Osmanlı modernleşmesi sürecinde bürokrasi içindeki bölünme, Türk ticaret sermayesinin toprak ağalarıyla ittifakı, Türk burjuva devrimlerinin gayrimüslim burjuvaziyi tehcir, soykırım, sürgün, mübadele gibi şiddet yöntemleriyle tasfiye ederek Türk sermayesini merkezileştirmesi (çökmesi), İzmir İktisat Kongresi, devlet kapitalizmi aracılığıyla yerli sermayenin desteklenmesi, devlet eliyle kurulan fabrikalar ve bankalar, teşvik politikaları ve ideolojik-kültürel hegemonyanın yukarıdan aşağı inşası bu sürecin somut örnekleridir. Başlı başına İzmir İktisat Kongresi bile Türkiye’de sınıflar manzumesinin fotoğrafını veriyor. Şayet burjuvazi ve işçi sınıfı yok idiyse, Cumhuriyetin kuruluşuyla aynı yıl toplanan bu kongrede Millî Türk Ticaret Birliği, yerel ticaret odaları, küçük ve orta ölçekli sanayici grupları ve Türk Umum Amele Birliği delegelerinin ne işi vardı?

Kemalist hegemonya ekseninde kurumsallaşan resmi tarih yazımı, Osmanlı toplumsal formasyonunun Batı feodalizminden ayrışan özgün “Doğulu” karakterini bilimsel bir zeminde tartışmak yerine, feodalizm kategorisini bütünüyle reddeden veya yapısal olarak çarpıtan bir izlek benimsemiştir. ATÜT savunucularından Kemalistlere, muhafazakârlardan liberallere ve hatta belirli sosyalist kesimlere uzanan geniş ideolojik yelpaze, Osmanlı-Türk toplumunun feodal bir evre yaşamadığı iddiasında paradoksal bir mutabakat içindedir. Bu indirgemeci tutum; Osmanlı Orta Çağı’ndaki antagonist sınıfların varlığını, kapitalizme geçişi tetikleyen iç dinamikleri ve sömürgeci müdahalelerin bu süreci nasıl akamete uğrattığını karartarak, toplumsal yapıyı basit bir “ceberut bürokrasi-uysal reaya” ikiliğine hapseder.
Batı’daki feodal senyörlerin yapısal karşılığı olan sipahilerin (tımar sahipleri), başta Halil İnalcık olmak üzere egemen tarihçilerce “devlet memuru” statüsüne indirgenerek bürokrasi başlığı altında eritilmesi, mevcut sınıf çelişkilerini ve sömürü ilişkilerini görünmez kılan ideolojik bir işlev görür. Üst sınıfların perspektifini içselleştiren tarihçilerin Avrupa feodalizmi ile Osmanlı dirlik sistemini mutlak bir karşıtlık içinde kurgulamalarının temel gayesi, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet evresinde sınıf mücadelelerinin üzerini örtmektir.
Bu “feodalizm-üstü” okuma biçimi, Osmanlı despotizminin tebaası ve tahakküm altındaki halklar üzerindeki acımasız sömürü mekanizmalarını kutsallaştıran bir literatür üretmiştir. Örneğin eski sosyalistlerden olup sonradan okuyucu kitlesini Türk sağından alan Kemal Tahir, Devlet Ana romanında Osmanlı’yı dünya tarihinde eşi menendi olmayan, dinsel ve etnik eşitliğin hüküm sürdüğü, sınıfsız ve sömürüsüz bir “kerim devlet” olarak idealleştirir. Bu bakış açısı, Hikmet Kıvılcımlı’nın erken Osmanlı yorumlarında görüldüğü gibi Osmanlı sisteminin yüceltilmesine; kimi zaman sofu Kemalistlerdeki “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” söylemine; kimi zaman da liberal Kemalist, Marksizan solda Cumhuriyet döneminde “temel sınıfların henüz oluşmakta olduğu” iddiasına dönüşerek sınıfsal sömürü ve baskının gerçek derinliğini hafifleten bir işlev görmüştür.
