“Vatan için duyulan sevgi, / Toprak ana için duyulan ya da çiğnediğimiz çimenlere karşı beslenilen gülünç sevgi değil / Onu ezenlere karşı beslenilen yenilmez nefret / Ona saldırana karşı beslenilen ebedi hınçtır…” (Jose Marti) Başlıktan da anlaşılacağı gibi ele aldığımız konu çetrefilli. Ancak bugün emperyalizmin ahtapot kolları, içinde bulunduğumuz koşullarda çıkarlarına engel teşkil eden her […]
“Vatan için duyulan sevgi, / Toprak ana için duyulan ya da çiğnediğimiz çimenlere karşı beslenilen gülünç sevgi değil / Onu ezenlere karşı beslenilen yenilmez nefret / Ona saldırana karşı beslenilen ebedi hınçtır…”
(Jose Marti)
Başlıktan da anlaşılacağı gibi ele aldığımız konu çetrefilli. Ancak bugün emperyalizmin ahtapot kolları, içinde bulunduğumuz koşullarda çıkarlarına engel teşkil eden her şeye karşı; ilerici-devrimci her öğeye, her cepheye karşı her alanda tüm gücüyle saldırırken bir o kadar da önemli. Emperyalizm ve ona hizmet etmeye yemin içmiş işbirlikçi düzenbazlar ordusu, sadece solla, sosyalizmle, devrim ile ilgili oluşumlara ve hareketlenmelere saldırmakla kalmıyor; aynı zamanda bu “alana” ait birçok terimin veya kelimenin içini boşaltmaya yönelik saldırılarda bulunarak, bunları kendi amaçları uğruna dizayn edip pazarlıyor.
60’lı yılların sonlarında ve 1970’li yıllarda devrimcilerin elden ele dolaştırdığı bildirilerde veya kitle önünde yaptıkları konuşmalarda, “Devrimciler”, “Yurtseverler”, “İlericiler” gibi kavramların çok sık geçtiğini görürüz. Bu sosyalist solun yükselmesine ve aynı zamanda değişik grupları içine alarak genişlemesine, dönemin nesnel koşullarına bağlı olarak ortaya çıkan bir durum olsa da bu kavramları hemen hemen bütün sol grupların rahatlıkla kullandığını görmekteyiz.
12 Eylül faşist darbesinin solun üstünden panzer gibi geçmesini takiben özellikle Sovyetlerin çözülmesi ardından, 1990’lı yıllardan itibaren devrimci fikirlere, geleneksel kavramlara karşı emperyalizmin güdümünde ortaya çıkmış neoliberal, postmodern akımların öncülük ettiği yıpratma, itibarsızlaştırma saldırıları başladı.
Bu çok boyutlu iç ve dış saldırı döneminde sosyalizmin birçok kavramı gibi “Devrim” kelimesi de içi boşaltılarak, soyut bir “özgürlük”, “demokrasi” teması öne çıkarılarak önce unutturulmaya uğraşıldı, sonrasında ise “evrimleştirilerek” pazarlanmaya çalışıldı.
“İlericilik, gericilik” kavramları iç içe geçmiş şekilde servis edilirken yeni dönem liberaller, “gericileri”, şeyhlerin dibinde oturan Amerikancı İslamcıları “ileri demokrat” ilan edip buna karşı çıkanları “statükocu ve yenilenmeye kapalı gericiler” olarak yaftaladılar. Ağızlarını her açtığında “demokrat” ve “demokrasi” kavramlarını dillendiren neo-müritler, fikirlerini soldan çalarak ve kendi amaçları uğrunda sunmaya çalıştılar. Birtakım geri dönüşümsüz “mutasyona” uğrayan, eskiden “solcu” olan kişileri de yanlarına katarak yeni yollarında bir hayli mesafe kat ettiklerini teslim etmeliyiz.
İşte tüm bu süreci göz önüne alarak emperyalistler ve işbirlikçi liberalleri tarafından hedef yapılıp saldırılan ve güncel politikalar bakımından önemli olan kavramlardan biri de “yurtseverlik”tir
Yurtseverlik tartışmalarına girmeden önce kişiler “vatan” veya “yurt” kavramından ne anladıklarını açıkça belirtmelidirler.
