Aristoteles siyaset felsefesi içinde insanların ‘zoon politikon’ olduğunu söylüyordu. Yani insan siyasi bir hayvandı; düşünen ve konuşan… Doğru veya değil; insanın doğuştan zorunluluklar dolayısıyla toplumsal (/kolektif) eğilimli olduğunu biliyorsak, birbirileri ile iletişim kurmak için sesli veya görsel yollara başvurmasının da kaçınılmaz olduğunu biliyoruz. Her iletişim süreci ise kendiliğinden düşünüş sistemlerini de geliştirdi. Velhasıl kelam bugün […]
Aristoteles siyaset felsefesi içinde insanların ‘zoon politikon’ olduğunu söylüyordu. Yani insan siyasi bir hayvandı; düşünen ve konuşan… Doğru veya değil; insanın doğuştan zorunluluklar dolayısıyla toplumsal (/kolektif) eğilimli olduğunu biliyorsak, birbirileri ile iletişim kurmak için sesli veya görsel yollara başvurmasının da kaçınılmaz olduğunu biliyoruz. Her iletişim süreci ise kendiliğinden düşünüş sistemlerini de geliştirdi. Velhasıl kelam bugün ‘konuşuyorsak’ ve ‘yazıyorsak’ bu karşılıklı bir etkileşimin ürünüdür. Bir sözcükten veya metinden ‘logic’imize bir şey alırız, onu harmanlar, yoğurur, işimize geldiğinde kullanırız.
Bu yazı da bir irtibata ve/veya iletişime geçme yazısı olacak. Hem bunu okuyanlarla hem de kendim ile. Çünkü artık bazı şeyleri algılamakta zorlanmaya başladım/başladık. Süreç analizi, konjonktür analizi yaparken, tıpkı e-posta kutusunda yaşanan kirlilikler de olduğu gibi, ‘ ‘logic’‘im(iz) de kirlenmeye başladı. Önceden samimiyet ile yaklaştığını düşündüğümüz yazıların veya konuşmaların zaman içerisinde aslında kötümser (‘pessimistik’) bir yanı olmaya başladığını gördüm. Yüksek dozda art niyet içeren teorilerin yeni bir söz söylemeden ziyade eskisi ile yüzleşmeden kaçamak oynadığını artık daha net anlayabiliyorum: misal, ‘artı-değer’in bazıları için ‘arkaik-değer’e dönüşmesi, ‘kol-kafa emeği’nin yerine ‘otomasyon’ olgusunun yerleşmesi örneklerinde olduğu gibi, geçmişe nostaljik ve otantik bakarak yeniyi tamamen (eskinin doğru değerler taşıdığı kabul edilse dahi) onun zıddı olarak inşa etmenin bilinçli bir tercih olduğunu anlamam da olduğu gibi. Kısacası analiz birimlerini artık daha net kavrayabiliyorum.
Tıpkı Ahmet İnsel’in Radikal İki’ye 15 Kasım 2009 tarihinde yazdığı yazıda okurken kapıldığım ve idrak ettiğim o kötümserlik duygusu misali. Okumayı bitirdikten sonra itirazlarım belirdi. Bu yazıda pek çok kişinin yaptığı/yapacağı o yazı üzerinden Ahmet İnsel’in ‘solcu’luğunu tartışmaya girişmeyeceğim. Ve kelime kelime yazısı üzerinden söylem analiz de yapmayarak, teori içine gömülen bir yazı da yazmayacağım. Sadece şunu gerçekleştirmeye çalışacağım: Bu yazıyı okurken mevcut ‘sol’u zımni bir basiretsizlik ve atalet ile suçlarken, hatta sadece o yazı ile değil, geçmiş yazılarına müteakip sosyalist solun neredeyse hepsini ‘özgürlükçü olmayan sol’ ‘kavramı ile eleştirirken kullandığı teorik avadanlığı olan Anti-Kemalizm eleştirisi ile yüz yüze getirmeye çalışacağım. Farkında olmadan Ahmet İnsel ve ekolü Kemalist paradigmanın içine konuşuyorlar; eleştirdikleri ve uzak durmaya çalıştıkları ‘şey’e benzerleşiyorlar.
