Komünizm idea olmadığı gibi bir ufuk, arzu ya da ütopya da değildir. Toplumsal ilişkilerin tarihsel seyrine materyalist yolla bakılarak anlaşılabilecek komünizmi “ancak, bize eski toplumdan kalan bilgi, örgütler ve kurumlar toplamı temeli üzerinde ve ancak bize kalan insani güçler ve araçlar varlığını kullanarak kurabiliriz.” (Lenin) Bu nedenle Marx’a başvurmadan komünizmin anlaşılması mümkün değildir: “Marksizm, komünizmin nasıl insanlığın toplam bilgi birikiminden çıktığını gösteren bir örnektir.” (Lenin) ‘Yaşayan gerçeklik’ olarak komünizm, “oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal değildir

Günümüzde komünizm, sosyalizm kadar tartışma konusu ya da gündem olmazken, 2000’lerin başında Negri, Badiou, Zizek, Balibar, Jodi Dean gibi çağdaş düşünürlerin katıldığı toplantılarda komünizmin idealleştirilmesi, komünist devletlerin otoriterliği, demokrasi gibi sorunlar bahis konusu oluyor. Katılımcılardan da anlaşılacağı üzere tartışmalar büyük ölçüde teorik ve felsefi düzlemde sürdürülürken, devrim ve devrim stratejisine görece daha az yer veriliyor. Son yıllarda her şeyin olduğu gibi komünizmin de “yeni”sine vurgu yapılıyor. 2011’deki “Komünizm İdeası” konferansına da katılan Jodi Dean’in yazdığı Komünist Ufuk metni yine bahsi geçen isimlerin bu konuda fikirlerini içerecek şekilde komünizm tartışmasına değiniyor.
Komünizme ilişkin tartışmaların özellikle 1968 ve 1989’daki toplumsal hareketler yoluyla anlaşılması gerektiğini vurgulayan Dean, komünizmin bugüne özgü altı özelliği olduğunu söylüyor: “1. Sovyetler Birliği’ne ve çöküşüne ilişkin özgün bir imge. 2. Gittikçe daha etkili hale gelen mevcut bir güç. 3. Halkın egemenliği. 4. Ortak varoluş ve ortak kaynak. 5. Kısılıp kaldığımız çevrimleri ve pratikleri kestirmeden çözen eşitlikçi ve evrenselci arzu. 6. Parti.” Bu özellikler arasında, proletarya diktatörlüğünün olmamasını artık devrimci özneyi proletarya değil de “biz ötekilerin sırtından geçinen ayrıcalıklı sınıf olarak çok zenginleri üreten bir sömürme, mülksüzleştirme ve yoksullaştırma süreci anlamında proleterleşme fikri”nden hareketle “biz ötekiler anlamında halk” olarak düşünebileceğimizi ileri süren Dean, anti-komünizm propagandasının Stalinizm, parti-devlet bürokrasisi, otoriterlik, çalışma kampları, yoksulluk gibi olgular yoluyla yapıldığını hatırlatıyor.
Bu yüzden de “Komünizm-Sovyetler Birliği-Stalinizm-çöküş zinciri, liberal demokratik, kapitalist ve muhafazakâr girişimlerin komünist alternatifi bastırmak için tarihe başvurma yaklaşımının parametrelerini belirler.” Komünizm ile bu olgular arasında kurulan ilişki “tarihsellikten yoksun tarih” olarak görülebilir. Diğer taraftan komünizm karşıtlığının solun kimlik siyasetlerine saplanmasına yol açtığına işaret eden Dean, bu argümanlardan hareketle solun başarısızlıktan değil, “başarıdan, halkın enerjisinin ve öfkesinin seferber edilmesinden, devrimin kanlı şiddetinden gerçekten korktuğu” çıkarımını yapıyor.
İlk bakışta komünizm mücadelesinin kimi temel ilkeleri ve öncülleriyle örtüşüyormuş gibi görünen Dean’in argümanları özellikle devrimci özne konusundaki yaklaşımıyla bu ilke ve öncüllerden ayrılıyor. Günümüzde imalattan ziyade hizmet sektörünün ağırlıklı olduğu savına başvurarak sanayi proletaryasının komünizmin öznesi olamayacağı yönlü yaygın görüşü destekliyor.