Çünkü yurtseverlik, “vatan” kavramından salt bir kara parçasını anlayan, sabah akşam “dağ-taş” muhabbeti yaparak üstünde yaşadığı yurdun “ne zorluklarla” kazanıldığından bahsedip “bir karış toprak vermeyiz” şeklinde gaza gelen kesim için farklı, “yurt” kavramından soyut bir toprak sevgisinin dışında o topraklar üzerinde yaşayan insanlar için çalışmayı ve bu insanların kendi vatanlarında sömürülmeden, kimseye muhtaç olmadan, özgür bir şekilde yaşaması adına çaba sarf etmeyi anlayanlar için farklı şeyler ifade etmektedir. Zaten ana sorun da burada başlamaktadır.
Sosyalistler yurtseverliğin ana rahmine “tam bağımsızlığı” yerleştirmişlerdir ve bu bakımdan “vatan savunması” yaparlar. Dolayısı ile vatanseverliği anti-emperyalist, anti-kapitalist olma “zorunluluğundan” ayırmazlar, ayıramazlar. Ayrıca yurtseverlik ile halk sevgisi de iç içedir, halk sevgisi de emeğe verilen insanlık değeri ile ancak ölçülebilir ve anlamlandırılabilir. Türkiye sosyalist hareketinin özellikle 1960 ve 70’li yıllarda öne çıkardığı en çarpıcı kavramlardan biri olan yurtseverlik, halk üzerinde çok olumlu etki bırakan, solun halkla kurduğu güven köprüsünün temel dayanağını oluşturan, kitleselleşmenin önünü açan ve en önemlisi de emperyalizme karşı verilen mücadelenin zihinlerde somutlaştırılmasını sağlayan bir etken olmuştur. İşte bugün emperyalistlerin ve maskeli baloda onlara eşlik eden liberallerin-gericilerin “Yurtseverlik” kavramına saldırmalarının arkasında onun bu özellikleri vardır.
Sol ve sosyalizm ile ilgili tüm olguları modifikasyona uğratıp emperyalizmin amacı doğrultusunda başkalaştırmaya ve halklara pazarlamaya yemin etmiş kuklalar ve bunların “sol” görünümlü yandaşları, neo-liberal politikaların yükselişe geçtiği 1990’lardan itibaren yurtseverlik, bağımsızlık ve anti-emperyalizm gibi birbirini tamamlayan kavramları devrimcilere yabancılaştırmak için ciddi anlamda mesai harcadılar. Özellikle yurtseverliği “milliyetçilik” gibi sunarak solun bu kavramdan uzaklaşmasını sağlamaya, devrimcilerin ana hedefi olan emperyalizme karşı mücadeleyi saptırmaya, geçersizleştirmeye kalkıştılar. Böylece emperyalizmi ve ABD-AB’nin ülkemize karşı gerek siyasal, gerek ekonomik, gerekse askeri gücü ile yürüttüğü “yeni-sömürgeci” politikalarını gizleyerek, karartma yaparak mücadeleyi saptırdılar. Solu, uzantıları vasıtasıyla içe döndürerek daralmasını ve daha fazla yıpranmasını sağladılar. Bu tür yollarla emperyalizme karşı ezilenlerin, sömürülenlerin mücadeleye girmelerini ve giderek kuracakları geniş katılımlı cephenin oluşmasına da engel oldular.
Ne yazık ki, devrimciler arasında da emperyalizmin sol içindeki işbirlikçilerinin çarpıtmalarına kapılıp, yarattıkları kavram kargaşasına ve hedef saptırmalara kanarak çok büyük bir yanlışa saplananlar ve hala da bu yanlış yolda devam edenler mevcuttur.
Bu kişiler yurtseverlik kavramına genellikle 3 ayrı cepheden saldırmaktalar ve üçünün de temelinde ya cehalet, ya bilerek “düzen-bazlar”, emperyalistler uğruna olguları saptırma ve içeriğini değiştirerek sunma “görevi” veya gözleri kör etmiş bir etnik köken milliyetçiliği vardır. Bu 3 cepheye kısaca bir giriş yapalım.
