Bu şiirin içinden bir kuşağın hikayesi geçer; yeraltında pişmiş, hayatını kavganın ihtiyaçlarına göre kurmuş, kendisine ait küçük ve güvenli bir gelecek tasarlamayı çoktan geride bırakmış bir kuşak… Ahmet Telli onlara “serüvenciler” der

Ahmet Telli benim için aşkın sesidir. Burada yalnızca iki insan arasındaki aşktan söz etmiyorum; insanı hayata, kavgaya, yoldaşa, bir şehre ve bir hatıraya bağlayan o büyük duygudan söz ediyorum. Onun şiirlerinde aşkın içinden kavga, kavganın içinden insan geçerken, Ahmet Telli, insanın en yaralı yerine dokunurken oraya mutlaka bir direnç de bırakmayı bilir.
İlk tutuklanmamı Kürdistan’da yaşamıştım. Bedenim sanki felç olmuş gibi ağırlaşmış, en küçük hareketi bile güçlükle yapar hale gelmiştim. Dışarıdan gelen ilk mektubumun girişinde “Hüznün İsyan Olur” şiiri vardı. Zar zor hareket ettirdiğim parmaklarımın arasında tuttuğum kâğıda gözyaşlarım damlamış, şiirin mürekkebini dağıtmıştı. Ahmet Telli’yle ilk karşılaşmam değildi bu elbette, şiiriyle ilk tanışmam da… Ama o an, onun şiirinin hayatımdaki yerini bambaşka bir noktaya taşımıştı. Dışarıda birileri beni düşünüyor, bana ulaşmaya çalışıyor ve bunu Ahmet Telli’nin dizeleriyle yapıyordu. Cezaevinin o ağır sessizliği içinde bir şiir, bütün kapıları ve duvarları aşarak gelip bana ulaşıyordu.
“Kavgadan uzak kalmışsan, sevdadan da uzaksın demektir” yazıyordu. Bu dizeyi yıllardır Ahmet Telli’nin şiir dünyasını açan anahtarlardan biri sayarım. Sevda ile kavga onda birbirinden ayrı iki hayat gibi durmaz, aynı insanın içinde yan yana büyür. Biri ötekini eksiltmez, tersine tamamlar. Aşk insanın kendisini yaşamdan çektiği güvenli bir sığınak da değildir; bağlılığını, cesaretini ve vazgeçmeme gücünü büyüten bir yerde durur.
İlginç bir coğrafyada yaşıyoruz. Acının da isyanın da şiirle konuştuğu, her büyük toplumsal kırılmanın kendi sesini ve şairini yarattığı bir coğrafya burası. Nazım denildiğinde imgelerin aşılmaz kudreti gelir aklıma. Hasan Hüseyin’de grev halaylarının sesi, fabrika kapılarındaki öfke ve meydanlara taşan işçilerin soluğu duyulur. Ahmed Arif’te Anadolu ile Mezopotamya’nın toprağından fışkıran kardeşlik, hasret ve başkaldırı konuşur. Adnan Yücel’de aşk ile kavga birbirinden ayrılmaz; aynı örs üzerinde, aynı çekiç darbeleriyle biçimlenir. Orhan Veli’de İstanbul’un sokakları, yoksulluk ve akıllara sığmayan garip bir mahcupluk vardır. Ahmet Telli ise bu büyük şiir yatağında kendi sesini bulmuş; bir kuşağın aşklarını, yenilgilerini, kayıplarını, yeraltı yaşamını ve yeniden yola çıkma iradesini şiiriyle geleceğe taşımıştır.
Ahmet Telli şiirinin teknik yanına, diline, imge kuruluşuna, ritmine ve ses örgüsüne dair çok şey söylenebilir elbette. Ben edebiyatçı değilim, benim durduğum yer başka. Ben daha çok o şiirin hangi hayatın içinden doğduğuna, kimlere ses verdiğine ve bizde nasıl bir karşılık bulduğuna bakıyorum. Bu açıdan Ahmet Telli’nin şiirinde benim için ayrı bir yerde duran istisna bir şiir var. Adnan Yücel’in kendi şiiri için “şiirimin doruk noktası” diye tarif ettiği bir zirve vardır ya, ben de Ahmet Telli şiirinde o yeri “Soluk Soluğa”ya veriyorum. Kendisi bu şiir için böyle bir tanımlama yaptı mı bilmiyorum; benim için onun şiirinin ulaştığı en yüksek yerlerden biridir bu şiiri.