Sık karşılaştığımız bu görüşteki temel sorun, sınıfı ve sınıf ilişkilerini niceliksel yolla ele almasıdır. Oysa Marx ve Lenin bu konuda toplumsal belirlenime dayanarak açıklama yapar. Toplumsal ölçekte hangi ilişkinin, hangi üretim tarzının ve sektörün dolayısıyla hangi çelişkinin belirleniminin diğer belirlenimlere göre daha etkin olduğunu bilmek sömürü ilişkilerine dair nesnel bir yaklaşım verebilir. Dean’in iletişim teknolojilerine sıkça vurgu yapması bugünkü koşullarda bu teknolojilerin sanayi üretimiyle ilişkisi içinde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Zira Lenin’in emperyalizmi ele alırken mali sermaye ile banka sermayesi, bankalar ile borsa gibi kimi olguların kaynaşmasından, meta ihracı ile sermaye ihracının birlikte iş görmesinden bahsetmesi bunlar arasındaki ilişkide birinin diğerinden daha etkin yönde belirleyici olmadığı anlamına gelmez. Sözgelimi bankalar ile borsa arasındaki kaynaşmada bankaların borsayı kendine tabi kıldığı, dahası bankaların borsa haline gelmesi gibi durumlar söz konusudur. Emperyalizm de her ne kadar mali sermaye yoluyla açıklansa da “mali sermaye, banka sermayesi ile kaynaşmış olan en üst –tekelci- seviyedeki sanayi sermayesidir.” (Lenin)
Bir olgunun başka bir olgu tarafından içerilmesi ya da o olguyla kaynaşması ikincisinin ortadan kalktığını değil toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi açısından biçim değiştirdiğini gösterir. Bu açıdan sermayenin hareketinde olduğu gibi üretimde ve sektörlerde de kaynaşma, aynı yasaya ya da güç ilişkilerine tabidir. Parti, komünizm, proletarya ve proletarya diktatörlüğü, devrimci strateji gibi tartışmaları yürütürken yeni bir gerçeklikle karşı karşıyaymışız gibi yapmak değil de temel yönelimin güncel biçimini ve üretiliş yollarını, araçlarını anlamak zorundayız. Öyleyse şeyleri ve ilişkileri ilk görünümü ve niceliksel karakteriyle değil tarihsel ve niteliksel karakteriyle de ele aldığımızda bunları nesnel yolla kavrayabiliriz. Son yıllarda üretimin sanayiden ya da imalattan hizmet sektörüne kaydığı gibi olgular üzerinden yapılan yeni devrimci özne arayışlarında üretim ilişkileri küresel ölçekte ele alınmadığı gibi toplumsal ilişkileri belirleyen temel olgular büyük ölçüde göz ardı edilebilmektedir. Zira sadece şeyleri ve ilişkileri değil bunları belirleyen tarihsel ve toplumsal yasaları, eğilimleri birlikte düşünerek olgusal sonuçlara ulaşabiliriz.
Jodi Dean’in üretim ilişkilerini ele alırken Lenin’e de atıfla “tekellerin, tröstlerin ve mali oligarşinin damgasını vurduğu kapitalizm aşaması olan emperyalizm” olgusuna değinmesi, ama emperyalizmi ele alırken Lenin’in bahsettiği anlamda güç ilişkilerine ve bu güç ilişkilerini belirleyen birincil ve ikincil etkenlere, bu ilişkinin siyasal karakterine ve devletlerin bu yöndeki değişimine yeterince yer vermemesi, devrimci özne konusunda onu proletarya yerine “biz ötekiler olarak halk” gibi müphem bir kavram ileri sürmesine neden olmuştur.
