeli genç” diyenleri unuttuk. Suruç Katliamı, Ortadoğu’da örgütlenen bu cihatçı terör örgütü eliyle gerçekleştirildi. Bugün bakıldığında gençliğin geleceğini elinden alan faktörlerin benzerliği görülmektedir. Sermaye düzeni, AKP iktidarı ve gerici örgütlenmeler gençliği teslim almaya çalışıyor, geleceksizlik ve işsizlik kıskacına itiyor. Dolayısıyla gençliğin bugün özlemini duyduğu eşit ve özgür bir yaşam yalnızca sermayeye, emperyalizme ve gericiliğe karşı verilecek bütünlüklü bir mücadele ile mümkün. Bu mücadeleyi yükseltecek, Suruç Katliamı’nda yitirdiklerimizin düşlerini gerçek kılacağız.
Sendika.Org