Marx, Hegel'in yabancılaşma teorisini koruyacak ancak onu metafizik çerçevesinden çıkaracaktır. Hegel'de yabancılaşan şey Tin iken, Marx'ta yabancılaşan şey emektir. Hegel'de tarih Dünya Tini'nin kendisini gerçekleştirme süreci iken, Marx'ta tarih insanların maddi yaşamlarını üretme sürecidir. Hegel'de özgürlük öz-bilincin gelişmesiyle gerçekleşirken, Marx'ta özgürlük toplumsal ve ekonomik koşulların dönüşümüyle mümkün hâle gelir

Hegel'in felsefesini anlamanın en önemli koşullarından biri, onun "Tin" (Geist) kavramını doğru kavrayabilmektir. Çünkü Hegel'in bütün sistemi, doğadan tarihe, sanattan dine, hukuktan devlete kadar uzanan geniş bir alanı, Tinin kendi kendisini gerçekleştirme süreci olarak açıklamaktadır. Hegel açısından gerçeklik, yalnızca maddi nesnelerin toplamı değildir; gerçeklik aynı zamanda anlam üreten, kendisini bilen ve kendisini tarih içinde açığa çıkaran bir akılsal bütünlüktür. Bu nedenle Hegel'in sistemi çoğu zaman "Mutlak İdealizm" olarak adlandırılır.
Ancak burada idealizm sözcüğü gündelik anlamda kullanılmaz. Hegel'in idealizmi, dünyanın yalnızca düşünceden ibaret olduğunu ileri süren basit bir öznelcilik değildir. Hegel'e göre gerçek dünya vardır; doğa, toplum ve tarih nesnel bir gerçekliğe sahiptir. Fakat bu gerçeklik, nihai anlamını Tin'in gelişim süreci içerisinde kazanır. Başka bir ifadeyle, dünya yalnızca var olmaz; aynı zamanda kendisini bilir ve anlar. İşte Tin kavramı bu öz-bilinçli gerçekliği ifade eder.
Hegel'in felsefesinde Tin, başlangıçta tamamlanmış bir varlık değildir. Tin de tıpkı tarih gibi gelişir. Kendisini ancak uzun ve çelişkili bir süreç içerisinde gerçekleştirir. Bu süreçte Tin önce doğa biçiminde dışsallaşır, sonra insan bilincinde ortaya çıkar, ardından toplum, kültür, hukuk, sanat, din ve felsefe biçimlerinde giderek daha yüksek bilinç düzeylerine ulaşır. Son aşamada ise kendisini tam olarak tanıyarak "Mutlak Bilgi" düzeyine erişir.
Bu yaklaşımın temelinde Hegel'in öz-bilinç teorisi bulunmaktadır. Ona göre insan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda kendisini düşünebilen bir varlıktır. İnsan yalnızca nesneleri bilmez, kendisini de bilir. Ancak öz-bilinç kendiliğinden ortaya çıkmaz. İnsan, ancak başka bilinçlerle karşılaşarak kendi bilincinin farkına varır. Bu nedenle Hegel'e göre insanın kendisini tanıması, toplumsal ilişkiler içerisinde gerçekleşir.
Bu düşünce, Hegel'in en etkili analizlerinden biri olan "efendi-köle diyalektiği"nde ortaya çıkar. Hegel burada öz-bilincin gelişimini tarihsel ve toplumsal bir mücadele üzerinden açıklar. İki bilinç karşı karşıya geldiğinde her biri diğerine kendi üstünlüğünü kabul ettirmek ister. Bu mücadele sonucunda biri efendi, diğeri köle hâline gelir. İlk bakışta kazanan efendi gibi görünür. Ancak süreç ilerledikçe ilginç bir durum ortaya çıkar. Efendi üretmez, yalnızca tüketir. Köle ise çalışır, doğayı dönüştürür ve üretim sürecinde dünyayı olduğu kadar kendisini de dönüştürür. Böylece gerçek gelişim efendide değil, kölede gerçekleşir.
Bu analiz yalnızca bireysel bilinç üzerine değildir. Aynı zamanda insanlık tarihindeki emek, üretim ve toplumsal dönüşüm süreçlerine ilişkin derin bir sezgiyi içerir. Daha sonra Marx'ın emek teorisi ve yabancılaşma analizleri üzerinde büyük etkide bulunmasının nedeni de budur. Marx, Hegel'in bu çözümlemesinde toplumsal emeğin dönüştürücü gücünü görmüş, ancak bunun idealist çerçevesini eleştirmiştir.