Önce yazıya ilişkin hâkim olan bir yanlış algılamayı düzeltelim: “AKP gibi, Müslüman-demokrat olarak tanımlamaya yasalar izin vermediği için, kendini muhafazakâr-demokrat olarak tanımlayan, liberal ve muhafazakâr bir partinin açılımlarını, resmi sosyal demokrat partinin bu açılımlar karşısındaki tavrına kıyasla “komünist” yani son derece radikal, devrimci bulan ve onaylayan bir orta sınıf mensubunun tavrından çok farklı değil Türkiye’de işçi sınıfının büyük bir kısmının bakış açısı”.
Ahmet İnsel metodolojik bir hata yapmış: Niceliksel değerleri genelleştirerek niteliksel değerlere dönüştürmüş. Evet, Marksizm’de doğada ve toplumda her şeyin içinde zıddını bulundurması, çelişki taşımasından ötürü durağanlığın yerine devinim kuralı vardır. Devinen ‘şey’, niceliklerde değişime yol açarak nitel sıçramalara neden olur. Buna ‘devrimci değişim kuralı’ da diyebiliriz. Ne var ki, Ahmet İnsel nicel verileri nereden ve nasıl aldığını belirtmemiş ve bununla da kalmayarak Marks’ın kurduğu nicel ile nitel arasındaki tip bir ilişkiselliği tek bir örneğe referansla kurmuş. Elma ile armudun toplanmaya çalışılmasında olduğu gibi.
Paragraflarında gördüğümüz Türkiye’deki işçi sınıfı profilinin değerlendirilmesi ise yine bu tip bir aritmetik işleminin sonucu. Çünkü yazıda ve genel mantalitede görülen analiz birimi, antagonistik bir sınıf çelişkisi değil. Emek-sermaye çelişkisinden azade, toplumsal formasyonu değerlendirirken, sadece ve sadece statükocu ve anti-statükocu ile etnik/mezhepsel ezen kimlik ile etnik/mezhepsel ezilen kimlik gibi karşıt-ikilikleri üzerinden analiz birimlerini kullanmaktadır. Bu tip yaklaşımlar ve değerlendirmeler genellikle post-modern, yapı-sökümcü, liberal-sol dünyanın argümantasyonudur. Haliyle Marksizm’deki anlamıyla kullanılan sınıf kavramı bu yazıda, öznelerin üretim süreçlerindeki konumlanışlarından farklı olarak üstyapısal temayülleri ile kavranılmaktadır. Böyle olunca Ahmet İnsel kendi içinde tutarlı bir düşünüş sistemi geliştirmiş oluyor. Lakin kendi içinde ne kadar tutarlı olursa olsun Türkiye’de adı geçen işçi sınıfının ister sarı sendikalarda ister yeşil sendikalarda ideolojik manipülasyonlar sonucu örgütlenmeleri, isterlerse en gerici-sağcı-milliyetçi-muhafazakâr partilere oy vermeleri ve hayata böyle bakmaları dahi üretim ilişkileri bağlamında onların işçi sınıfında yer aldığı gerçeğini değiştirmemektedir: Gerek üretimden gelen gücü kullanabilme kapasiteleri ile orantılı, gerekse de sömürüye maruz kalmaları, ücretli çalışan olmaları dâhilinde…
Analiz birimleri sınıf yerine kimlik ve kimliklerin temayülleri ile algılanmaya başlandığında sarı ve yeşil sendikaların içinde, işbirlikçi bürokratik iktidara rağmen, yürütülen emek mücadeleleri gözden kaçırılır ve hepsi bir kalemde silinir. Bu sendikalarda örgütlenen veya örgütsüz kalan ‘yanlış bilince’ sahip işçilerin mevcut milliyetçi-muhafazakâr partilere oy vermeleri ise ‘kendi için sınıf olmama’ durumundan ‘sınıf yoktur’ anlayışına kadar getirilir. Bu bağlamda ortaya çıkan sonuç, işçilerin kendi dışında sınıf olduklarından dolayı sınıf olarak görülmeyerek işçi kümesi şeklinde ele alınmasıdır. Nicel olarak toplumun her alanında karşımıza çıkan, ücretli çalışan (emek kapasitesini satmak zorunda kalanlar), üretimden gelen gücünü kullanabilme özelliğine sahip olan (üretken-üretken olmayan emek) ve kapitalist hiyerarşi piramidinde mülkiyete sahip olmayan, kısacası yönetilen ve sömürülen her özneyi hangi adla kodlarsak kodlayalım işçi olduğu gerçeği değişmemektedir. Sürece ve işleyen mekanizmalara sınıfsal bakmadığımız takdirde işçi sınıfı başka adlar alır. Bu ad alma süreci, doğal ve kendiliğindenci biçimde, doğduğumuz toplumun kimliği ve biyolojik cinsiyetimiz (sex) ve toplumsal cinsiyetimiz (gender) ile yakından alakalıdır. Ama işçi sınıfı dediğimiz anda bahsini ettiğimiz konuyu, sınıf-emek-sermaye-sömürü gibi kavramlarla birlikte değerlendirmek durumundayız. Aksi halde normalde elma ve armutları aritmetik yollarla toplayamama halini Öklid geometrisini kullanarak toplama çabalarını sürdürdüğümüzün resmi çıkar.