Türkiye Komünist Partisi (TKP) geleneksel önderliği ve Şefik Hüsnü, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli, Osmanlı feodalizminin çözülüşü ve kapitalizmin gelişim yasaları üzerine özgün bir teorik çerçeve inşa edememiş; büyük ölçüde Kemalist paradigmanın yörüngesinde kalmışlardır. Buna mukabil Sovyet tarihçileri (Noviçev, Rozaliev, Tveritinova); Osmanlı feodalizminin özgünlükleri, yarı-sömürgeleşme sancıları ve modern sınıfların oluşumu üzerine materyalist yöntemle nitelikli eserler üretmişlerdir. Ancak Türkiye solu, Ömer Lütfi Barkan gibi resmi tarihçilerin “sınıf savaşı aramaktan vazgeçme” telkinine uyarcasına, bu enternasyonalist birikimi görmezden gelmiştir.
1968 kuşağı devrimci gençlik hareketinin Sovyet araştırmacıların çalışmalarından yararlanması mümkünken, eski tüfekler tarafından kulağımıza Mustafa Akdağ’ın Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi gibi devlet merkezli ve tımar sistemini “ahenkli, eşitlikçi ve adil” bir düzen olarak idealize eden eserini okumamız öğütlenmiştir. Akdağ’n kendisi sadece Sovyet tarihçilerinin bazı eserlerinin yayımlanmasını engellemekle, en azından etkisini nötralize etmekle kalmamış; İdris Küçükömer, Hikmet Kıvılcımlı (erken Osmanlı), Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli gibi isimler üzerinde de farklı dolayımlarla etkili olmuştur.
Sovyet tarihçileri, Jön Türk devrimi ve Kemalist devrim üzerine de maddeci sınıf analizlerine dayanan çalışmalar üretmişlerdir. 1929’da yazılıp 1970’te Türkçeye çevrilen Türkiye Proletaryası adlı eserinde A. Şnurov, “Kemalist adı verilen bu Türk milli devrimini Türkiye’nin milli burjuvazisi, yani tüccar, toprak ağası ve o sırada çok az sayıda bulunan sanayiciler yönetiyordu.” (abç)[1] diyerek ulusal mücadelenin sınıfsal arka planını açık biçimde ortaya koymuştur. Kemalist devrimin görünür yüzündeki asker ve sivil bürokratların arkasında hangi sınıfların mevzilendiği bu kadar isabetli tespit edilmişken, tarihsel TKP önderlikleri bu ve benzeri çalışmaları dikkate almamışlardır. Yalnızca 1971 devrimci atılımı esnasında İbrahim Kaypakkaya tarafından önemsenmiş (faşizmle eşitleme hatasına rağmen); diğer sol önderliklerce ise ters bir savrulmayla “küçük burjuva devrimi” olarak kodlanmıştır.
Türkiye solu bu süreçleri kendi başına çözümleyemiyorsa, enternasyonalist Sovyet tarihçilerinin çalışmalarından yararlanması gerekirdi. Şnurov, Noviçev, Rozaliev ve Tveritinova gibi Sovyet araştırmacıların Osmanlı feodalizmi, yarı sömürgeleşme ve Türkiye’de sınıfların durumu üzerine yaptıkları çalışmalar rehber alınsaydı, kapitalizmin bu topraklarda hiçbir iç dinamiği olmadığına dair liberal-muhafazakâr tezler çökertilebilir ve çok daha bütünlüklü, sosyoekonomik bir devrimci kuram inşa edilebilirdi.
Burjuvazide birbirinden ayırt etmemiz gereken iki evre vardır: feodalizm rejimi ve mutlak krallık altında kendisini bir sınıf olarak oluşturduğu evre, ve zaten oluşmuş bir sınıf olarak toplumu bir burjuva toplumu yapmak için feodalizmi ve krallığı yıktığı evre. Bu evrelerden ilki, daha uzun olanı ve büyük çaba gerektireni idi. Bu da feodal beylere karşı kısmi dayanışmalarla başlamıştır.