Hegel'in yabancılaşma kavramı da aynı bağlam içerisinde değerlendirilmelidir. Yabancılaşma, Hegel'de insanın ya da Tin'in kendi özünden kopması anlamına gelir. Ancak bu kopuş olumsuz bir durum olmanın ötesinde gelişimin zorunlu bir aşamasıdır. Tin kendisini gerçekleştirebilmek için önce kendisinden dışarı çıkmak zorundadır. Kendi ürünleriyle karşılaşmalı, onları yabancı bir güç gibi deneyimlemeli ve daha sonra yeniden kendisine dönmelidir.
Bu nedenle Hegel'de yabancılaşma geçici ve tarihsel bir süreçtir. İnsan kendi yarattığı dünyayı başlangıçta yabancı bir gerçeklik olarak algılar. Fakat zamanla bu dünyanın kendi etkinliğinin ürünü olduğunu kavrar. Böylece yabancılaşma aşılır ve öz-bilinç daha yüksek bir düzeye ulaşır. Hegel'in bütün tarih anlayışı bu mantık üzerine kuruludur.
Din bu sürecin önemli örneklerinden biridir. Hegel'e göre insanlar kendi öz güçlerini tanrısal varlıklara aktarırlar. Kendi yarattıkları idealleri kendilerinden bağımsız bir gerçeklik gibi görürler. Ancak felsefi bilinç geliştikçe insan, tanrısal olarak gördüğü değerlerin aslında kendi tarihsel ve kültürel yaratımları olduğunu fark eder. Böylece yabancılaşma aşılmaya başlanır.
Sanat, din ve felsefe Hegel'de Tinin kendisini tanımasının üç temel biçimidir. Sanatta Tin duyusal imgeler aracılığıyla kendisini ifade eder. Dinde simgeler ve inançlar aracılığıyla kendisini kavrar. Felsefede ise kavramsal düşünce düzeyine ulaşarak kendisini doğrudan bilir. Bu nedenle Hegel için felsefe, Tinin kendi gelişim sürecinin en yüksek aşamasıdır.
Burada Hegel'in sisteminin hem gücü hem de sınırı görülmektedir. Gücü, insanı tarihsel ve toplumsal ilişkiler içerisinde ele almasında yatar. İnsan artık soyut bir birey değildir; tarihsel süreçler içerisinde oluşan bir varlıktır. Bilinç, toplumsal yaşamla ilişkilidir. Özgürlük tarihsel olarak gelişir. Yabancılaşma insan deneyiminin merkezinde yer alır. Bu fikirlerin tamamı daha sonra Marx tarafından devralınacaktır.
Fakat aynı zamanda Hegel'in sınırı da burada ortaya çıkar. Çünkü bütün bu süreçlerin nihai öznesi hâlâ gerçek insanlar değil, Mutlak Tin'dir. İnsan emeği, toplumsal ilişkiler, üretim süreçleri ve maddi yaşam koşulları, daha büyük bir metafizik sürecin araçları gibi görünmektedir. Hegel'in tarih sahnesine çıkardığı özne, somut insan topluluklarından çok Evrensel Akıl'dır.
Marx'ın eleştirisi tam da bu noktada başlayacaktır. Marx, Hegel'in yabancılaşma teorisini koruyacak ancak onu metafizik çerçevesinden çıkaracaktır. Hegel'de yabancılaşan şey Tin iken, Marx'ta yabancılaşan şey emektir. Hegel'de tarih Dünya Tini'nin kendisini gerçekleştirme süreci iken, Marx'ta tarih insanların maddi yaşamlarını üretme sürecidir. Hegel'de özgürlük öz-bilincin gelişmesiyle gerçekleşirken, Marx'ta özgürlük toplumsal ve ekonomik koşulların dönüşümüyle mümkün hâle gelir.
Bu nedenle Marx'ın Hegel'e yönelttiği eleştiri yalnızca felsefi bir tartışma değildir. Bu eleştiri, modern düşüncenin yönünü değiştirecek kadar köklü bir dönüşümün başlangıcıdır. Hegel'in kavramları korunacak, fakat içerikleri tamamen yeniden tanımlanacaktır. Tin yerini insana, metafizik yerini tarihe, öz-bilinç yerini toplumsal pratiğe bırakacaktır.
Ancak Marx'a giden yol doğrudan Hegel'den geçmez. Bu geçişte belirleyici rol oynayan önemli bir ara halka bulunmaktadır: Ludwig Feuerbach. Feuerbach, Hegel'in idealizmine karşı ilk büyük materyalist eleştiriyi geliştirecek ve Marx'ın düşünsel dönüşümünde kritik bir rol oynayacaktır.