Hem yazıda sezdiğim ve ipuçlarını bulduğum, hem de daha önceki metinlerinde gördüğüm Kemalizm ile yüzleştirme konusunu açıklayayım. Bilindiği üzere Kemalizm özü itibari ile tipik bir teritoryal ulus-devletin kurucu ideolojisinin (görece) tipik özelliklerini taşır: etno-seküler bir ‘millet’ inşası, resmi tarih yazımı, milliyetçilik ile militarizm arasından bir hat örerek er
kek ve kadın fertleri sisteme entegre etmek. Kemalizm’in toplumsal formasyon açısından en karakteristik özelliği, dillere pelesenk olmuş, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış toplum” söylemi idi. Bu söylem ile zamanında toplumlarda yaratıcı yıkıma neden olan Marksist (-Leninist) ideoloji ülke hudutlarından uzak tutulmaya çalışılmıştı. Öngörülen, patron ile çalışanın el ele kol kola yürüdüğü solidarist ve korporatist bir toplum kurgusuydu.
Kemalist entelejansiya için farklılıklar sınıfsal olmaktan çok kimliksel düzlemdeydi: Türk, Kürt, Rum, Ermeni veya Sünni, Şafi, Alevi gibi. Ama bu farklılıkların bastırılması ve kaynaştırılması için ise devreye milliyetçilik giriyordu: Türk kimliği. Tam da bu noktada, devletin homojen bir toplum oluşturabilmek için bu kimliği ideolojik ve baskı aygıtları ile toplumun her alanına yaydığını, yeri geldiğinde cebri ve zecri uygulamaları sayesinde bireyleri millete dâhil etmede kullandığını da biliyoruz. Kemalizm tipik bir kurucu ideoloji gibi egemen olduğu zaman ve mekân içinde çatlak sesler duymak istemiyordu. Marksist terminolojideki karşılığı ile en son yaşanmasını istediği şey sınıflar-arası bir konfrantasyon yani çatışmaydı. Bu yüzden, çatışmaların önüne geçmek için, hükümet ve organları ile çalışan kesimlerin müzakere süreçleri, emekçi sınıfların mücadelesiyle, ite kaka olsa bile geçmişten bugüne sürdürüldü. Müzakere toplumu anlayışı, sınıfsal konfrantasyonlara ket vurabilmek adına devlet iktidarı için zorunlu bir uğrak olmuştu ve halen daha bu anlayışın izleri sürdürülmektedir. Ne ki, Ahmet İnsel, birçok metninde ve konuşmasında Avrupa’ya işaret ederek, oradaki gibi bir toplum kurgusunun altını çiziyor: Müzakereci, ‘kamusal alan’a bilinçli insanların çıktığı ve ‘sivil’liğin kuvvetli olduğu bir işleyişe sahip toplum. Ahmet İnsel’in yazılarından Marksizm’in ortodoks yorumuna düşmemek için sınıf analizini üretim sürecinden kaçamak, kimliksel düzlemde eşitlenmiş, ulus-devletin topluma enjekte ettiği milliyetçilik illetinin kesildiği ve stabilize olmuş, Avrupai tarzda elzembir refah devletinin izlerine ulaşıyoruz.
