Zamanla millî ideolojinin bir parçası hâline gelen “burjuvasız devrim” anlatısı, tarihsel gerçeklik açısından bakıldığında, İsa’nın babası olmadığı efsanesi kadar uydurmadır. Oysa burjuvazinin olmadığı iddia edilen Osmanlı’da doğrudan Batı sermayesinin yanı sıra, küçük üretim haricinde iki farklı sermaye tipi mevcuttu: Komprador sermaye ile Müslüman Türk unsurlardan oluşan ticaret sermayesi ve feodal kabuklarını tam olarak kıramamış eşraf. Bu yapı, imparatorluğun geç kapitalistleşme sürecinin bileşenlerini oluşturur

Liberal, Kemalist, muhafazakâr, aşırı milliyetçi, sosyalist yazarlar ile resmî akademisyenlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir Türk burjuvazisinin bulunmadığı ve 1908–1923 arasındaki burjuva devrimlerinin “burjuvasız” gerçekleştiği konusunda ortaklaştıklarını ilk bölümde belirtmiştik. Bu bölümde, yazımızın sınırları dışına taşmadan somut örnekler üzerinden açımlayıp berraklaştırmaya çalışacağız.
Bu geniş mutabakatın içinde birliktelik esas, ayrılıklar ikincildir. Aralarındaki tartışma İttihatçıların ve Kemalistlerin iktidara devrimle mi yoksa darbeyle mi geldikleri; önderliklerinin geleneksel bürokrasiye mi, devrimci “asker-sivil aydın zümre”ye mi dayandığı gibi alt kavram tartışmalarına indirgenebilir. Hepsinin şaşmaz ortak paydası, birbirinin devamı olan bu iki evrede henüz “burjuva” denebilecek bir sınıfın mevcut olmadığıdır. Bu söylediklerimizin soyut ve adressiz iddialar düzeyinde kalmaması için, tarihsel ve sosyolojik sözcülüğünü yapan solun yakından aşina olduğu bazı isimler üzerinden somutlamaya çalışacağız.
Sol liberalizmin duayenlerinden Murat Belge, 1908’i bürokrasinin gerçekleştirdiği bir hükümet darbesi[1] olarak yorumlarken; Marksizan sol Kemalist Taner Timur Hoca aynı olayı Alman komplosuyla gerçekleşmiş bir darbe olarak ikiye katlar.[2] Hiçbirinde Türk ticaret sermayesinin ve kapitalistleşme yolundaki öteki taşra zenginlerinin adı özne olarak geçmez. Her iki kanatta da kayıp burjuvazinin yerini Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye kökenli mektepliler alır. İki sandalyede birden oturan Baskın Oran, yüz elli yıllık Türkiye modernleşmesinin değişmez öznesinin “küçük burjuva aydınları”[3] olduğunu ileri sürerken; Mete Tunçay, Cumhuriyetin devşirme kökenli aydınlara dayanarak kendi eliyle bir burjuva sınıfı yaratmaya giriştiğini iddia eder.
Monarşiyi bütünüyle tasfiye etmese ve kapsamlı bir toplumsal dönüşüm programı üretmese de, 1908’i “darbe” kategorisine sıkıştırmak tarihsel gerçekliği ıskalamaktır. Çünkü bu müdahale, mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişi sağlayarak tarihsel bakımdan burjuva devletin ilk biçimini gerçekleştirmiş, dolayısıyla sınırlı da olsa küçümsenemeyecek ilerici bir rol oynamıştır. Bu çerçevede eksik, parçalı ve zayıf burjuva devriminin yaşandığını görmezden gelmek; 1908’in yarattığı devrimci momentte belirginleşen karmaşık sınıf mücadelelerini “komplo” ya da “darbe” söylemiyle silip atmak anlamına gelir. Nitekim bu yaklaşımı benimseyen yazarlar, Batı’daki örneklerden hareketle güçlü sınıf hareketlerinin Osmanlı bağlamında bulunmadığı gibi temelsiz bir gerekçeye sığınırlar.
