Türkiye’de bir emekli olsaydın, emekli maaşın 20 bin TL olsaydı, evin kira olsaydı, karın ev hanımı olsaydı ve başka da bir geliriniz olmasaydı… Ve yeniden çalışmaktan başka bir çaren de olmasaydı! Haklısınız, korku filmi gibi de, milyonların oynadığı bir korku filminden bahsediyoruz!

Türkiye’de bir emekli olsaydın, emekli maaşın 20 bin TL olsaydı, evin kira olsaydı, karın ev hanımı olsaydı ve başka da bir geliriniz olmasaydı… Ve yeniden çalışmaktan başka bir çaren de olmasaydı!
Haklısınız, korku filmi gibi de, milyonların oynadığı bir korku filminden bahsediyoruz!
Şimdi gelelim, bir emekli mektubunun Türkiye hikayesine…
Elde avuçta biriken o korkudan damlayanlara…
***
Merhaba kardeşim,
…her sabah saat 7’de uyanıyorum. Emekli oldum, ama alışmışız artık erken kalkmaya. Karım, mutfakta çay demlemiş çoktan. O da çok erkencidir. Yıllarca kahvaltımı hiç sektirmedi, benden bile erken kalktı. Kahvaltıda ne mi var? Ekmek dilimledim, üzerine azıcık peynir, zeytin. Reçel kavanozunun dibinde ne kadar kalmış diye bakıyorum, “Bugün yetecek” diyorum, içimden. 20 bin lira maaşımız var, kira da ödüyoruz. Allah’tan, çocuklar arada yardımcı oluyor olmasına da, onların eline bakmak çok gücüme gidiyor.
Bugün markete gideceğiz. Yarın da pazarı var buranın, sebze-meyve alacağız. Karım, listeyi hazırlamış: Soğan, patates, domates, salatalık, azıcık tavuk (bu hafta bir kere yesek yeter). Et, neredeyse yok hayatımızda. Ucuz et varmış, ama sıraya giremem bu yaştan sonra. Yediremiyorum kendime, hele ki o sırada dururken, bana bakacak gözlerin yazacakları hikayelerin zavallı yaşlı bir kahramanı olmayı!
Et yok da, “tavuk da pahalı” diyor karım, haklı. Eve dönünce, faturalara da bakacağım. Elektrik, su derken, toplamından korkmuyorum değil! Doğalgaz, şimdilik rafa kalktı, ama kışa doğru ondan da korkuyorum. Geçen kış ödediklerimizi düşündükçe, “bu sene nasıl ödeyeceğiz?” diye soruyorum kendi kendime. Okuyup, izlemiştim… Bazıları, bazı odaların peteklerini kapatıp, ekonomi yapıyormuş. Denedik! Ama daha pahalıya geldi! İkimiz de hasta olduk! Karım, boşver, “Allah büyüktür, idare ederiz” diyor da… İçimde hep bir burukluk var.
Öğleden sonra evdeyiz. Karım, çamaşır asıyor, ben balkonda oturuyorum. Komşuyla selamlaşıyoruz. Ara ara “nasıl geçiniyorsunuz?” diye soruyor. “İdare ediyoruz” diyorum. Daha fazlasını söylemek istemiyorum. Gurur meselesi yapıyorum galiba.
Akşamüstü, torunlar arıyor bazen. “Dede ne yapıyorsun?” diyorlar. “Hiçbir şey yapmıyorum evladım, evdeyiz” diyorum. Onları özlüyorum, ama sık sık gidemiyoruz. Yol parası, harçlık falan derken, çok para gidiyor, hesabımız şaşıyor.
Akşam yemeği hazır. Mercimek çorbası, fasulye, salata. Karım çok iyi yapıyor, ellerine sağlık. Yemekten sonra, televizyonun karşısına geçiyoruz. Haberleri izliyoruz, sonra dizi. Bazen, uykum geliyor erkenden. Ama ne kadar uykum gelse de, bir şey hiç değişmiyor! Gece yatağa girmeden önce, hesap yapıyorum kafamda. Kira, market, faturalar derken… Kalan para ne kadar sahi? Yetecek mi? Cep telefonu, küçük ihtiyaçlar, ya ekstra bir şey olursa…? Çoğu ay, “tam denk geldi” diyoruz, ama illa ki o denk halini bozacak bir şey çıkıyor. Ne yalan söyleyeyim, o zaman, “ne yapacağız” diye düşünmekten alamıyorum kendimi.
Eskiden, çalışırken, “emekli olunca rahat ederiz” derdim. Rahat ettik sayılır! Evdeyiz, birbirimize bakıyoruz. Ama bu rahatlık da öyle kolay değil. Her kuruşun hesabını yapmak, “şunu almasak olur mu?” diye düşünmek… İnsan alışıyor, ama içinde de hep bir şey, bir şeyler eksik kalıyor. Yine de şükrediyorum. Evimiz var (kiralık da olsa), karım yanımda, sağlığımız yerinde. Birçok emekli biliyorum, çok daha kötü durumda.
Taksicilik yapan arkadaşlarım var. Bazen, “gözüm bu kadar bozuk olmasaydı keşke” diyorum. Bu şehri benim kadar iyi bilen daha kaç kişi var ki? Utanmasam, pazarda tezgah açardım da, gurur! Sanıyorum, o yoksulluk denene kendi içimizde alıştık, ama başkaları bilmesin istiyoruz. “Açsak da tokuz” durumu galiba! Bir tanesi geçen sormuş, “nereye kadar” diye! Yaş kemale erdi bizler için. Kaç senemiz kaldı daha bilmiyorum ama… Gittiği yere kadar, gidebildiği yere kadar!
***
Bu mektup gibi nice emekli hikayesi var ülkede. Derdini anlatan, yaşamaya çalışan, ama yaşadığından pek keyif alamadan yaşlanan nice insan var.
Okurken tüm o kelimeleri, bir habere takıldım!
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bir tespitine…
Şimşek, “2002 yılında, en düşük emekli aylığı 40 dolar seviyesindeydi. Bugün ise yaklaşık 400 dolar civarında bulunuyor” demiş demesine de… Açlık ve yoksulluk sınırının altındaki hayatlarımızı niye Amerikan para birimi üzerinden değerlendirmiş, anlamadım! Böyle, daha mı havalı oluyormuş? Halimizi bilmeyen, şunu diyecek sanırım; “Vay canına, 40 dolardan 400 dolara! Ne büyük bir artış!” Ama o artışa şaşıran da bilmeyecek ki, 2002’deki o 40 dolar da, 2026’daki o 400 dolar da aynı yoksul ve yorgun gerçeği anlatıyor bizlere.
Yine de merak ediyorum, Sayın Şimşek; geçim standardı 40 dolardan 400 dolara yükseldiği söylenen hayatlarımızı gerçekten de nasıl hayal ediyorsunuz?
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.