Kürt hareketi içinden eleştiriler
Evet, bugün gücünü giderek arttıran Kürt ulusal hareketi şu ya da bu şekilde Marksizm’den etkilenmiştir ve başlangıçta temeli Kürt yoksullarına yaslanan, geleneksel aşiret düzeninin dışında oluşmuş, belirli ölçülerde Kürt aristokratları ve burjuvazisi ile çatışabilen bir örgütsel yapılanmaya, geleneğe sahipti. Orta ve alt kademe kadrolardan farklı olarak ulusal hareketin üst düzey yöneticilerinin neredeyse tamamı Türkiye sosyalist hareketinden gelmekteydi. Ancak sosyalist sistemin çözülmesinden sonra örgüt başlangıç/çıkış ilkelerinde önemli değişiklikler yaparak, kuruluş programını geri çekti. Bu değişim Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra daha da belirgin hale geldi. Dolayısıyla zaman içinde hareketin sınıfsal dokusu silikleşmiş, toplumsal talepleri geri çekilmiş ve hareketin milliyetçi karakteri baskın hale gelmiştir. Bugün Kurt ulusal hareketi içinde kuruluş ilkelerine bağlı kişiler olmakla beraber vatanseverliği kendine karşı bir “suç” olarak algılayan, sınıfsal mücadeleden kopuk, genellikle salt olarak kimliksel mücadele veren kesimler de hareketin doğası gereği türemiştir.
İşte, bir sosyalist olarak lügatımızda yurtseverlik de vardır dediğinizde
karşınıza çıkacak ilk cephe bu gruptur. Karşısındakinin yurtseverliğini “ezen ulus milliyetçiliği” olarak gören bu kişiler, hiçbir nesnel koşulu göz önünde bulundurmadan “ezilen ulus milliyetçiliğini” her durumda kutsamakta ve en önde tutmaktadır. Bu kişiler ayrıca Leninist teorileri kendi emelleri ve görüşleri uğruna kullanır ve bunu yaparken de tarihsel ve diyalektik bakış açısından uzak, günün koşullarından soyut, sınıfsallığı ikinci plana atıp etnisite vurgusunu öne çıkaran bir yol izler. Sonuç olarak kendi hayalinde yarattığı dünyanın yine kendine özgü kavram ve kategorilerinden yola çıkan, gerçekliğe de, kendi dönemsel çıkarlarına denk bir davranış ile yaklaşan bir akıl olarak, üstelik ele aldığı olgunun tarihselliğini ve toplumsallığını kimi zaman göz ardı edip kimi zaman da çarpıtarak sunar bir biçimde “idealistçe” herkese “ders” vermeye çalışırlar.
Yurtseverlik ise bu idealist akımlara karşı sınıfsal konum alır ve ayrıştırıcı değil bütünleştiricidir. Bir sosyalist aynı zamanda bir yurtsever olarak doğaldır ki aynı toprakları paylaştığı farklı etnik kökenden insanların acılarına ortak olur ve “eşitlik” için savaşır. Bunu yaparken de yol gösterici Marksist-Leninist teori ışığında ezilen ulus ile dayanışma halindedir. Çünkü bilir ki bu dayanışma aynı zamanda emperyalizmin saldırısı altında bulunan yaşadığı toprakları “birlikte mücadele” dürtüsüyle savunmanın aracıdır. Ancak bu desteğin veya dayanışmanın da “sınırsız”, soyut bir eşitlik ve özgürlük ilkesine göre değil somut durumların sınıfsal tahlilinin yapılması ile verildiğini bilir. Dolayısı ile ezen ulusa mensup yurtsever kendi içindeki milliyetçilik belası ile baş ederek ayrılma hakkını dillendirirken karşılığında ezilen ulustan da aynı yol üzerinden bir mücadele ve birleşme propagandası bekler. Bu şekilde, pratikte yurtseverliği, “toprak sevgisi” veya “kimlik mücadelesi” gibi soyut ve kısır ikilemlerden kurtarıp “sınıfsal eksene” oturtur.