Bu tespitlerin kaynağının, yalnızca sonraki tarihçilerin yorumları değil, bizzat İttihat ve Terakki ile Kemalist kadroların kendi dönemlerinde dile getirdikleri görüşler olması ayrıca dikkat çekicidir. Türk milliyetçiliğinin erken ideologları Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, art arda gömlek değiştiren ve nihayet Turanist Türk milliyetçiliğinde karar kılan İttihatçılara ve ardından Kemalistlere, mevcut olmayan Türk burjuvazisinin yerini asker-sivil aydınların, yani bürokrasinin alması gerektiğini öğütleyip duruyorlardı. Mustafa Kemal’in 8 Şubat 1923 Balıkesir konuşmasında söylediği “Kaç milyonerimiz var? (kapitalist dememek için “milyonerimiz” diyor – YA) Hiç. Bilakis memleketimizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız” sözleri, bu yaklaşımın en açık ifadelerinden biridir. Resmi Kemalizmin muteber kalemlerinden Falih Rıfkı Atay da, “Millicilerin özlemi, Namık Kemal günlerinden beri mevcut olmayan Türk burjuvazisini yaratmaktır” diyerek bu söylemi teyit etmekteydi.[4]
Bu yaklaşım en uç ifadesini Murat Belge’de bulur: “Türkiye’de burjuvazi aşağı yukarı her zaman kural olarak kararnamelerle doğmuş, serpilmiş, büyümüştür.” Türk burjuvazisinin tarihsel dinamiği, Weberci bürokrasi analizinden devşirilmiş tek bir sözcüğe indirgenir: Kararname. Devleti bürokrasiye, bürokrasiyi de kararnamelere indirgeyen bu şema, toplumsal sınıfların maddi oluşum süreçlerini adeta sıfırlar.
Ahmet İnsel’in muhaliflerine yönelik şu tanımı, hem kendilerini hem de o yıllarda ittifak içinde oldukları muhafazakâr‑İslamcı çevreleri isabetle tarif eder: “Devlet, toplumdan bağımsız, kendisine ait hedef ve çıkarları olan bir yüksek öznedir.”[5] Bu, devleti sınıflarüstü, kendi iç mantığıyla hareket eden bir varlık olarak kavramsallaştıran liberal ve Kemalist devlet anlayışlarını iyi tanımlamaktadır. Her iki taraf da sınıf ilişkileri, üretim tarzı ve sermaye birikimi süreçleri yerine, tarihin belirleyici gücü olarak Osmanlı bürokrasisinin iradesini ve “devlet aklı”nı öne çıkarır.
Zamanla millî ideolojinin bir parçası hâline gelen “burjuvasız devrim” anlatısı, tarihsel gerçeklik açısından bakıldığında, İsa’nın babası olmadığı efsanesi kadar uydurmadır. Oysa burjuvazinin olmadığı iddia edilen Osmanlı’da doğrudan Batı sermayesinin yanı sıra, küçük üretim haricinde iki farklı sermaye tipi mevcuttu: Komprador sermaye ile Müslüman Türk unsurlardan oluşan ticaret sermayesi ve feodal kabuklarını tam olarak kıramamış eşraf. Bu yapı, imparatorluğun geç kapitalistleşme sürecinin bileşenlerini oluşturur.
Bu karmaşıklığın kaynaklarından biri çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitalist emperyalist dünya sistemine entegre olurken şekillenen sınıfsal, etnik dinsel bölünmelerdir. Engels, Doğu Sorunu üzerine derlemesinde, daha 1853’te Osmanlı’da askeriyenin ve idarenin Türklerin, ticaret ve mali alanların ise Rum, Ermeni ve Yahudilerin elinde bulunduğunu belirtmişti. Siyasi egemenlik ile ekonomik egemenliğin farklı etnik ve dinsel gruplar arasında bölünmüş olması tarihsel olarak istisnai bir durumdu. Yusuf Akçura’nın işaret ettiği gibi, benzer bir durum da burjuvazisi büyük ölçüde Alman ve Musevi azınlıklardan oluşan Polonya Krallığı’nda görülmüştü. 18. yüzyıl öncesinde Müslüman olmayanlarla rekabet edebilen bir Müslüman kent eşrafı mevcutken, yarı sömürgeleşme sürecinde Batı’yla kurulan ekonomik ilişkiler gayrimüslim burjuvaziyi öne çıkarmış, Müslüman Türk ticaret sermayesinin geri planda kalmasına neden olmuştu.