“Gidersen Yıkılır Bu Kent”, “Çocuksun Sen”, “Aşk Bitti”, “Su Çürüdü”, “Sıyrılıp Gelen” ve “Hüznün İsyan Olur” ayrı ayrı iz bırakmış şiirlerdir. “Gidersen Yıkılır Bu Kent”te aşk bir insanla sınırlı kalmaz; sokaklara, kuşlara, fesleğenlere, otobüs duraklarına kadar yayılır ve sevilenin gidişiyle kentin bütün düzeni çöker. “Çocuksun Sen”, dünyaya sığmayan, daha ilk yolculukta tipiye tutulan, kendisini bir uçurumun boşluğuna bırakacak kadar savunmasız ve büyük bir aşkı taşır. “Aşk Bitti”de ayrılığın açtığı boşluk kadar o boşluktan çıkıp yürümeyi yeniden öğrenme, sokağa ve dostlara dönme çabası da vardır. “Su Çürüdü”, işkence ve sorgu altında insanın kimliğini, bilgisini ve direncini korumasının şiiridir; suyun bile çürüdüğü bir karanlıkta, adından başkasını vermeyen insan konuşur. “Sıyrılıp Gelen”de sessizce beklerken bileylenen bir yürek ve dağların, denizlerin ardından yaklaşan, hayatı sarsacak bir zaman vardır. Bu şiirlerin herbiri Ahmet Telli’nin başka bir yanını gösterir. “Soluk Soluğa”nın yeri ise benim için bambaşkadır; orada bir kuşağın devrimci hayatı, aşkları, ayrılıkları, yenilgileri ve yeniden yola çıkma iradesi aynı hikâyenin içinde yürür.
Bu şiirin içinden bir kuşağın hikayesi geçer; yeraltında pişmiş, hayatını kavganın ihtiyaçlarına göre kurmuş, kendisine ait küçük ve güvenli bir gelecek tasarlamayı çoktan geride bırakmış bir kuşak… Ahmet Telli onlara “serüvenciler” der. “Büyük aşklar yolculuklarla başlar ve serüvenciler düşer bu yollara”… vurulup her kuşatmada yere düşseler de serüvencidir onlar ve hiç ölmezler…
Yerleşik hayatları yoktu bu serüvencilerin; bir kenti sevebilir, o kentte yıllarca mücadele içinde emek verebilir, insanlarla güçlü bağlar kurabilirler, yine de kalamazlar. Kavganın çağrısı geldiğinde giderler, ihtiyaç nerede doğmuşsa oraya ulaşırlar. Bir fabrikada direniş varsa oraya, bir mahallede örgütlenme gerekiyorsa oraya, düşen bir yoldaşın görevi devralınacaksa onun yerine giderler. Hayatlarını kişisel geleceklerinin etrafında kurup mücadeleye zaman ayırmazlar; kişisel hayatlarını mücadelenin ihtiyaçlarına göre kurarlar.
Ahmet Telli’nin serüvencileri korkusuz taş heykeller değildi. Şiirin asıl gücü de bana göre burada yatıyordu. Korktular, özlediler, sevdiler, ayrıldılar, yanıldılar ve yenildiler. İlk sevgiliyi, yarım kalan bir öpüşmeyi, içinden çıkıp geldikleri o görünmez olan şehri düşündüler; yine de yürümeyi sürdürdüler. Mücadele onları duygusuzlaştırmadı. Tam tersine bütün o duyguları taşıyarak yürüdüler; acıyı, korkuyu, aşkı ve özlemi kişisel hayatın sınırları içinde eritip tüketmediler.