“İşçinin vatanı olur mu?”
İkinci cephede karşımıza “İşçilerin vatansız olmasını” kendine en önemli yol gösterici kabul eden kesim çıkacaktır. Yurtseverlik kavramına “sol”dan eleştiri yönelttiğini sanan ve bu eleştirinin temeline de Komünist Manifesto’da yer alan “İşçilerin vatanı yoktur” değerlendirmesini dönemin koşullarından ve yazının bütünlüğünden kopararak koyanlar bu değerlendirmeyi emperyalizm çağında yeni sömürge ülkelere olduğu gibi uyarlamaya kalkışarak büyük bir hataya düşmekte. Düz, Aristo mantığı ile hareket eden bu kişilere göre işçi sınıfının vatanı yoksa vereceği mücadelede de ulusal karaktere yer yoktur bu mücadele baştan sona kadar “uluslararası” bir karaktere sahiptir.
“İşçilerin vatanı yoktur” sözü olur olmaz o kadar çok kullanılıyor ki bu kafaya sahip olanların yurtseverliğe, üstelik tek bir cümle üzerinden saldırması gayet doğal. Ancak gerçek öyle değil. Marx ve Engels’in adı geçen değerlendirmesi yazının bütünlüğü içinde şöyledir: “Komünistler, ayrıca, vatan ve milliyeti kaldırmayı istemekle de suçlanıyorlar. İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi alamayız. Proletarya, her şeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde, ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil.” (Marx, Engels, Seçme Yapıtlar 1, s.151, Sol Y.)
Ne diyor Marks, ulusal düzeyde bir mücadele için öncelikle işçi sınıfı siyasal egemenliği ele geçirerek kendini “ulusal egemen sınıf” konumuna yükseltecek. Aslen vatanı bulunmayan işçi sınıfının, uluslararası ölçekte birleşebilmek için, öncelikle, ulusal ölçekte mücadele yürütmesi zorunlu.
Ayrıca işçilerin vatanının olmadığına dair cümle ile vurgulanmak istenen bir başka nokta da, işçilerin sömürü karşısındaki durumunun tüm dünyada benzer olduğuna yöneliktir. Yani Marx “işçi sınıfının vatanı yoktur” derken bu sınıfın kapitalist üretim tarzı içindeki nesnel konumuna işaret ediyor, tüm ülkelerin işçilerinin maruz kaldıkları sömürü biçimi bakımından aynı konumda olduklarını da vurguluyordu.
Pekiyi, Lenin bu konuda ne diyordu?
Lenin’in, I. Armand’a yazdığı mektuplara bakmak öğretici olacaktır. Lenin şunları demektedir;
” (…) bana öyle geliyor ki, siz savınızı biraz tek taraflı ve formalistçe öne sürüyorsunuz. Komünist Manifestosu’ndan bir yer aktarıyorsunuz (çalışan insanın yurdu yoktur) ve onu neredeyse kayıtsız şartsız, milli savaşların tanınmamasını bile içine alacak şekilde uygulamak istiyorsunuz.”
“Anayurt tarihi bir kavramdır. Anayurt, bir çağda, ya da daha doğrusu milletin onu ezenleri devirmek için mücadele ettiği anda bir şeydir; milli hareketlerin çok gerilerde kaldığı anda başka bir şey. (…) anayurt üzerine tek bir önerme olamayacağı gibi, onun savunması konusunda da her türlü şartlar altında aynı şeyler uygulanamaz.”
“Komünist Manifestosu’nda, çalışan insanın yurdu yoktur deniyor. Doğru. Ama orada yalnız bu söylenmiyor. İlk önermeyi (çalışan insanın yurdu yoktur) alıp bunun ikincisiyle (İşçiler, burjuvazi ile aynı anlamda olmamakla birlikte milli bir sınıf teşkil ederler) ilişkisini unutmak pek yanlış olacaktır.”
“Marx ve Engels Komünist Manifestosu’nda, çalışan insanın yurdu yoktur, diyorlar. Fakat aynı Marx çok defalar milli bir savaş için çağrıda bulundu. (…) Marx ve Engels, bugün başka, yarın başka şey söyleyecek, kafası karmakarışık kişiler miydi?”