Dış ve iç ticaretin genişlemesi, Avrupa sermayesinin Osmanlı topraklarında bir “ara halka” yaratmasını zorunlu kıldı. Hammaddeleri en ücra köylerden toplamak ve mamul malları iç pazara sürmek için yerli komprador unsurlara ihtiyaç vardı. Komisyonculuk, bankerlik, ithalat ihracat aracılığı ve kısmen sınai üretim gibi işlevleri üstlenen bu komprador kesimler esas olarak gayrimüslim burjuvaziden oluşuyordu. Kompradorlar, pazara yönelik tarımsal üretimi çoğu zaman geri planda kalmış Müslüman-Türk aracılardan temin ediyordu. Bu çapraz oluşum, Osmanlı burjuvazisinin zayıf kanadını oluşturan Müslüman-Türk ticaret sermayesi ile Hıristiyan ve Musevi burjuvazi arasında uzlaştırılması, Türk milliyetçiliğinin gelişmesi tarafından dinamitlenen bir karşıtlık yaratıyordu. Kaldı ki Müslüman-Türk ticaret burjuvazisi homojen bir bütün değildi; feodal kapitalist kırması toprak ağalığı, tefeci tüccar sermayesi veya eşraf, hatta çok az sanayici gibi farklı bileşenlerden oluşuyordu.
Osmanlı dünya kapitalizmine eklemlendikçe burjuva oluşumun iki kanadı arasındaki çelişki keskinleşti ve “gavur” ötekileştirmesinin yerini Türk milliyetçiliğinin “milli iktisat”, “milli burjuvazi” söylemi aldı. Sadece Batı sermayesi tarafından değil, çıkar ilişkileriyle bağlı bazı Osmanlı bürokratik burjuva çevrelerince de desteklenen komprador burjuvazi, Müslüman Türk sermayesinin ekonomik hiyerarşide üst basamaklara sıçramasının önünde engel olarak görülüyordu. Siyaseten egemen tarafta yer almalarına rağmen Sultanlık rejiminden bekledikleri desteği bulamayan Türk ticaret burjuvazisi ve eşraf, bu nedenle ideolojik temsilcileri aracılığıyla “milli devlet” talebiyle sahneye çıkacaktı. Bu kanadın ekonomik olarak güçlü gayrimüslim burjuvaziye verdiği yanıt, Türk burjuva devrimleri paketinin saklı ekini oluşturan tehcir, soykırım ve “mübadele” dahil her türlü yöntemle rakiplerini tasfiye etmek ve onların mülklerine el koymak oldu. 1908–1923 dönemini yalnızca emperyalizm ve feodalizmin esas dayanağı olan monarşik rejimi kökten tasfiye etmeyen bir yeniden düzenleme olarak değil, aynı zamanda Ermeni ve Rum burjuvazisinin iki büyük dalgada tasfiye edilerek ekonomik ve siyasi egemenlik arasındaki asimetrinin Türk kapitalizmi lehine çevrilmesi olarak okumak gerekir.
Bütün bunları görmezden gelenler Max Weber’in Osmanlı üzerinden geliştirdiği patrimonyal bürokrasi kavramsallaştırmasıyla sınıf analizinin üzerinde kafa karıştırıcı bir sis tabakası oluşturuyorlar. Weber bu kavramla, devlet yönetiminin soyut ve genel kurallardan ziyade hükümdarın kişisel otoritesine, sadakat ilişkilerine ve hiyerarşik bağlılığa dayandığı bir yönetim tarzını anlatır. Bu yapıda görevliler modern anlamda “kamu memuru” değil, hükümdarın kişisel hizmetkârları gibi konumlanır; yetki ve görevler hukuki normlardan çok hükümdarın iradesiyle belirlenir.