Çokluk, prekarya, çoğulculuk, ezilenler, madunlar, yurttaş, halk gibi bu tür özne arayışlarının yeni olmadığını biliyoruz, -küresel deneyimlerden hareketle- bunların devrimci strateji açısından bir karşılığının olmadığını da. Özne tartışmalarının gerisindeki devrimci strateji sorunsalı ise temelde proletarya diktatörlüğü ve demokratik ya da reformist eğilimler arasında tezahür ediyor. Oysa Lenin’in emperyalizmi ele alırken yaptığı demokrasi yorumu mücadelede temel stratejinin demokratik karakterde olamayacağının ifadesidir: “Ekonomik bakımdan emperyalizm (ya da mali sermaye çağı – sözcükler önemli değil) kapitalizmin gelişimindeki en yüksek aşamadır. Bu aşamada üretim öyle büyük boyutlara ulaşır ki serbest rekabet yerini tekele bırakır. Emperyalizmin ekonomik özü budur. Tekel; tröstlerde, kartellerde, dev bankaların mutlak egemenliğinde, hammadde kaynaklarının toptan ele geçirilmesinde, banka sermayesinin yoğunlaşmasında vs. kendisini gösterir. Her şey ekonomik tekele bağlanır. Bu yeni ekonominin –tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir) siyasal üstyapısı demokrasiden siyasal gericiliğe geçiştir. Demokrasi serbest rekabete karşılık gelir, siyasal gericilik ise tekele.”
Öyleyse proletarya diktatörlüğü bir tercih ya da öneri değil bahsi geçen bu olgulardan hareketle ulaşılmış tarihsel bir hakikattir. Dean’in “proletarya diktatörlüğü yerine halkın egemenliğini, devrimci ve örgütlü özne yerine kolektif özneyi koyması itibarıyla örgütlü deneyim, sınıf dayanışması ya da sınıf bilinci yerine de komünist arzuyu koyması olağan ya da beklenirdir. Sınıf yerine kolektivite, sınıf bilinci yerine kolektif arzuyu koyduğunuzda savunduğunuz ya da gerekli gördüğünüz parti Marx ve Lenin’in ortaya koyduğu parti anlayışından da oldukça farklı ve uzak olacaktır.
Marx ve Lenin’de partinin zorunluluğu netlik ve kesinlik içinde ifade edilir. Marx “proleterlerin sınıf olarak, dolayısıyla siyasal parti olarak bu örgütlenişi”nden bahsederken partiyi “proletaryanın sınıf biçiminde kuruluşu”, burjuvazinin egemenliğinin devrilmesi ve siyasal iktidarın ele geçirilmesi gibi olgular yoluyla ele alır. Mücadele, parti, iktidar gibi sorunsallara karakterini veren sınıf ilişkileri ve bunların yeniden üretim mantığıdır. Bununla birlikte parti ne bütün sınıfla karıştırılmalıdır ne de kitlesel etki gücünden bağışık düşünülebilir. Bu açıdan hem güncel ihtiyaçlara göre biteviye çalışmak ve toplumun tüm kesimleriyle kalıcı bağlar geliştirmek hem de proletaryanın bağımsız hareketine ve proletarya diktatörlüğüne dönük hazırlık içinde olma ilkeseldir. Ve yine bu açıdan “proletaryanın siyasal partisi içinde en sıkı merkezileşme ve disiplin hüküm sürmelidir. Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı inatçı bir mücadele (kanlı ve kansız, şiddete dayalı ve barışçıl, askeri ve ekonomik, eğitici ve idari nitelikte, ama her halükarda inatçı bir mücadele) demektir. Milyonlarca, on milyonlarca insanın alışkanlıkları, aşılması en zor güçlerden biridir. Mücadele içinde bilenmiş demirden bir parti olmadan, o sınıf içindeki bütün dürüst insanların güvenine mazhar olmuş bir parti, kitlelerin ruh halini izlemesini ve etkilemesini bilen bir parti olmadan, böyle bir mücadeleyi başarıyla yürütmek imkânsızdır” ama bununla birlikte “taleplerinin genelleştirilmesi ve özgül mesleki, ırksal, yerel, ulusal ya da diğer çıkarlarının değil ortak sınıf çıkarlarının temsil edilmesi tüm partinin işidir.” (Lenin) Devrimci partinin pratik ve ideolojik önderliği ise temelde proletaryanın politik bağımsızlığıyla koşulludur.