Karl Marx
Batı’da sınıftan kaçış söyleminin yükseldiği dönemde, Türkiye’deki liberal, Kemalist, muhafazakâr yazarlar Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini zaten sınıflar değil, sınıfsızlık üzerinden okuyorlardı. Bu yaklaşım, Ahmet Altan’ın “Bu ülkede aristokrat yok, burjuva yok, proleter yok”[2] formülünde ifadesini bulur. Ancak en sistematik teorik ifadesi, Militarist Modernleşme adlı kapsamlı çalışmasını, AKP iktidarına ideolojik destek olarak yazdığını saklamayan Murat Belge tarafından ortaya konmuştur. Belge’ye göre Türkiye’nin modernleşme sürecinde ne bir orta sınıf ne de Prusya’daki Junker aristokrasisine benzer bir feodal toprak sahibi sınıf vardır; dolayısıyla Müslüman-Türk burjuvazi kadar feodal bir sınıfın varlığını varsaymak da yanlış ve gereksizdir.[3]
Belge, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemi “sınıfların olmadığı” bir tarihsel zemin olarak genelleştirir ve bu iddiayı Rusya ile Çin’de burjuvazinin yokluğu örneğine kadar genişletir. Bu çerçevede kitabının ana tezi, Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesinin sınıfsal dinamiklerle değil, sınıfların yokluğu ve devletin belirleyiciliğiyle açıklanabileceği yönündedir. Ona göre, Osmanlı toplumunda devletten ve ordudan başka örgütlü bir güç bulunmadığı için toplumsal dönüşümün motoru da bu iki kurumdur. Bu nedenle yalnızca Türk burjuvazisinin değil, bizzat toplumun kuruluşunun da Tanrısal bir kudret atfettiği ordu tarafından gerçekleştirildiğini savunur: “Türkiye Cumhuriyeti, son analizde, ordusu tarafından kurulmuş bir toplumdur.”[4]
Murat Belge’den ibaret olmayıp farklı akımlarla çeşitlenen bu tarz anlatı, modern Türkiye’nin toplumsal yapısını sınıf ilişkilerinden ziyade, devletin kurucu iradesi ve askeri bürokrasinin tarihsel rolü üzerinden açıklayan, devlet-merkezli bir tarihsel-sosyolojik perspektifin tipik örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar.
Sol liberal olsun Kemalist olsun göz göre göre geç Osmanlı’da ve 1923 Türkiye’sinde burjuvazinin ve işçi sınıfının olmadığını iddia ederken, en azından okuyucularını ikna etmek için birtakım gerekçelerinin olması gerekir. Vardır da. Bunlardan birincisi olan Osmanlı’da aristokrasi ve burjuva denecek sermayedarlar olmadığı şeklindeki gerçek dışı varsayımı yukarıda ele almıştık.
İkinci bahane, Murat Belge’nin liberal-muhafazakâr-Kemalist tarihçiler güruhunu kapsayacak şekilde dile getirdiği,“1920’ler Türkiye’sinde Batı düzeyinde, en azından sanayi burjuvazisi standartlarında bir yerli burjuva sınıfı yoktu” cümlesinde vücut bulur. Yazar bunu şöyle şerh eder: “Sanayileşmenin, imalat sektörünün bulunmadığı bir toplumsal formasyonda ‘burjuvazi’den söz etmek çapraşık teorik tartışmalar davet eder. Bu ortamda kim ‘burjuva’dır ya da hatta ‘burjuva’ olabilir mi?”[5] Gerekçesi sanayileşme yoksa burjuvazi de, işçi sınıfı da yoktur, diye özetlenebilir.
Hasıraltı edilen temel hakikat şudur: Batı’da burjuvazi yüzyıllar içinde, tarihsel ve toplumsal dönüşümlerin içinden süzülerek oluşmuş; gökten zembille iner gibi bir anda sanayi burjuvazisi olarak doğmamıştır. Buna rağmen “Batı düzeyinde” ifadesi, çağdaş Batı burjuvazisine -yani finans kapitale- gönderme yapacak biçimde kullanılarak, emperyalist ülkeler ile henüz gelişme aşamasındaki yarı sömürge, geri bir ülke aynı kategoriye yerleştirilmektedir. Bu tarihsel zaman şaşırması, eş zamanlı olmayan farklı aşamalardaki iki ayrı olguyu denkleştiren bir anakronizmdir. Oysa bu, dünya tarihinde toplumların eşzamanlı olmayan gelişme aşamalarını, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını ve kapitalistleşme sürecine geç eklemlenmesini göz ardı eden bir yaklaşımın ürünüdür. Nitekim liberal ve Kemalist entelektüellerin Türkiye’de burjuvazinin (ve işçi sınıfının) sınıf olarak tarih sahnesine çıkışını, bağımlı kapitalizmin sanayi temeli üzerine daha belirgin biçimde oturduğu II. Dünya Savaşı sonrasına (1950–1970) ertelemeleri bunun bir sonucudur.