1831 yılında Hegel'in ölümüyle birlikte Alman felsefesi yalnızca büyük bir düşünürü kaybetmedi; aynı zamanda kendi iç çelişkileriyle yüzleşmeye başladı. Hegel'in yaşamı boyunca kurduğu devasa sistem, bir yandan modern düşüncenin ulaştığı en yüksek teorik bütünlüğü temsil ederken, diğer yandan çözülmeye hazır ciddi gerilimler de barındırıyordu. Çünkü Hegel'in diyalektiği sürekli hareketi, değişimi ve çelişkiyi açıklarken; siyasal sonuçları çoğu zaman mevcut devlet düzeninin meşrulaştırılması yönünde okunabiliyordu. Bu durum, öğrencileri ve takipçileri arasında derin ayrışmalara yol açtı.
Hegel sonrası düşünce dünyası kısa sürede iki ana eğilime bölündü. Bir tarafta "sağ Hegelciler" olarak adlandırılan grup bulunuyordu. Bu çevre, Hegel'in devlet, din ve hukuk anlayışını muhafazakâr bir biçimde yorumlayarak mevcut siyasal düzeni savunuyordu. Onlara göre tarih büyük ölçüde tamamlanmış, modern devlet özgürlüğün en gelişmiş biçimine ulaşmıştı. Dolayısıyla yapılması gereken şey mevcut kurumları korumaktı.
Diğer tarafta ise "Genç Hegelciler" veya "sol Hegelciler" olarak bilinen düşünürler yer alıyordu. Bu grup Hegel'in sisteminin muhafazakâr sonuçlarını değil, diyalektik ve eleştirel yönünü öne çıkarmaktaydı. Onlara göre Hegel'in gerçek mirası, her şeyin tarihsel ve değişebilir olduğunu göstermesiydi. Eğer tarih hareket hâlindeyse, mevcut devlet, din ve toplumsal kurumlar da eleştirilebilir ve dönüştürülebilirdi.
Genç Hegelciler arasında özellikle Bruno Bauer, Max Stirner ve en önemlisi Ludwig Feuerbach öne çıkmıştır. Marx'ın düşünsel gelişiminde bu çevrenin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak Marx, zamanla bu akımın sınırlarını da görmeye başlayacaktır.
Feuerbach'ın tarihsel önemi, Hegel'in idealist sistemine yönelttiği radikal eleştiriden kaynaklanır. Hegel'de düşünce, gerçekliğin belirleyici gücüydü. Feuerbach ise bu ilişkiyi tersine çevirmeye çalışmıştır. Ona göre gerçek olan şey düşünce değil, insandır. İnsan doğanın bir parçasıdır ve düşünce, insanın maddi varoluşundan bağımsız düşünülemez. Böylece Feuerbach, Alman idealizminin gökyüzüne yükselttiği felsefeyi yeniden yeryüzüne indirmeye çalışmıştır.
Feuerbach'ın en büyük eseri sayılan Hristiyanlığın Özü adlı çalışması, modern din eleştirisinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Feuerbach burada son derece çarpıcı bir tez ileri sürer: İnsanlar Tanrı'yı yaratmıştır; Tanrı insanları yaratmamıştır. Ona göre din, insanın kendi öz niteliklerini yabancı bir varlığa aktarmasının sonucudur. İnsan sevgi, adalet, merhamet ve güç gibi kendi özelliklerini gökyüzüne yansıtarak tanrısal bir varlık yaratır. Daha sonra ise kendi yarattığı bu varlığın karşısında eğilir.
Bu analiz, Hegel'in yabancılaşma teorisinin materyalist bir yeniden yorumlanmasıdır. Hegel'de yabancılaşan şey Tin'di; Feuerbach'ta ise yabancılaşan şey insandır. İnsan kendi özünü dışsallaştırmakta ve ardından bu özün karşısında güçsüzleşmektedir. Dolayısıyla din, insanın kendisine yabancılaşmasının bir biçimidir.
Bu yaklaşım Marx üzerinde son derece güçlü bir etki bırakmıştır. Özellikle gençlik döneminde Marx, Feuerbach'ın din eleştirisini büyük bir ilerleme olarak değerlendirmiştir. Çünkü Feuerbach ilk kez metafizik açıklamaları reddederek somut insanı felsefenin merkezine yerleştirmiştir. Bu açıdan bakıldığında Feuerbach, Marx'ın materyalizme geçişinde önemli bir dönüm noktasıdır.