Elbette o kuşağın büyüklüğü yalnızca yarattığı mevzilerle ölçülemez. “Soluk Soluğa” biraz da bu gerçeklik içinde anlam kazanıyor. O kuşak çok yanıldı, ağır yenilgiler yaşadı, başarısız eylemler ve ihtilaller gördü. Devletin faşist zoruyla, işkenceyle, zindanla, sürgünle ve ölümle yüzleşti; kendi yanlışlarının ağır sonuçlarını da yaşadı. Bunların üzerini örtmenin, geçmişi kusursuz bir kahramanlık tablosuna çevirmenin bugünün mücadelesine hiçbir faydası yok. Şiir de böyle bir yola sapmıyor zaten. Yer yer yanılmış, yenilgilere uğramış ama yeniden serüvenlere atılmaktan geri durmamış bir insanı, daha doğrusu bir kuşağı anlatıyor. Bana sahici gelmesinin nedeni de bu. Zaferin rahatlığıyla kurulmuş bir şiir koymuyor karşımıza; yenilginin ağırlığını omuzlayarak yeniden ayağa kalkan o yiğit insanların hikâyesini çarpıyor suratımıza.
Şiirin sonunda başarısız ihtilallerden geriye kalan bir şeyden söz eder Ahmet Telli ve sözü orada bırakır. Belki de o boşluğu her kuşak kendi mücadelesiyle doldursun ister, bilemiyorum. Başarısız ihtilallerden geriye yalnızca acı ve ölüm kalmaz onda! Birikim kalır, deneyim kalır, hatalar ve dersler kalır. Yoldaşlık, örgütlenme biçimleri, direnme kültürü, bedel ödeme kararlılığı kalır. (Bugün eriyen bir kültür olarak) Bir kuşak kendisinden sonra gelenlere kusursuz bir miras bırakmaz; yarım kalmış işler, çözülmemiş çelişkiler ve yeniden ele alınması gereken bir mücadele hattı bırakır.
Bugün devrimci kültürün zayıfladığını, kişisel hesapların kolektif amaçların önüne geçtiğini, yerleşik hayatların insanı kavganın dışına çektiğini söylediğimizde “Soluk Soluğa” geçmişten gelen bir hatırlatma olarak duruyor önümde/önümüzde. O şiirdeki serüvencilerin bütün yaptıklarını tekrarlamak ya da onların yaşadığı dönemi bugüne kopyalamaktan bahsetmiyorum elbette. Her dönemin mücadele araçları, örgütlenme biçimleri ve ihtiyaçları kendi koşulları içinde oluşur. Yine de değişmemesi gereken bir çizgi var: İnsanın kişisel hayatını tarihin ve sınıf mücadelesinin üzerinde görmemesi. Serüvencinin bize verdiği en anlamlı mesajın da bu olduğunu düşünüyorum.
Ahmet Telli’nin şiiri beni yine buradan yakalıyor. İlk tutukluluğumda gelen o mektubun mürekkebi hala hafızamda dağılmış duruyor. Aradan geçen yıllar, cezaevahmeleri, kayıplar ve yenilgiler o anı soldurmadı, biliyorum. Şiirin insan hayatına dokunduğu yer bazen bir edebiyat tartışmasından çok daha güçlüdür.
Şimdi onu kaybettik. Geriye güçlü bir şiir mirası, bir kuşağın hafızası ve “Soluk Soluğa”nın serüvencileri kaldı. Ahmet Telli, o insanları yaşadıkları yenilgilerle, aşklarla, korkularla ve yolculuklarla birlikte şiire taşıdı. Onları kutsamadı, insanlıklarından koparmadı, mücadelenin içinde nasıl biçimlendiklerini gösterdi. Ve bu yüzden vurulup düşseler de ölmediler. Bir şiirin içinde, bir mektubun girişinde, bir hücrenin duvarında, yıllar sonra yeniden hatırlanan bir yoldaşın yüzünde yaşamayı sürdürecekler…
Ve onun dediği gibi; “Son serüvenci yaralıdır hâlâ…”
Kaynak: Alınteri
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.