Burada, Marx’ın ortaya koyduğu Batı kapitalizminin tarihsel gelişimine dair bilgisizliğin ya da bilinçli çarpıtmanın birbirine karıştığı bir tutumla karşılaşıyoruz. Belge gibi yazarlar dürüst olmak istiyorlarsa, açıkça Marksizme tamamen karşı olduklarını söylemeleri ve hangi sınıfın adına tarih yazdıklarını itiraf etmeleri gerekir. Türkiye değerlendirmesinde liberal ölçütün sanayi devrimi sonrası ve tekelci aşama üzerinden kurulması bilimsel bir yaklaşım olarak değil, tarihsel özgüllükleri ve farklılıkları perdeleyen basit bir gerekçelendirme ve yöntemsel hilesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bir bebek nasıl ki ana karnından erişkin biri olarak doğmuyorsa, tarihsel sürece yayılan burjuvazi de sanayi burjuvazisi veya finans kapital olarak ortaya çıkmıyor. Sermaye feodalizmin bağrında gelişiyor, olgunlaşıyor ve dönüşüyor. Kapitalist gelişme üretimden değişime doğru değil, değişimden üretime doğrudur. Bu iki aşama arasında “oluş halindeki sermaye” ile “olmuş sermaye” arasında hem fark hem süreklilik vardır. İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerde tarım ve ticaretin sanayi tarafından egemenlik altına alınması, yani sanayi devrimi ancak burjuva devrimleri zafer kazandıktan sonra tamamlanabilmiştir.
Kapital’de ilk burjuvaları makineli üretim yapan fabrika sahipleri olarak tanımlamadı Marx; o aşamaya gelinmeden önceye uzanan en az iki yüzyıl sürecek bir oluşum devresi yaşandı. Marx, bizzat Murat Belge tayfasına ait yayınevi tarafından yayımlanmış Grundrisse’de ve ayrıca Kapital’de, sermayenin ilk birikimi ve yeniden üretimi üzerine analizlerini somut örneklerle desteklediği teorik soyutlamalarla ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuştur. Feodalizmin bağrında doğup kapitalizme geçiş aşamasına gelinceye kadar ilkel sermaye birikiminin aktörleri talancı sömürge valileri, korsanlar, hapishane kaçakları, misyoner papazlar, tüccarlar, altın arayıcıları olabilmişlerdi. Soygun, sahtekârlık, öldürme, çalma, el koyma, rüşvetçilik sermaye biriktirme vazifesi görmüştü. David Harvey, bunu şöyle açıkladı:
“Avrupa’da ortaçağın sonlarında yaşanan ilk sermaye birikimi şiddet, yağma, hırsızlık, sahtecilik ve soygunculuk içeriyordu. Korsanlar, papazlar ve tacirler, tefecilerin de desteğiyle, bu hukuk dışı yollardan, parayı sistematik biçimde sermaye olarak dolaştırmaya yetecek kadar ‘para gücü’ toplamış oldular… Ancak, erken aşamalarda sermaye doğrudan doğruya üretimin içinden geçerek dolaşmıyordu. Bir dizi başka biçime bürünüyordu: tarımsal sermaye, tüccar sermayesi, toprak sahibi sermayesi ve bazen merkantilist devlet sermayesi… Ancak kapitalistler sermayeyi emekgücü istihdam ederek üretimin içinden geçirme yoluyla dolaştırmayı öğrendiklerinde, 1750 dolaylarında bileşik büyüme başlayabilecekti.”
“İdeal tip” Fransa’da bile 1789’dan önce burjuva dediğin, “her kentte, kendi işini kurmuş, hali vakti yerinde, soyluluk unvanı taşımayan ‘kesimleri’, örnekse adliye memuru, dava vekili, noter, tacir, eczacı, hancı, dükkân sahibi ve zanaatkârı’ içine almaktaydı.”[7] Marx’ın “olmuş sermaye” dediği şey ikinci evreye mahsustur: “Sermaye artık oluşmak üzere belli önvarsayımlardan yola çıkmaz, aksine bizzat kendisi önvarsayılmıştır ve kendi kendisinden yola çıkarak, kendi varlığını sürdürme ve büyümesinin varsayımlarını [koşullarını] yaratır.”[8] Hollanda, İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri bütün farklı zaman ve özelliklerine karşın ticaret ve manifaktür burjuvazisi eşliğinde gerçekleştiler. Finans kapital’e gelince, ancak sanayi sermayesinin başat olduğu dönemden tekelci aşamaya geçildikten, yani emperyalizmle birlikte ortaya çıkacaktır.
