Ankara’daki NATO Zirvesi’ni izlerken yalnızca liderlerin verdiği fotoğrafa bakmak yetmez. Bir yıl önce Lahey’de kabul edilen hedeflere, bugün Rotterdam’da askeri lojistik için yapılan planlara, Brunssum’daki komuta yapısına, Veldhoven’daki teknoloji savaşına, Hollanda’nın refah ülkesi imajının ardındaki savaş altyapısına da bakmak gerekir. Çünkü NATO’nun görünmeyen gücü bazen büyük açıklamalarda değil, sessiz hazırlıklarda ortaya çıkar

Lahey’de devlet başkanları güvenliği konuşurken, Rotterdam Limanı’nda vinçler yine durmadan çalışıyordu. Konteynerler indiriliyor, trenler yük alıyor, kamyonlar Avrupa’nın içlerine doğru yola çıkıyordu. Dışarıdan bakınca bu, küresel ticaretin sıradan bir günü gibi görünür. Oysa modern dünyada savaş yalnızca cephede hazırlanmaz. Limanlarda hazırlanır. Demiryollarında hazırlanır. Bütçe görüşmelerinde hazırlanır. Savunma sanayisinin toplantı odalarında hazırlanır.
Türkiye’de NATO Zirvesi yeniden gündemde. Ankara’da yapılacak zirveye doğru gidilirken herkes Türkiye’nin ittifak içindeki rolünü, Erdoğan’ın ne söyleyeceğini, Trump’ın ne isteyeceğini, savunma bütçelerinin ne kadar artacağını konuşuyor. Bunlar elbette önemsiz değil. Ama NATO’yu yalnızca büyük liderlerin fotoğraf verdiği zirve salonlarından okumak, meselenin en önemli tarafını karanlıkta bırakıyor.
Çünkü NATO yalnızca Washington’dan, Brüksel’den ya da Ankara’dan ibaret değildir. NATO, Avrupa’nın limanlarında, karargâhlarında, askeri geçiş yollarında, depolarında, bütçelerinde ve kriz zamanlarında güvenlik adı altında kurulan bütün o sessiz ağlarda yaşar.
Bu ağın en önemli düğümlerinden biri de Hollanda’dır.
Hollanda denildiğinde çoğu insanın aklına bisikletler, kanallar, laleler ve yüksek yaşam standartları gelir. Refah devleti imajı, düzenli sokaklar, sakin şehirler, iyi işleyen kurumlar… Hollanda kendisini dünyaya genellikle böyle gösterir. Avrupa’nın aklı başında, makul, hukuka bağlı ülkelerinden biri olarak.
Ama aynı Hollanda, NATO’nun 1949’daki 12 kurucu üyesinden biridir. Aynı Hollanda, Avrupa’nın en büyük limanı olan Rotterdam’a sahiptir. Aynı Hollanda, Brunssum’daki NATO Müşterek Kuvvet Komutanlığı’na ev sahipliği yapar. Aynı Hollanda, bugün savunma harcamalarını artırma konusunda ittifakın yeni hedeflerine uyum sağlamaya çalışan ülkelerden biridir.
Yani Hollanda küçük bir ülke değildir. Küçük gösterilen stratejik bir düğümdür.
Bu düğümü anlamadan NATO’nun Avrupa’daki gerçek işleyişini anlamak zordur. Çünkü askeri güç yalnızca asker sayısıyla, uçaklarla ya da füzelerle ölçülmez. Bir ordunun nereden geçeceği, tankın hangi limandan ineceği, mühimmatın hangi depoda bekletileceği, askerî araçların hangi demiryolu hattından taşınacağı da savaş kapasitesinin parçasıdır.
Rotterdam bu yüzden yalnızca bir ticaret limanı değildir. Avrupa kapitalizminin ana damarlarından biridir. Malların, sermayenin, enerjinin, hammaddenin ve gerektiğinde askeri yükün hareket ettiği devasa bir kapıdır. Bugün Avrupa’da askeri hareketlilik denilen şey, yalnızca haritalarda çizilen oklar değildir. Liman kapasitesi, köprülerin taşıma gücü, demiryollarının uygunluğu, otoyolların dayanıklılığı, gümrük işlemlerinin hızlandırılması ve sivil altyapının askeri ihtiyaçlara göre yeniden düşünülmesidir.