(V.I.Lenin, Mektuplar, s.167-168, Toplum Y.)
Lenin’in sorusunun cevabı tabii ki “hayır.”
Emperyalizmin dünya halklarını her gün tehdit ettiği, onlara bombardıman uçaklarıyla, tankla, topla, tüfekle “özgürlük ve demokrasi” götürdüğü, ekonomik, siyasi ve askeri olarak hegemonyası altına aldığı bir dönemde, başta işçi sınıfı olmak üzere sömürge ülkelerdeki halkların “yurtseverlik” bilinci ile buna karşı direnme hakkını kendinde görmesinden doğal ne olabilir ki? Böylesi onurlu bir direnci ve mücadeleyi örgütlemek, bunu “anti-kapitalist” bir karakter temeline oturtmak ve bu uğurda emek harcamak kadar gurur duyulacak başka bir şey var mı?
Yine Lenin’e dönelim;
“… ‘Ulusal gurur duygusu’ bize, biz bilinçli Büyük-Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur? Elbette ki değildir! Biz, dilimizi ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda-dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Çarın kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır. Rodiçev’i, dekabristleri ve 1870’lerin devrimcilerini kendi içinden yaratmış olan biz Büyük-Rusların, bu zulüm ve aşağılamalara karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü gurur duyuyoruz. Büyük-Rus işçi sınıfının, 1905’te yığınların güçlü devrimci partisini yaratmış olmasından ötürü; Büyük-Rus köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, papazların ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırma işine girişmesinden ötürü, gurur duyuyoruz.” (Lenin, Büyük-Rus Ulusal Gururu Üzerine)
Dikkat kesilsin, Lenin Yurtseverliğin merkezine Çarlara, soylulara ve sömürücülere karşı verilen anti-emperyalist mücadeleyi koyarak bunun üzerinden bir “ulusal gurur” duyuyor. Aynı duyguyu yıllar sonra bir başka su
katılmamış vatansever Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı’nın sonuna eklenen ‘zeyl’, yani sonradan eklenen yazı ile:
“Evet, biraz da milli gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyleyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan milli bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim milli gururumdur. Milli gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin’i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz?” şekilde açıklıyor ve ekliyordu; “(…) Komünistim çok şükür(…) Her komünist gibi de su katılmamış vatanperverim/ hem de bir tarih/ bütün bir devir/ bir insanlık merhalesi boyunca daha gerçek/ daha ileri…” (Memleketimden İnsan Manzaraları-YKY /Syf: 526)”
Lenin’in “anayurt” ve “ana yurdun savunulması” hakkında yazdıkları ve Nazım Hikmet’in dizeleri dönemin koşulları altında ortaya çıkıp bugün de bize ışık tutmakta aynı zamanda yurtseverliğin de temellerini yansıtmaktadır ve bazılarına “küpe” olmaktadır.
Enternasyonalizm mi, burjuva kozmopolitizmi mi
Yurtseverliğe saldırıda bulunan üçüncü cephe ise bunu “sahte enternasyonalizm” üzerinden yapmaktadır. Sahte enternasyonalizmden kasıt ise gerçekte burjuva kozmopolitizmidir.
Dünya yurttaşlığı anlamına gelen kozmopolitizm, özellikle burjuvazinin feodalizmi tasfiyesinden ve işçi sınıfı üzerindeki hegemonyasını oluşturduktan sonraki dönemde emperyalist sömürüyü “uluslararası” düzeyde egemen kılmak amacı ile sürekli pompalanarak kullanılmıştır.
Kozmopolit düşünceyi hâkim kılarak ulus devletlere müdahalelerde bulunmayı, böl-parçala-yönet taktiğini uygulamayı, halkların köleleştirilmesini haklı göstermek isteyen emperyalistler ve kuklaları liberaller bu düşünce izinde giderken “yurtsever” bir tepki ile karşılaştığında, kendi çıkarlarına uymayan her şeyi “ulusallık”, “dar görüşlülük”, “ırkçılık” etiketi ile sunmaya çalışırlar. Bu bağlamda kozmopolitizmi yurtseverliğin karşısına enternasyonalizm görüntüsü ile diktiler ve bunun propagandasını yaymaya başladılar.