Bu nedenle, tekelci aşamasındaki Batı sermayesiyle Osmanlı’nın yarı sömürgeleşme sürecinde ortaya çıkan ticaret sermayesini karşılaştırmak, yalnızca kronolojik bir yanılgı değil, aynı zamanda bilinçli bir çarpıtmadır. Yerli sermayenin Batı’daki gibi dış etkilerden bağımsız gelişmediğini; tersine dışarıda kapitalist sömürgeciliğin, içeride ise feodal engellerin baskısı altında şekillendiğini, geç ortaya çıkmasının ve zayıflığının da esas olarak bundan kaynaklandığını burada bir tarafa bırakıyoruz.
Aynı dönemde Batı’daki çağdaşı finans kapitalle eşit düzeyde olmaması, Cumhuriyet’ten sonra devlet tarafından yaratılmış gibi bir illüzyona bahane teşkil etmesi, sermaye yetersizliği nedeniyle baştan itibaren yabancı sermayeye el açması ve zamanla işbirlikçi bir karakter kazanması, onun burjuvazi olmadığı anlamına gelmez. Harvey’in deyişiyle, “eşit olmayanlara eşit muamele etmek kadar eşitsiz bir şey” yoktur.
Osmanlı’nın son yüzyıllarında ticaret sermayesi, Batı’daki gibi dış müdahalelerden görece bağımsız bir gelişim izlemedi. Aksine, dışarıda kapitalist sömürgeciliğin, içeride ise feodal engellerin baskısı altında; hem geç ortaya çıkan hem de zayıf ve cılız bir ticaret sermayesi ile yarı feodal bir burjuvazi biçiminde şekillendi. Aynı tarihsel kesitte Batı’daki finans kapitalle denk bir düzeye ulaşamaması; Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra adeta devlet eliyle yaratılmış izlenimi veren bir muhtaçlık zafiyeti içinde bulunması; sermaye birikimi yetersizliğini gidermek için daha baştan gayrimüslim burjuvazinin yerine göz dikmesi ve yabancı sermayeye bel bağlaması, zamanla da işbirlikçi bir nitelik kazanması -tüm bunlar, arkadan topallayarak yürüyen bu sermayeyi yok saymak için yeterli gerekçeler olamaz.
Buraya kadar özetlediğimiz Türkiye’de sınıfların ve burjuvazinin oluşumuna dair yaygın yorumların önemli bir bölümü idealist tarih yaklaşımından kaynaklanan şu üç temel varsayıma dayanır.
Birinci varsayım, Osmanlı toplumunda kapitalizmi doğuracak iç dinamiklerin bulunmadığı; aristokrasi ile burjuvazinin hiç var olmadığı iddiasıdır. 1923 sonrasında burjuvazinin bütünüyle devlet eliyle “yukarıdan” yaratıldığı tezi de buradan türetilir. Oysa daha önce de belirtildiği gibi, Osmanlı’da yalnızca bir toprak aristokrasisi değil, Müslüman-Türk sermayesi de vardı. Bu sermayenin zayıflığının temel nedeni, yarı sömürgeleşme sürecinde yabancı sermayenin aracı kullanmadaki tercihini büyük ölçüde gayrimüslim burjuvaziden yana kullanmasıydı. İttihat ve Terakki iktidarı zor araçları (soykırım, el koymalar vb.), otoriter hukuk ve idari mekanizmalar yoluyla bu ekonomik dengeyi tersine çevirmenin yolunu açacaktır. 1908 ve 1919-1923 dönemlerindeki burjuva devrimci ataklarla, Türk ticaret burjuvazisi, eşraf ve asker-sivil elitlerden oluşan blok; yarı feodal toprak düzenine dokunmadan, diktatoryal bir burjuva cumhuriyetine geçişi sağladı. Böylece, başlangıçta zayıf olan burjuvazinin önü açılmakla kalmayacak, aynı zamanda sınıfsal iktidarını kurumsallaştırması sağlanacaktır.