Bu artık teorik bir tartışma da değildir. Rotterdam Limanı’nda Maasvlakte iki bölgesinin askeri kargo gemilerinin yükleme ve boşaltması, askeri ekipman sevkiyatı ve amfibi tatbikatlar için kullanılmasına dönük planlar bunun somut göstergesidir. Savaş hazırlığı bazen askeri üniformayla görünmez. Bazen bir liman planında, bir terminal kararında, bir demiryolu bağlantısında görünür.
İşte burada Hollanda’nın görünmeyen gücü başlar.
NATO’nun sesi bazen bir savaş uçağının gürültüsü değildir. Bazen sabahın erken saatlerinde çalışan bir vinçtir. Bazen bir lojistik planıdır. Bazen bir liman sahasında ayrılan askeri terminal kapasitesidir. Bazen de güvenlik diye sunulan bütçe kalemidir.
Hollanda’nın çelişkisi de burada yatar. Bir yandan uluslararası hukuk, insan hakları, barış konferansları ve diplomasiyle anılır. Lahey, uluslararası mahkemelerin ve diplomatik kurumların şehri olarak sunulur. Diğer yandan aynı ülke, NATO’nun askeri ve lojistik düzeninde merkezi bir işleve sahiptir. Bir yüzünde hukuk dili vardır, diğer yüzünde askeri planlama. Bir yüzünde barış imajı vardır, diğer yüzünde savaş ekonomisinin soğuk hesabı.
Bu yalnızca Hollanda’ya özgü bir ikiyüzlülük değildir. Avrupa liberalizminin genel karakteridir. Kendi merkezinde hukuk, refah ve demokrasi anlatısı kurar. Kriz bölgelerine, göç yollarına, savaş coğrafyalarına ve kendi işçi sınıfına gelince bambaşka bir yüz gösterir. Güvenlik sözcüğü burada sihirli bir anahtar gibi kullanılır. Devletler güvenlik der, sınırlar sertleşir. Güvenlik der, savunma bütçeleri büyür. Güvenlik der, sosyal harcamalar tartışmaya açılır. Güvenlik der, limanlar ve yollar askeri planlara göre yeniden düşünülür.
Peki bu güvenlik kimin güvenliğidir?
Bu soruyu Hollanda üzerinden sormak, Bosna’ya ve Srebrenitsa’ya bakmadan mümkün değildir.
1995 Temmuz’unda Srebrenitsa, Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilmişti. Bölgede Hollandalı askerlerden oluşan Dutchbat bulunuyordu. Kâğıt üzerinde siviller korunacaktı. Uluslararası toplum oradaydı. BM bayrağı oradaydı. Batı’nın güvenlik vaadi oradaydı.
Ama koruma yoktu.
Srebrenitsa yalnızca 8 binden fazla Boşnak Müslüman erkek ve çocuğun katledildiği yer değildir. Aynı zamanda uluslararası toplum denilen kavramın çöktüğü yerdir. İnsanlara güvenli bölge sözü verilmişti. Fakat o söz, en kritik anda kâğıttan bir duvara dönüştü.
Orada asker vardı.
Bayrak vardı.
Yetki vardı.
Komuta zinciri vardı.
Ama koruma yoktu.
Burada dikkat edilmesi gereken bir ayrım var. Srebrenitsa’da sahadaki görev doğrudan bir NATO görevi değil, Birleşmiş Milletler’in UNPROFOR misyonuydu. Hollandalı Dutchbat askerleri de bu BM görevinin parçasıydı. Fakat bu ayrım NATO’yu hikâyenin dışına çıkarmaz. Çünkü o gün güvenli bölge vaadi, BM’nin sahadaki zayıf yetkisi ile NATO’nun geciken, sınırlı kalan ve sonucu değiştirmeyen hava desteği arasında sıkışıp kaldı. Srebrenitsa tam da bu sıkışmanın adıdır.