Kozmopolitizmin, emekçilerin her yerde sömürülmesi amacını güttüğünü söyleyen Marks, “Felsefenin Sefaleti” eserinde ayrıca şu cümleleri not ediyordu; “Kozmopolit sömürüyü evrensel kardeşlik diye adlandırmak ancak burjuvazinin beyninde doğabilecek bir düşüncedir.”
Proleter enternasyonalizmin karşısına burjuva kozmopolitizminin ya da İslamcı ümmetçiliğin çıkmasına “vasıta” olmak işçi sınıfına ihanetten başka bir şey değildir ve açıkça görülüyor ki yalancı enternasyonalizmin bir karikatürü olarak kozmopolitizm, işçi sınıfının enternasyonal duruşuna yöneltilen en önemli ideolojik saldırılardan biridir.
Amacı, dünya vatandaşı olma isteği adı altında kitleleri, işçi sınıfını, emekçileri, emperyalist kapitalizmin dünya çapındaki sömürüsünün bir aktörü haline getirmek olan, sivil toplumcu, ABD-AB’ci, sözüm ona özgürlükçü kozmopolitizm savunucuları tarafından Avrupa Ortak Pazarı girişiminin ve AB üyelik sürecinin “ilerici” olarak atfedilmesi şaşırtıcı değildir. Bugün birçok sorunun kaynağı olarak ulus devletleri gösteren, bir yandan milliyetçilik gazı verirken, bir yandan da “evrensel” takılan ve burjuva kozmopolit düşünceyi hâkim kılarak birçok ulus içinde etnik ve mezhepsel ayrılıklar çıkaran, daha sonra da böl-parçala-yönet taktiğini uygulayan bir sistem var karşımızda. Ve bu sistemin dümeninde emperyalistler ile onların gerici-liberal ortakları var.
İşte “Yurtseverlik”, bu noktada önem kazanıyor ve ortaya çıkması, şekillenmesi ile yükselmesi de, bu nesnel koşulların saptanmasına ve bunlara karşı oluşan direncin aynı zamanda anti-kapitalist, anti-emperyalist ve anti-faşist temelde pratiğe yansımasına bağlıdır. Burada oluşan yurtseverlik vurgusu, sosyalistlerin temel görevinin sadece “toprak bölünmesine” karşı tepki göstermek olduğunu değil, somut olarak var olan gerçekliklerin “ulusal” yansımasına göre ortaya çıkıp şekillenen ve “uluslararası” düzeyde, tümüyle işçi sınıfını ezmeyi hedefleyen hareketlere karşı sınıfsal bir tutumun alınması gerekliliğini göstermesi açısından önemlidir. Sömürüye karşı oluşan ve politik-pratik olan Yurtseverlik olgusu mutlaka uluslararası işçi sınıfının enternasyonal çıkarları doğrultusundaki mücadelesine eklenmelidir. Bu bakımdan proleter enternasyonalizme zıt değil onunla iç içedir.
Bugün Yurtseverliğe emperyalist cepheden saldıran, onu milliyetçilikle, çağ dışı olmakla suçlayan liberallerimiz hangi “çağdaş” yoldan ilerliyor? Ilımlı İslam Projesi!
AKP-Cemaat koalisyonu işçiyi-emekçiyi, kadınları, gençleri, Kürtleri, Alevileri yani ülkede kendine muhalif olan her kesimi abluka altına alırken, iktidar Arap Baharı sürecinde, BOP eş başkanlığı koltuğunda birçok ülkeye NATO ve emperyalizmin paralı askerleri aracılığı ile müdahalelerde bulunurken… tüm bunlara karşı oluşan “yurtsever” direnişin lokomotifi olan gruplara bu liberaller “Ulusalcı, Ergenekoncu, İttihatçı, BAAS’çı” etiketi yapıştırmadı mı? Onlara göre “dünya insanı” olmak okyanus ötesinin Türkiye’ye biçtiği “yeni Osmanlıcılığı” BOP kapsamında yayarak “evrensel” açıdan liderlik yarışına giren iktidarı yağlamak olabilir. Ancak bizim için burjuva milliyetçiliğiyle değil, ancak antikapitalist sosyalist yurtseverlikle emperyalizme, aynı zamanda hem Türkiye kapitalizmine, hem de düzene bütünlüklü, topyekûn, devrimci bir karşı çıkış elde edilebilir.