İkinci varsayım, sınıfların oluşumunu ekonomik-toplumsal ilişkilerden bağımsız biçimde üstyapıya, yani devlete ve ideolojik kurumlara bağlayan Weber’den Amerikan sosyolojisine ve post-Marksistlere kadar uzanan devlet-merkezci görüştür. Bu anlayışa göre, Türkiye’de devletin önce burjuvaziyi yarattığı, ardından onun hizmetine girdiği şeklinde cisimleşmektedir. Oysa ekonomik ilişkiler ile siyasal-ideolojik kurumlar arasında tek yönlü değil, karşılıklı, diyalektik bir ilişki vardır. Genel bir kural olarak sermaye, egemenliğini tek başına, devlet yardımına ihtiyaç duymadan değil, aksine devlet aygıtıyla tarihsel olarak iç içe geçerek, onunla birlikte dönüşerek kurar. Marx, Kapital’de, İngiliz burjuva devrimi sürecinde devletin tüccar kapitalistlere, büyük toprak sahiplerine ve manifaktür burjuvazisine sağladığı ayrıcalıkları ayrıntılı örneklerle ortaya koyar. Aynı zamanda, egemen sınıfların devlet aygıtını kendi çıkarları doğrultusunda nasıl şekillendirdiğini ve kullandığını gösterir. Bu, eşzamanlı olarak proleterleşmenin nasıl hızlandırıldığının da bir açıklamasıdır:
“Orange Prensi William ile birlikte, artık değere el koyan toprak beyleri ile kapitalistleri iktidara getirmiş oldu. Devlet toprakları üzerinde şimdiye kadar daha alçakgönüllü bir şekilde uygulanan hırsızlığı, büyük yağmalar haline sokarak resmen yeni bir dönem açılmış oldu. Bu mülkler, ona buna dağıtıldı, gülünç fiyatlarla satıldı ya da düpedüz gasp edilerek özel mülklere katıldı… Böyle bir hileyle ele geçirilmiş devlet krallık toprakları, kiliseye ait toprakların da yağmalanmasıyla birlikte… İngiliz oligarşisinin bugünkü malikanelerinin esasını oluşturur.”[9]
O günden bugüne, iki yüzyılı aşkın bir süredir İstibdattan İttihatçılara, İttihatçılardan Kemalistlere ve oradan zamanımıza uzanan çizgide, devletin iktidar bloku lehine neler yaptığı sayısız çalışmada somut örnekleriyle gösterilmiştir. Halen Türkiye’de günü gününe yaşadıklarımız geçmişte yaşananlar özeti olarak okunabilir.
Üçüncü varsayımda ise, Avrupa-merkezci ve ATÜT’çü tarih anlayışlarındaki gibi Batı ve Doğu devletleri birbirine zıt iki modelde konumlandırılır. “Rusya’da, Çin’de, Türkiye’de burjuvazi yoktur” gibi genellemeler üreten bakış açısının kaynağı budur. Batı’da burjuvazinin ekonomik egemenliğe ulaştıktan sonra devleti ele geçirerek otomatik biçimde demokrasiye geçtiği; Doğu’da ise devletin despotik yapısı nedeniyle ne burjuvazinin ne de sivil toplumun gelişebildiği farz edilir. Türkiye yorumlarında anahtar olarak kullanılan ikinci yaklaşımın çıkış noktası, sınıf mücadeleleri, burjuva devrimleri, tarihsel gecikmişlik ve emperyalist hegemonya gibi olguları göz ardı ederek demokrasiyi burjuvaziye organik biçimde içkin, onun doğal bir parçasıymış gibi sunmaktır.
Bunlara işaret ettikten sonra şimdi devlet-sermaye ilişkilerine kendi yaklaşımımıza gelebiliriz. Öncelikle belirtelim ki yazı dizimizin başında vurguyu, devleti toplumdan ve sınıflardan kopuk, kendi iç yasalarıyla işleyen, bağımsız bir bürokratik özne gibi tasavvur eden idealist tarih anlayışına karşı maddeci yoruma ağırlık verme yönünde yapmıştık. Tabii ki bu, Marksistlerin “üstyapı” metaforuyla ifade ettikleri devletin ve onun gerek zor gerekse ideolojik-kültürel hegemonik aygıtlarının ekonomik ve toplumsal ilişkiler üzerinde asla edilgen olmayan dinamik, belirli konjonktürlerde belirleyici etkisini göz ardı ettiğimiz anlamına gelmiyor.