Bu yüzden Srebrenitsa’yı yalnızca Hollandalı askerlerin bireysel yetersizliğine ya da birkaç komutanın kararına indirgemek meseleyi daraltır. Elbette Dutchbat’in rolü tarihsel, siyasi ve hukuki olarak tartışılmalıdır. Hollanda devleti yıllar boyunca bu dosyanın ağırlığıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Mahkeme kararları verildi. Özürler dilendi. Siyasi sorumluluk tartışıldı. Hollanda Yüksek Mahkemesi, 2019’da Potočari’de Dutchbat yerleşkesinde bulunan yaklaşık 350 erkek mülteci bakımından Hollanda devletinin sınırlı sorumluluğunu kabul etti ve bu sorumluluğu tazminat açısından yüzde 10 ile sınırladı. Ama bütün bunlar Srebrenitsa’nın sorduğu daha büyük soruyu ortadan kaldırmadı.
Batı’nın güvenlik düzeni gerçekten kimi korur?
Srebrenitsa’da görülen şey, askeri gücün tümüyle yokluğu değildi. Asker vardı. Silah vardı. Uluslararası mekanizma vardı. NATO hava gücü ihtimali vardı. Diplomasi vardı. Raporlar vardı. Toplantılar vardı. Ama öldürülme tehlikesi altındaki insanlar için sonuç değişmedi.
Bu tablo bize şunu gösterir. Güvenlik, devletlerin ağzında çoğu zaman soyut bir kavramdır. Ama halklar için somuttur. Bir insanın evinden sürülmemesi, çocuğunun elinden alınmaması, sınırda ölüme terk edilmemesi, savaşın ortasında yalnız bırakılmaması güvenliktir. Eğer bütün kurumlar oradayken insanlar korunamıyorsa, sorun yalnızca uygulama hatası değildir. Sorun güvenlik düzeninin kimin için kurulduğudur.
Bugün NATO zirvelerinde aynı sözcük yeniden dolaşıma sokuluyor. Güvenlik.
Rusya tehdidi, Ukrayna savaşı, enerji hatları, siber saldırılar, kritik altyapı, askeri üretim, caydırıcılık, savunma sanayisi… Bütün bu başlıklar, Avrupa’nın yeni dönemde kendisini yeniden silahlandırmasının gerekçesi haline getiriliyor. NATO’nun Lahey’de kabul edilen yeni hedefi, 2035’e kadar savunma ve güvenlik bağlantılı harcamaların milli gelirin yüzde 5’ine çıkarılması yönünde. Bunun en az yüzde 3,5’i doğrudan askeri harcamalara, yüzde 1,5’e kadar olan kısmı ise altyapı, siber güvenlik, savunma sanayisi ve askeri hareketliliği mümkün kılan alanlara ayrılabilecek.
Yani mesele yalnızca daha fazla tank ya da uçak almak değildir. Köprülerin, yolların, limanların, veri hatlarının ve sanayi kapasitesinin askeri ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmesidir.
Burada basit bir kolaycılığa düşmemek gerekir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, özellikle Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinde yalnızca devletlerin yukarıdan ürettiği soyut bir tehdit algısı yaratmadı. Toplumların önemli bir kesiminde gerçek bir korkuya da dönüştü. Bu korkuyu yok saymak, meseleyi anlamamak olur.
Fakat sorun tam da burada başlar.
Halkların gerçek güvenlik kaygısı, NATO masalarında bir savaş ekonomisi programına çevrilir. İnsanların savaş korkusu, savunma sanayisinin büyüme fırsatına, sınır güvenliği bütçe disiplinine, toplumsal kaygı ise daha fazla silahlanmanın rızasına dönüştürülür.
Bu artık yalnızca bir askeri plan değildir. Bu bir ekonomik programdır.
Çünkü savunma harcaması denilen şey, gökten düşen bir para değildir. Bütçeden çıkar. Kamu kaynaklarından çıkar. İşçinin vergisinden çıkar. Sağlığa, eğitime, konuta, ulaşıma, sosyal yardımlara ayrılabilecek kaynakların yeniden dağıtılmasından çıkar.