Sınıf ve sınıf mücadelesini bir kenara koyan ya da bunların tarihi temel belirleyen olmaları açısından tartışmaya açan tüm teorilerin ve hareketlerin zaman içinde fiilen de teorik olarak gerilediğine ya da farklı yollarla egemen ilişkilere ve ideolojilere tabi olduğuna sıkça tanık oluyoruz. Bu gerileme ve tabi olmanın hakim olduğu bir uğrakta sosyalizm ve komünizm tartışmalarını yürütenlerin sınıfsal karakterine ya da ‘kariyerine’ bakıldığında ortaya çıkan kimi sonuçlara şaşırmak beyhude. 1960’larda, 1990’larda olduğu gibi 2000’lerde de bu yöndeki hakim eğilimlerde şeylerin ve ilişkilerin tarihsel yeniden üretimi, bu üretime yön veren temel çelişki ve bunların bugünkü görünümü değil de yeni ve en baştan kavram ve paradigmalar yaratma çabası hasıl olmuştur. Rastlantısal değil de ideolojik açıdan gayet nedensel olan bu eğilimin toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilerin tarihsel ve materyalist okumasına mesafesi aşikâr. Ne var ki sadece hataya ya da sapmalara işaret etmek yetmez. Komünizm, layıkıyla, yani tarihsel gerçeklere ve ilişkilere göre tartışılmıyorsa, insanların nazarında gerçek bir olanak olarak görülmüyorsa bu durumu bu yönde çalışmanın ve komünist bir devrimci hareket yaratmanın yetersizliğiyle birlikte de düşünmek ve içe dönük eleştiri geliştirmek de zorunludur. Zira sadece olumsuzlama mekanik bir diyalektikten öteye geçmez.
Komünizm idea olmadığı gibi bir ufuk, arzu ya da ütopya da değildir. Toplumsal ilişkilerin tarihsel seyrine materyalist yolla bakılarak anlaşılabilecek komünizmi “ancak, bize eski toplumdan kalan bilgi, örgütler ve kurumlar toplamı temeli üzerinde ve ancak bize kalan insani güçler ve araçlar varlığını kullanarak kurabiliriz.” (Lenin) Bu nedenle Marx’a başvurmadan komünizmin anlaşılması mümkün değildir: “Marksizm, komünizmin nasıl insanlığın toplam bilgi birikiminden çıktığını gösteren bir örnektir.” (Lenin) ‘Yaşayan gerçeklik’ olarak komünizm, “oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal değildir. Günümüzdeki durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz. Bu hareketin koşulları, bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır.” (Marx & Engels) Öyleyse komünizm söz konusu olduğunda tarihsel hakikatler gereği tartışmaya açık olan şeylerle olmayanları birbirinden ayırmak zorundayız.
Mücadelenin özünün sömürü ve mülkiyet ilişkileri, bu açıdan tarihe yön veren olgunun sınıf mücadelesi olduğu; proletaryanın ideolojik ve politik bağımsızlığı yoluyla sınıf gibi hareket etmesi yönünde komünizm mücadelesi ve siyasal iktidarı alacak yönde proletarya diktatörlüğünün inşası tartışmaya açık olmayan hakikatlerdir. Elbette bugünün devrim stratejisini bugünü anlayarak geliştirebiliriz. Bunu da ancak sömürü ilişkilerinin tarihsel sürekliliği ve güncel görünümüne hakim olarak yapabiliriz. Komünizm üzerine düşünürken bize temel bakış açısını veren kılavuzlardan biri Komünist Manifesto’dur. Bugünün komünizm mücadelesi için Manifesto’dan ve dolayısıyla Marx ve Lenin’den hareketle ve onun devamı olarak geliştirilebilecek bir devrim stratejisi bizi komünizmi baştan tanımlama çabaları ya da girişimleriyle de doğrudan mesafelendirecektir. Zira temel ayrımları kavramlar ya da sözcükler değil deneyim ve hakikat koyar.
Kaynak: e-komite
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.