Bu bakımdan, kapitalizmin göbek taşında döne döne bir olanların tüm dünya emekçilerine, kadın haklarına, gençlik hareketlerine karşı başlattığı saldırıyı kınamak ve bunun kendi ülkesi içinde de oluşmasını engellemek de “yurtseverliktir”, aynı zamanda zengin petrol yatakları üzerindeki hedeften emperyalist sömürüyü yaygın kılmak amacı ile Ortadoğu’daki birçok halkın kanın emilmesi oyunundaki son durak olan Suriye ve halkı ile el ele dayanışma içinde savaşa hayır sloganı atmak da “yurtseverliktir.” Üstelik “enternasyonal” bir karakteri olan bir yurtseverlik!
Açıkça görülüyor ki “milliyetçilik” özellikle soğuk savaş sonrası dönemde ulus devletlerin çözülmesi ve emperyalizmin amaçları doğrultusunda yeni kukla devletlerin oluşması bakımından önemli bir rol oynarken “yurtseverlik” ise bu sömürü çarkına çomak sokan başat etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Şimdi burada duralım. Tüm bu yazdıklarımızın ışığında muhakkak ki akıllara şöyle bir soru gelecektir; “Pekiyi yurtseverlik hissiyatının zemini kaygan olamaz mı? Bu aynı zamanda ‘hatalı sollamalar’ veya ‘sağ sapmalara’ neden olamaz mı?”
Bu sorunun cevabını, aklını Anıtkabir’e, gözünü Karadeniz’e dikip “bir daha çık gel Samsun’dan” türküleri ile “ayin” yaparak kemiklerini sızlattığı “önderinin” ölüsünden medet uman, ülkesinin tüm yer altı ve yer üstü kaynakları, işçi-emekçisi, genci-yaşlısı, kadını-erkeği sömürülürken bunu görmezden gelip bir çember sakal bir yeşil takke gördüğünde “ultra laik” kesilen cenahlara göre verirseniz cevap “evet” olur.
Bugünkü çelişkiyi emek-sermaye çelişkisi üzerinden değil de emperyalizm ile milli güçler arasında görerek işçi sınıfının değil milli güçlerin izinde sosyalizme “ulusalcılık” basamağı ile tırmanan kesim
lere bakarak verirseniz, cevap yine “evet” olur. Ancak o zaman biz de deriz ki gerçek sosyalistler ne zaman bu alanın tuzağına düştü veya düşenler dışlanmadı mı? Ve biz de sorarız; yukarıda belirttiğimiz akımların bulunması, yurtseverliğin bunlara sutaşıma ihtimalinin olması bu kavramı kesinkes dışlamak için bir sebep mi?
Şimdi birileri çıkacak ABD ve okyanus ötesindeki hocalarının vaazları ile AKP-Cemaat koalisyonu tarafından kurulmak istenen sisteme entegre olacak…
Sıcak para diktasıyla, neo-liberal politikalar ile işçi-emekçinin ve halkın sömürülmesine göz yumacak…
“Yetmez ama evet” çığlıkları ile eğitimden sağlığa, hukuktan toplumu ilgilendiren her alana sahip olmak isteyen gerici-faşist düzene yedeklenecek…
Başta BOP projesi olmak üzere Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerindeki emperyalist saldırıları, renkli “devrimleri” selamlayarak “Soros-yalist”lik oynayacak, ya sev ya “tesev” diyecek…
Sonra da tüm bunlara karşı “yurtsever” bir bilinç ile direnmeye çalışan bizlere “milliyetçilik” üzerinden saldıracaklar.
Yemezler!