Hollanda açısından bu hedefin maddi karşılığı daha şimdiden görünür hale gelmiş durumda. NATO tahminlerine göre 2024’te Hollanda’nın savunma harcaması yaklaşık 20 milyar avro düzeyine çıktı ve milli gelirin yaklaşık yüzde 2’sine ulaştı. Birkaç yıl önce hedef diye konuşulan oran artık yeni eşik değil, geride bırakılması gereken eski sınır haline getiriliyor. Savunma bütçesi büyüdükçe, devletin öncelikleri de çıplak biçimde ortaya çıkıyor. Konut krizinin, sağlık sistemindeki sıkışmanın, belediye bütçelerindeki açıkların konuşulduğu bir ülkede savaş için kaynak bulunuyor.
Bugün Avrupa’da savaş yalnızca cephede büyümüyor. Bütçelerde büyüyor.
Hollanda’da bunun izleri çok açık görülüyor. Bir yanda konut krizi derinleşiyor. Kiralar yükseliyor. Gençler ev bulamıyor. Göçmen işçiler kötü evlerde yüksek kiralar ödeyerek yaşamaya zorlanıyor. Sağlık sistemi randevu bekleme süreleriyle, personel açığıyla ve piyasalaşmanın yarattığı sorunlarla boğuşuyor. Sosyal devlet eskisi kadar cömert değil. Emeklilik yaşı yükseliyor. İşçiler daha uzun çalışıyor. Belediyeler bütçe sıkıntısından söz ediyor.
Ama sıra savaş bütçesine geldiğinde para bulunuyor.
İşte sınıfsal soru tam burada başlıyor.
Bir işçi için güvenlik nedir? Daha fazla F-35 mi? Daha büyük mühimmat deposu mu? Daha hızlı askeri sevkiyat mı? Daha fazla NATO tatbikatı mı?
Yoksa güvenlik, ay sonunda kirasını ödeyebilmek midir? Çocuğunu iyi bir okula gönderebilmek midir? Hastalandığında aylarca beklemeden tedavi olabilmek midir? İşyerinde güvenceli çalışmak mıdır? Göçmen olduğu için aşağılanmadan, ırkçı siyasetin hedefi haline gelmeden yaşayabilmek midir?
Devletler güvenlik dediğinde çoğu zaman sınırları, sermayeyi, enerji hatlarını, askeri ittifakları ve jeopolitik çıkarları kasteder. İşçiler güvenlik dediğinde ise hayatı kasteder.
Aradaki fark budur.
NATO’nun büyüyen savaş ekonomisi, Avrupa işçi sınıfına güvenlik değil, yeni bir fatura getiriyor. Çünkü askeri harcamalar arttıkça, bu harcamaların meşrulaştırılması için toplumun da yeniden şekillendirilmesi gerekir. Daha fazla tehdit dili, daha fazla ulusal birlik çağrısı, daha fazla fedakârlık beklentisi, daha fazla göçmen düşmanlığı, daha fazla polisleşme ve daha fazla bütçe disiplini…
Savaş ekonomisinin en sinsi tarafı da budur. Bir yandan işçi sınıfının sosyal haklarını kemirir, diğer yandan savunma sanayisi, lojistik, çelik, teknoloji ve taşımacılık alanlarında bazı işçilere istihdam vaat ederek sınıfın ortak çıkarını böler. Bir işçi için savaş bütçesi bazen kesilen sosyal hak anlamına gelir, bazen de çalıştığı fabrikada fazla mesai. Sistem bu çelişkiyle yaşar. İşçiye hem faturayı ödetir hem de o faturanın bir bölümünü geçim umudu gibi gösterir.
Bu süreçte sağ siyasetin rolü açıktır. Konut krizinin nedeni göçmenler ilan edilir. Sağlık sistemindeki sorunların nedeni sığınmacılar gösterilir. İşçinin alım gücünün düşmesinin nedeni başka yoksullar gibi anlatılır. Böylece gerçek soru görünmez kılınır. Bu kadar zenginlik üreten toplumlarda kaynaklar neden halkın ihtiyaçlarına değil de savaş ekonomisine akıtılıyor?
Hollanda örneği bu soruyu daha da görünür hale getiriyor. Çünkü burada çelişki çok keskin. Bir yanda dünyanın en düzenli, en zengin, en akıllı ülkelerinden biri görüntüsü var. Diğer yanda artan yoksulluk, konut sıkıntısı, esnek çalışma, göçmen emeğinin sömürüsü ve büyüyen askeri bütçeler var.
