Reina katliamı, AKP’nin oluşturageldiği toplumsal kutuplaşmanın fay hattında kırılma yaratan bir eylemdi. Bu da AKP’nin cambazı olduğu bu ipte artık yalnız olmadığını, IŞİD’in, kültür, inanç, yaşam biçimi temelindeki kutuplaşma üzerine eylemlerini artıracağını gösteriyor 1. Erdoğan liderliğinde yürütülen savaşta önce bölgesel liderliğe yerleşilecek sonrasında ise yedi cihana hükmeden Yeni Osmanlı’nın kuruluşu tamamlanacaktı. İslam bayrağı göndere çekilirken, […]

Reina katliamı, AKP’nin oluşturageldiği toplumsal kutuplaşmanın fay hattında kırılma yaratan bir eylemdi. Bu da AKP’nin cambazı olduğu bu ipte artık yalnız olmadığını, IŞİD’in, kültür, inanç, yaşam biçimi temelindeki kutuplaşma üzerine eylemlerini artıracağını gösteriyor
Erdoğan liderliğinde yürütülen savaşta önce bölgesel liderliğe yerleşilecek sonrasında ise yedi cihana hükmeden Yeni Osmanlı’nın kuruluşu tamamlanacaktı. İslam bayrağı göndere çekilirken, başlayan Altınçağ’dan herkes ziyadesiyle memnun kalacak, ganimetlerden payını alacaktı.
Fakat gerçek hayatta işler, masal ya da dizi film kahramanınınki gibi yolunda gitmeyebiliyor. Bağırmak, çağırmak fayda etmiyor. Somut güç ve yetenek belirleyici oluyor.
“Cama vuran sinek”
AKP bölge politikasında duvara çarptıkça, giderek zayıflayan bir konumda yeni ortaklıklara girerek toparlamaya çalışıyor. ABD ve Suudi Arabistan’la başlayan ittifakından, kapağı Rusya ve İran’la ortaklığa atması bu anlama geliyor.
AKP’nin bölge politikasındaki hataları ve başarısız hamleleri “oksijenini tüketiyor”. Güç yetmezliği açığa çıkıyor. Ortadoğu’da kendi ayakları üzerinde duracak gücü kalmıyor.
Pek ikna ediciliği kalmayan bu ahval içinde yapılan hamleler, cama vuran bir sineğin debelenişini andırıyor.
Diğer yanda savaş boyutlanıyor, bir dönem dost gördüğü IŞİD ve El Nusra ile yeni bir cephe açılıyor. Cerablus’a anlaşmalı girişin ardından, El Bab’a gelip dayanan süreçte IŞİD’le gerçek bir savaş başlarken Türkiye çamura saplanmış durumda.
Nietzsche’nin “Uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar” dediği gibi… Kaos Tükiye’yi etkisi altına alıyor. “Ortadoğu” Anadolu’nun içine ve batı metropollerine doğru genişliyor.
Ve üç kıtada liderlik hayali ufukta batarken, Erdoğan’ın İslam bayrağını da kaptırması riskler arasındaki yerini alıyor.
İki cambaz bir ipte oynamaz
Son gelişmelerin de gösterdiği gibi AKP-IŞİD faydacı ortaklığı sona ermiştir. AKP’nin, IŞİD’in yarattığı korku ikliminin yerini “polis devletiyle doldurduğu”, siyasi hasımlarına yönelik bombalı katliamlara “göz yumduğu”, “öcü göstererek” ilerleme dönemi geride kaldı…
AKP-IŞİD ortaklığı, yarattığı yıkım, kıyım ve baskı kadar, büyüttüğü o zehirli sarmaşık topluma, çürüme, çözülme ve alçaklaşma biçimindeki kalıcı etkiler bırakarak kurudu.
Turistleri hedef alan eylemlerden, Reina katliamı gibi saldırıya geçiş yapması IŞİD’de önemli bir yönelim. Reina katliamı, AKP’nin oluşturageldiği toplumsal kutuplaşmanın fay hattında kırılma yaratan bir eylemdi. Bu da AKP’nin cambazı olduğu bu ipte artık yalnız olmadığını, IŞİD’in, kültür, inanç, yaşam biçimi temelindeki kutuplaşma üzerine eylemlerini artıracağını gösteriyor. Eğlence yerlerinden sonra, üniversiteleri, Alevileri, kadınları hedef alabileceğini aklımıza getiriyor.
IŞİD eylem sahasını işaret eden bu yerler aynı zamanda AKP’nin OHAL sahasıdır. IŞİD AKP’yi zorayacaktır. Ortadoğu’daki savaşın bir türevinin burada gelişmesi muhtemeldir.
Kim için “şehit”lik?
IŞİD Erdoğan’ı “tağut” saymaktadır. “Tağut”, IŞİD İslam’ı yorumlayışı içinde “haddi aşmak, azgınlık ve sapkınlık” anlamına geliyor. IŞİD müslümanlara Erdoğan’a sırt çevirmeyi telkin ediyor. Ağırlıkla emekçi, yoksul ve kent yoksulu lümpen kesimde taraftar toplayan IŞİD, yoksul müslüman tabakalara, “dünyayı boşamayı, Allah’ın ahirette vaad ettiklerine rağbet göstermeyi, cihat etmeyi ve şehitliği” vaaz ediyor.
Ve bunun Erdoğan’ın “şehitlik”, seferberlik vaazından daha güçlü olup olmadığını göreceğiz.
2.
Laiklik ve yoksul müslümanlık
Ortadoğu, tozu dumanı ateşi barutuyla Anadolu’dan Türkiye metropollerine doğru genişlerken, sol da istikrar beklentisinden ya da şimdi yaşananların gel geç bir dönem olduğu hayalinden uyanıp gözünü kulağını açarsa iyi eder.