Kapitalist birikim modellerindeki tıkanıklıklar sonucu yeni bir birikim modeli uygulama çabaları Türkiye’de sadece altyapısal ve üstyapısal değişiklilere neden olmamıştır. Resmi ve kurucu ideoloji olan Kemalizm’de her kabuk değiştirme sürecinde kendini yenilemiştir: İçsel ve dışsal etkenleri tartarak kendini değişim rüzgârlarına adapte etmeye çalışmıştır. Pragmatik bir tavırla zaman sağ, sol, muhafazakârlık, vs. gibi ideoloji ve akımlarla etkileşime girmiştir. Bu anlamda 1920 ila 1930 arasında yaşanan ve o günkü halini bugünde koruyan tek bir ve biricik Kemalizm yoktur. Nitekim o zamandan bu zamana bir dolayımlı ilişki söz konusudur ve Kemalizm’in devlet, ordu ve toplum örgütlenmesinde halen etkileri sürmektedir; mutlak değil.
Bu bayrak yarışında Kemalizm’in bırakmadığı ‘imtiyazsız, kaynaşmış, sınıfsız toplum’ söylemi, bugün ‘anti-Kemalist’ ve ‘statükoyu bozan’ (aslında yeniden tasnif eden) olarak kabul edilen AKP’nin bile başka bir forma sokarak her seferinde yinelediği ‘tek dil, tek din, tek devlet’ söylemiyle zımnen aynı olup, ikisi de solidarizm sosuna bulanmıştır. Ahmet İnsel’in “AKP sorunları akutlaştırarak, hâkimiyetlerini sürdürmek isteyen otoriter devlet elitlerinin elinden iktidar olanaklarını alarak, siyasal rejimin liberal muhafazakârlık çerçevesinde normalleşmesi mücadelesi veriyor” cümleleri yukarıda anlattığımız bağlamda düşünüldüğünde çelişkili bir hale düşmektedir.
Şayet herhangi bir statükodan yakınılıyorsa ilk yapılması gereken iş statükoya sebep olan kaynakların ortadan kaldırılması, mümkün değilse ıslah edilmesidir. Siz toplumda bütün (kimliksel olsa bile) eşitsizlikleri yaratan ‘özel mülkiyeti’ ve bu eşitsizlikleri daimileştiren ‘devlet’ aygıtını ortadan kaldırmayı düşünmezseniz, son kertede ‘sömürü’ denilen süreç işlemeye devam eder. Ve sömürüyü eksiksiz sürdürmek isteyen egemen sınıflar, toplumsal, siyasal veya ekonomik kriz ortamlarında sınıf çatışmalarının önüne geçmek için çeşitli çelişkileri kaşır: etnisiteler ya da mezhepler arası çelişkiler gibi. Sınıfsal olmayan çatışmalar yaratan egemen sınıflar, koşulları değerlendirerek gerektiğinde kanlı uygulamalar ile sürece müdahale eder, gerektiğinde ise altın tepside, kapitalist sömürüyü engellemeyecek biçimde, müzakereler gibi ideolojik görüngülere sığınır.
Bu sebeple devlet aygıtıyla sürekli bir uzlaşma düşünüldüğü sürece sömürü sonu gelmeyecek olan bir süreçtir.
Ahmet İnsel, analiz birimini sınıf üzerinden kurmadığı gibi ‘neden’ sorusunu sormayarak bu eşitsizliklerin derinlerine inme gereksinimini duymadığını yazısından kolaylıkla anlayabiliyoruz. Statükonun müsebbibi olarak gördüğü Kemalizm ve Kemalist söylem ile referans noktasını kurduğu Avrupa ve Avrupai söylemin burjuva siyaset ekseninde aynı dille olmasa bile aynı içerikle konuştuğunu, bu hap yazıda, göstermeye çalıştım. Ahmet İnsel’in hafta sonu yayımlanan yazısında ‘sol’a örnek gösterdiği ve reçete yazdığı AKP ve icraatlarının ne kadar tutarlı olduğunu tartışmak başka bir konu…
Son bir soru: Bir veya iki siyasi hamleye bakarak bir partiye ‘mesih’gözüyle bakmak ne kadar tutarlıdır? Peki, bu partinin SSGSS’yi geçirmesi, kamuyu tasfiye etmeyi sürdürmesi, mezarda emekliliği getirmesi, elektriğe, suya, gaza, benzine zam üstüne zam yapması, kolluk kuvvetleri ile muhalif sesleri bastırması ve insanları cezaevlerinde ölüm koşullarıyla yüz yüze bırakması gibi uygulamalarını nereye koyacağız?
Birazcık insaf!