Rotterdam Limanı bu çelişkinin sembolüdür.
Liman çalışır. Mallar akar. Sermaye döner. Avrupa’nın damarları buradan beslenir. Ama aynı zamanda bu liman, savaş ekonomisinin de parçası haline gelir. Askeri yükler için kapasite planlanır. Avrupa’nın doğusuna doğru uzanan askeri koridorların batı kapısı olarak görülür. Sivil altyapı, askeri ihtiyaçlara göre yeniden düşünülür.
Bu yüzden Rotterdam’a yalnızca ticaretin kapısı olarak bakmak eksik kalır. Orası aynı zamanda Avrupa’nın savaş hazırlığının sessiz kapılarından biridir.
Brunssum da aynı haritanın başka bir noktasıdır. Hollanda’nın güneyinde, gündelik hayatın sakin akışı içinde NATO’nun operasyonel düzeydeki en önemli komuta yapılarından biri bulunur. Bu karargâh, Hollanda’nın NATO içindeki rolünün yalnızca sembolik olmadığını gösterir. Hollanda yalnızca ittifaka üye olan bir ülke değildir. İttifakın planlama, sevk ve operasyonel aklının da parçasıdır.
Hollanda’nın görünmeyen gücü yalnızca Rotterdam Limanı’nda ya da Brunssum’daki NATO karargâhında da değildir. Veldhoven’daki ASML de bu hikâyenin parçasıdır. Bugünün savaş düzeni artık yalnızca tank, füze ve limanlardan oluşmuyor. Çiplerden, yazılımdan, veri merkezlerinden ve ihracat kontrollerinden de oluşuyor. Hollanda’nın gelişmiş yarı iletken üretim makineleri üzerindeki konumu, ülkeyi küresel teknoloji rekabetinin sessiz ama kritik aktörlerinden biri haline getiriyor.
Bu nokta artık açık bir devlet politikası haline de gelmiş durumda. Hollanda hükümeti, gelişmiş yarı iletken üretim ekipmanlarına yönelik ihracat kontrolünü genişletti. ASML’nin bazı DUV litografi sistemleri için lisans zorunluluğu, çip teknolojisinin artık yalnızca ticari bir mesele değil, doğrudan jeopolitik ve güvenlik meselesi olarak görüldüğünü gösteriyor.
Böylece savaşın haritası genişliyor, Rotterdam’da konteyner, Brabant’ta çip makinesi, Brunssum’da karargâh, bütçede savunma kalemi, yolda askeri hareketlilik.
Bu nedenle Hollanda’nın gücü bağırmaz.
Fransa gibi nükleer güç gösterisi yapmaz. Almanya gibi dev kara ordusu tartışmalarıyla gündeme gelmez. Türkiye gibi jeopolitik pazarlıkların yüksek sesli aktörü değildir. ABD gibi ittifakın patronu hiç değildir.
Hollanda’nın gücü daha sessizdir.
Limanlarda işler.
Karargâhlarda işler.
Bütçelerde işler.
Teknoloji şirketlerinde işler.
Diplomatik toplantılarda işler.
Barış ülkesi imajının arkasında işler.
Tam da bu yüzden daha dikkatli bakmak gerekir. Çünkü bazen en etkili güç, en çok bağıran değil, en iyi örgütlenen güçtür.
NATO’yu yalnızca askeri bir ittifak olarak görmek eksiktir. NATO aynı zamanda ekonomik bir düzendir. Sermayenin güvenliği, enerji hatlarının güvenliği, limanların güvenliği, ticaret yollarının güvenliği, askeri sanayinin güvenliği ve Batı merkezli dünya düzeninin güvenliği üzerine kuruludur. Bu düzen kendisini kolektif savunma diye anlatır. Ama her kolektif savunma söyleminin arkasında şu soru durur. Kolektif olan kimdir?
Srebrenitsa’da güvenlik vaadi çökmüştü. Bugün Avrupa’da savunma bütçeleri büyürken de emekçilerin hayatı daha güvenli hale gelmiyor. Tam tersine savaş ihtimali normalleşiyor, askeri harcamalar olağanlaştırılıyor, sosyal haklar pazarlık konusu yapılıyor, göçmenler hedef gösteriliyor.