Yoksa, hal vaziyet öyle içaçıcı değil…
Özellikle yoksul müslüman kesimin maniple edildiği, AKP bir yandan IŞİD bir yandan “seferberliğe” güdülmeye çalışıldığı şu zamanda, bizim de söyleyecek sözümüz olmalı.
Bir zamanlar evde zor tutulan yüzde 50’lik kesim, şimdi pahalılıktan ve can korkusundan çarşıya bile çıkmaz oldu. Toplum, korkuda bütünleşirken sonra hemen tekrar ayrışıveriyor, şok ve panik içinde büzüşen ve dağılan bir fertler yığınına dönüşüyor…
AKP ise, şok dalgalarını, etkisi kendine ulaşmadan, bir yolunu bularak savuşturuyor. Gerçeği, bir simülasyon mimarı gibi eğip bükerek, kendi için yahut hasımlarına karşı yeniden anlamlandırıyor ve toplumun tevekkül içinde suskun bekleyen emekçi yığınlarını, sorunun kaynağından çözümü bekleyen absürd bir duruma düşürüyor.
Bu durumda biz de susuş kumkuması içinde duramayız.
Yoksul Müslümanlığın seçimi
Yoksulluk yarasına merhemi İslam’da arayan, yaşadığı zorluklar için “yaradana sığınan” ve cemaatleri derdine derman sayan geniş emekçi ve yoksul kesimler çaresizlik ve güçsüzlük içinde “kime biat edeceğini” arıyor. Lakin yoksul müslümanlığın “camiler arasında beynamaz kalma” durumu pek de uzun sürmez.
Bir yanda yeni rejim, emrindeki polis ve ordu gücünün yanısıra, topluma cemaatlerle nüfuz etmeye, yetmediği yerde mafya/çete ilişkileriyle en dipte kalan kesimleri de kendi güç alanına kazanmaya çalışıyor.
Suç şebekelerinin ya da mahalleli delikanlıların “tövbe edip” Diriliş davasının neferi haline geldiğini, cemaatlerde ya da AKP aparatı çeşitli örgütlerde istihdam edildiğini görüyoruz.
Öte yanda, IŞİD, dünya malından istihkakını alamayan ve kaybedecek bir şeyi kalmayan paryalaşmış kesim içinde etkinlik kuruyor. Karanlık taraf güçlerini buradan topluyor.
Yoksul müslümanlıkla ilişki
Solun yoksul müslümanlıkla kuracağı ilişki önem kazanıyor. İslam’ın halkçı, hakkaniyetli ve demokratik yorumuyla bağlaşıklar kurmak, ilişkiler geliştirmek acil bir meseledir.
Ama tabii, baston yutmuş doktrinerlikle bir şey yapmak isteyenler, İslam’a içtenlikle iman eden bir işçiye, “Dinin afyon olduğunu” söylemekle yetinebilir. Ne demişler, “Sepet koluna herkes yoluna!”
Biz AKP-IŞİD türevi anlayışların aynı ipin cambazı olduğunu, İslam adıyla egemen sınıfın çıkarlarını savunduklarını samimiyet ve sabırla göstermeliyiz. Bu anlayışların, zalime umut, mazluma ise korku salmaktan başka, işçilerin ve yoksulların yarasına ilaç değil bilincine afyon olacağını iyi anlatmamız gerekiyor.
Örneği yok mudur hiç! Açıp bakalım Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1957 yılında tarihi Eyüp Sultan konuşmasında, emeği ve demokrasiyi kitlelere, hadislerden örnekle, Hz Muhammet’in ve halife Ömer’in yaşantıları üzerinden anlatır. Burada İslamın sosyalizm içinden yorumlanmasının önemli bir örneği vardır.
Devletçi laiklikten kopuşmak
İslamiyet ve sol ilişkisini kuralım derken, aynı zamanda, laiklik üzerine gelişen saldırıların solun gündemini önemli oranda belirlediği bir dönemden de geçiyoruz. Gerçekten de, şimdi laiklik önem kazanıyor.
Ama, bu durum sol içinde tersine bir ivme yaratıyor. Ve, eski rejimin devletçi-despotik laiklik anlayışına ricat ederek konumlanma yaşanıyor.
Oysa, sosyalizm anlayışımızın, yoksul müslümanlığı laikliğin karşı yakasına atmaması gerekiyor.
Eski Kemalist statükodan yana devletçi laiklik anlayışıyla sınır koyan, sol-sosyal demokratları, emekçileri ve Alevileri, bütün inançlara aynı nazarda bakan, özgürlükçü-halkçı-demokratik bir laikliği inşaa etmek yönünde ayrıştıran bir tutum keşfedilip inşa edilmelidir.
Laikliğin iki yakasını bir araya getirmek
Sol “resmi Laiklik”in ötesine geçen bir anlayışı geliştiremez ve bunun hegemonyasını kuramazsa, konum kaybeder. “Zaman akar, sol bakar”.
Bu halden çıkmak elzemdir.
“Laiklik”, yoksul müslümanların bilincinde maniplatif biçimde deforme edilmiş bir konu. Hem gericiler, ama sadece onlar değil, aynı zamanda eski despotik laiklik uygulamaları bu deformasyonu inşa etti.
Bu bir gerçek ve elbette laiklik belirleyici bir önem de taşıyor. Dolayısıyla, laikliğin, yoksul müslümanlıkla ve İslamın toplumcu ve hakkaniyetli yorumu ile kuracağı ilişki önem taşıyor.
Laikliğin iki yakasını bir araya getirmek, ancak böyle mümkün olabilir. Başkasını öneren yazsın, tartışalım. İhtiyacımız var!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.