Sıraladığımız varsayımlarla aramıza net bir sınır çektikten sonra, Türkiye’nin özgül tarihsel koşulları içerisinde burjuvazinin nasıl oluştuğunu ve egemen hale geldiğini, ayrıca devletle kurduğu karşılıklı etkileşimi doğru biçimde kavramak mümkün hale gelir. Her şeyden önce burjuva sınıfı, ekonomik egemenliğini tamamladıktan sonra devleti ele geçirmiş değildir. Tersine, belirli tarihsel aşamalardan geçerek; devlet aygıtıyla birlikte dönüşerek ya da onu dönüştürerek, onun kurumlarından yararlanarak ve askerî-bürokratik elitlerle entelektüel çevrelerle ittifaklar kurarak (kimi zaman onları kendi saflarına çekerek) bu egemenliği inşa etmiştir. Ekonomik, toplumsal ve kültürel egemenlik, devlet aygıtını denetleme kapasitesiyle paralel gelişmiştir.
Bu nedenle “kapitalist sınıf” dar anlamıyla homojen bir kategori değildir. Tarihsel olarak tüccarlar, finans çevreleri, rantiyeler, bürokratik ve askerî elitler, entelektüeller gibi farklı fraksiyonların oluşturduğu heterojen bir bloktur. Egemenlik yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal, ideolojik ve kültürel boyutlar taşır. Bu süreçte bir yandan toprak ağalarının kapitalistleşmesi, bir yandan bürokrasinin burjuvalaşması, bir yandan da burjuvazinin devletleşmesi/devletin burjuvalaşması iç içe ilerlemiştir.
Osmanlı modernleşmesi sürecinde bürokrasi içindeki bölünme, Türk ticaret sermayesinin toprak ağalarıyla ittifakı, Türk burjuva devrimlerinin gayrimüslim burjuvaziyi tehcir, soykırım, sürgün, mübadele gibi şiddet yöntemleriyle tasfiye ederek Türk sermayesini merkezileştirmesi (çökmesi), İzmir İktisat Kongresi, devlet kapitalizmi aracılığıyla yerli sermayenin desteklenmesi, devlet eliyle kurulan fabrikalar ve bankalar, teşvik politikaları ve ideolojik-kültürel hegemonyanın yukarıdan aşağı inşası bu sürecin somut örnekleridir. Başlı başına İzmir İktisat Kongresi bile Türkiye’de sınıflar manzumesinin fotoğrafını veriyor. Şayet burjuvazi ve işçi sınıfı yok idiyse, Cumhuriyetin kuruluşuyla aynı yıl toplanan bu kongrede Millî Türk Ticaret Birliği, yerel ticaret odaları, küçük ve orta ölçekli sanayici grupları ve Türk Umum Amele Birliği delegelerinin ne işi vardı?
Sonuç olarak kapitalizmin siyasal tarihi, burjuvazinin kendi iç fraksiyonlarını devletle bütünleştirme ve her tarihsel dönemeçte hegemonyasını yeniden kurma tarihidir. Bu çerçevede, “önce burjuvazi ekonomik olarak egemen oldu sonra devleti ele geçirdi” ya da “devlet burjuvaziyi yoktan yarattı” gibi tek taraflı ve birbirine dışsal açıklamaların toplumsal gerçeklikte karşılığı yoktur. Devlet ile sınıf oluşumları tarihsel olarak iç içe geçmiş süreçlerdir.
Dipnotlar:
[1] A. Şnurov, Türkiye Proletaryası, Yar Yayınları, İstanbul, Önsöz
[2] Ahmet Altan, T24, 29 Nisan 2014.
[3] Murat Belge, Militarist Modernleşme, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 14.
[4] Murat Belge, Taraf, 9 Ocak 2012. Ayrıca Taraf, 8 Şubat 2014.
[5] A.g.e., s. 574.
[6] David Harwey, Sermaye Muamması, Sel Yayınları, İstanbul, 2012, s. 59.
[7] Aktaran Fatma Müge Göçek, Batı Burjuvazisinin Yükselişi, İmparatorluğun Çöküşü, Ayraç Yayınları. Buna şunu da eklemek gerekir: ”Fransa’da uzun süre birinci durumda olan zenaat tipi endüstri, modern endüstrinin arkasında ikinciliğe, ancak 1860’lar civarında düşecektir.” (Fernand Braudel, Maddi Uygarlık Ekonomi ve Kapitalizm, Gece Yayınları, Ankara, 1993, s. 261)
[8] Karl Marx, Grundrisse, Birikim Yayınları, s. 497.
[9] Karl Marx’tan aktaran David Harwey, a.g.e., s. 311.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.