Bu nedenle Ankara’daki NATO Zirvesi’ni izlerken yalnızca liderlerin verdiği fotoğrafa bakmak yetmez. Bir yıl önce Lahey’de kabul edilen hedeflere, bugün Rotterdam’da askeri lojistik için yapılan planlara, Brunssum’daki komuta yapısına, Veldhoven’daki teknoloji savaşına, Hollanda’nın refah ülkesi imajının ardındaki savaş altyapısına da bakmak gerekir.
Çünkü NATO’nun görünmeyen gücü bazen büyük açıklamalarda değil, sessiz hazırlıklarda ortaya çıkar.
Türkiye’de NATO tartışması çoğu zaman devletlerin hamlelerine sıkışıyor. Türkiye ne alacak? ABD ne verecek? Avrupa ne isteyecek? F-35 meselesi ne olacak? Savunma sanayisi nasıl pazarlanacak?
Bunların hepsi devletlerin dilidir.
Ama emekçilerin başka bir dili olmalı.
O dil şunu sormalı. Bu savaş düzeninin faturasını kim ödüyor?
Kim daha fazla çalışıyor? Kim daha yüksek kira ödüyor? Kim sosyal haklarından oluyor? Kim savaş korkusuyla, ırkçılıkla, göçmen düşmanlığıyla, güvencesizlikle yaşamaya zorlanıyor?
Bu yüzden emekçilerin başka bir güvenlik tanımına ihtiyacı var. Güvenlik yalnızca sınırların, üslerin, limanların ve şirketlerin korunması değildir. Bir işçi için güvenlik, insanca ücret, ulaşılabilir konut, kamusal sağlık, güvenceli çalışma, ırkçılıktan uzak bir hayat ve savaş tehdidi altında büyümeyen çocuklar demektir. Devletler güvenliği yukarıdan tanımlar, emekçiler onu gündelik hayatın içinden tanımlar. Aradaki sınıf farkı tam da buradadır.
Bu başka güvenlik dili, yalnızca savaşa hayır demekle sınırlı kalamaz. Elbette savaşa karşı olmak gerekir. Ama bununla birlikte bütçenin kimin için yapıldığını, limanların kimin için düzenlendiğini, teknolojinin kimin çıkarına kullanıldığını, işçilerin hangi sektörlerde birbirine karşı konumlandırıldığını da sormak gerekir. Barış talebi, sosyal hak talebinden koparsa eksik kalır. Sosyal hak mücadelesi, savaş ekonomisini görmezden gelirse yarım kalır.
Çünkü savaş bütçesi ile kira, mühimmat üretimi ile sağlık sırası, askeri hareketlilik ile işçinin vergisi, NATO zirvesi ile belediye bütçesi birbirinden kopuk başlıklar değildir. Hepsi aynı devlet aklının, aynı sınıfsal tercihin farklı yüzleridir.
Eğer güvenlik yalnızca devletlerin güvenliği olarak tanımlanırsa, işçilerin hayatı o güvenlik tanımının dışında kalır. Eğer güvenlik yalnızca sınırların, silahların, limanların, karargâhların ve sermaye akışının güvenliği ise, o zaman milyonlarca insan için güvenlik değil, disiplin vardır.
Bugün yeniden sorulması gereken soru budur.
NATO Avrupa’yı ne kadar koruyor değil.
Avrupa’nın emekçilerini kim koruyacak?
Rotterdam Limanı yarın da çalışacak. Trenler yine kalkacak. Gemiler yine yanaşacak. Brunssum’daki karargâhta planlar yapılacak. Ankara’da liderler güvenlikten söz edecek. Lahey’de hukuk dili konuşulacak. Veldhoven’da teknoloji savaşının makineleri üretilecek. Bütçelerde savunma kalemleri büyüyecek.
Ama bu düzenin gerçek yükünü yine liman vinçlerini kullanan işçiler, fabrikalarda vardiyaya giren emekçiler, ev kirasını düşünen aileler, sosyal yardım kuyruğunda bekleyenler, savaşların ve krizlerin hedefi haline getirilen göçmenler taşıyacak.
Çünkü savaşın cephesi değişir, dili değişir, teknolojisi değişir, ama faturası çoğu zaman yine aynı sınıfın önüne konur.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.