Ancak Marx çok geçmeden Feuerbach'ın da belirli sınırlar içinde kaldığını fark edecektir. Feuerbach, Hegel'in idealizmini eleştirmiştir; fakat bunu yaparken insanı tarihsel ve toplumsal bağlamından koparmıştır. Feuerbach'ın insanı, belirli bir sınıfa, topluma veya tarihsel döneme ait değildir. O, soyut ve değişmez bir "insan özü"nden söz etmektedir.
Marx'a göre asıl sorun burada yatmaktadır. Çünkü insanı yalnızca biyolojik ya da doğal bir varlık olarak tanımlamak yeterli değildir. İnsan her şeyden önce toplumsal ilişkiler içinde yaşayan tarihsel bir varlıktır. İnsan özü, bireyin içinde bulunan değişmez bir cevher değildir. İnsan özü, insanların birbirleriyle kurdukları toplumsal ilişkilerin toplamıdır.
Marx'ın ünlü ifadesiyle: "İnsan özü, tek tek bireylerin içinde bulunan soyut bir şey değildir. O, toplumsal ilişkilerin toplamıdır."
Bu ifade, Feuerbach ile Marx arasındaki temel ayrımı ortaya koymaktadır. Feuerbach insanı doğa içinde açıklarken, Marx insanı tarih içinde açıklamaktadır. Feuerbach'ın materyalizmi doğalcıdır; Marx'ın materyalizmi ise tarihsel ve toplumsaldır.
Marx'ın Feuerbach'a yönelik en sistematik eleştirisi, daha sonra ünlü hâle gelecek olan Feuerbach Üzerine Tezler adlı kısa metinde ortaya konulmuştur. Bu tezlerde Marx, önceki materyalizmin temel eksikliğinin pratiği kavrayamaması olduğunu belirtir. Feuerbach dünyayı açıklamaktadır; fakat onu değiştiren toplumsal faaliyetleri yeterince incelememektedir.
Marx'a göre insanlar yalnızca düşünerek değil, çalışarak ve üreterek dünyayı dönüştürürler. İnsan bilinci, toplumsal pratiğin ürünüdür. Bu nedenle gerçekliğin anlaşılması için düşüncelerin değil, insanların maddi faaliyetlerinin incelenmesi gerekir.
Bu noktada Marx'ın düşüncesinde belirleyici kavram "praksis" hâline gelir. Praksis yalnızca eylem değildir; bilinçli, dönüştürücü toplumsal etkinliktir. İnsan, doğayı dönüştürürken kendisini de dönüştürmektedir. Tarih, fikirlerin değil; üretim yapan ve mücadele eden insanların tarihidir.
İşte Marx'ın Hegel ve Feuerbach'tan kopuşu tam olarak burada gerçekleşir. Hegel tarihin öznesini Dünya Tini olarak tanımlamıştı. Feuerbach ise soyut insanı merkeze yerleştirmişti. Marx ise tarihin gerçek öznesinin toplumsal insan olduğunu ileri sürmüştür. Bu insan, belirli üretim ilişkileri içerisinde yaşayan, çalışan, mücadele eden ve kendi tarihini yapan somut insandır.
Bu dönüşüm yalnızca felsefi bir düzeltme değildir. Aynı zamanda modern sosyal bilimlerin doğuşunu hazırlayan büyük teorik sıçramadır. Çünkü artık tarih, din, hukuk, siyaset ve ideoloji gibi olgular kendi başlarına açıklanmamaktadır. Bunların tamamı insanların maddi yaşam süreçleriyle ilişkilendirilmektedir.
1840'ların ortalarına gelindiğinde Marx, hem Hegel'in idealizmini hem de Feuerbach'ın soyut materyalizmini aşmaya başlamıştır. Ortaya çıkmakta olan yeni yaklaşım, daha sonra "tarihsel materyalizm" olarak adlandırılacaktır. Bu yeni kuram, tarihin hareket yasalarını düşüncede değil, üretim süreçlerinde ve toplumsal ilişkilerde arayacaktır.
Böylece Alman idealizminin uzun yolculuğu sona ererken, modern çağın en etkili toplumsal teorilerinden biri doğmaktadır. Marx artık yalnızca bir filozof değildir; toplumun, tarihin ve ekonominin bilimsel çözümlemesine yönelen yeni bir düşünce biçiminin kurucusu hâline gelmektedir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.