Osmanlı’yı bu çerçevede okuyarak Weberci yorum yöntemini Türkiye entelektüel alanına taşıyan ilk isimlerden biri, 21. yüzyıla girerken muhafazakâr‑İslamcı sağ ile liberal sol çevrelerde ortak bir referans haline gelen Şerif Mardin’dir. Mardin’in Weberci patrimonyal bürokrasi kavramını merkeze alan yaklaşımı, sonraki yıllarda Türkiye’de devlet‑toplum ilişkilerini açıklamak için sıkça başvurulan bir şema haline gelmiştir. Merkez‑çevre şablonuyla bunu çeşitlendiren Mardin’e göre, “II. Mahmut’la başlayan modernleşme, padişahın denetiminden çıkarak iktidara egemen bürokrasiye geçmiştir.”[6] Zıt kutupta yer almasına rağmen Taner Timur, bunun aynısını neredeyse kelimesi kelimesine tekrar eder: “Jön Türk hareketinin sınıfsal temeli ve bu temelin belirlediği siyasal sistem Osmanlı Devleti’nin son döneminde bürokratik kadrolara geç kalmış bir burjuva devrimi programını gerçekleştirme gibi bir ‘misyon’ yüklemiştir.”[7]
Nasıl oluyorsa hem Kemalist hem Marksist referanslarla konuşan Taner Timur, Jön Türk hareketinin sınıfsal temelini Osmanlı bürokrasisi olarak tanımlayarak Weberci Şerif Mardin’le aynı çizgide buluşabiliyor. Kemalist tarihçi Sina Akşin ise bu duruma bir ad verir: “İkame burjuvazi.” Bu yaklaşımın ortak noktası açıktır: Türk-Müslüman kökenli bir burjuva sınıfı bulunmadığından, kapitalist toplumu kurma görevi İttihatçılara ve Kemalistlere düşmüştür. Şerif Mardin’den ilham alan bu çerçeve, AKP ve diğer İslamcı‑muhafazakâr çevrelerde “bürokratik oligarşi” kavramıyla yeniden üretilecek ve ana muhalefet partisini ve eski burjuvaziyi hedef alan demagojik bir suçlama silahı olarak kullanılacaktır.
Bunların her birinin sınıf mücadelesini yolundan saptırma gibi sonuçları olmadığını sanmak için safdil olmak gerekir. Örneğin tam da emek-sermaye çelişkisinin başatlık kazandığı bir zamanda (21 Kasım 1969) Milliyet gazetesinde Şerif Mardin şunları yazmıştır: “Türkiye’de siyasal çatışmanın asıl ekseni, devlet bürokrasisi … ile köylü olmuştur. Bu denklemde sömürücü, bürokratik grup, sömürülen köylüdür… Bu itibarla Batı’da kullanılan bourgeoise-proletarya çatışmasının yerine Türkiye’de bürokrat-köylü çatışmasını ikame edebiliriz.”[8] Bunun bir türevini de adında işçi geçen partinin başındaki M. A. Aybar’da görürüz: “Bugün de egemen sınıf son analizde Asker-Sivil bürokrasidir… Bu Asker-Sivil kadroya, Devlete Sahip Olanlar Sınıfı adını veriyorum. Benzer bir olguya Batıda rastlanmaz.”[9] Bu iki örnek, sınıfın ve emekçilerin kanını bir sülük gibi emen egemen sınıfların hegemon kanadı işbirlikçi tekelci burjuvaziye sağ sol elle nasıl görünmezlik kazandırıldığını açıkça gösteriyor.
Fikret Başkaya ilk bakışta bu çizgiden farklılaşıyormuş gibi görünse de, aslında aynı hat üzerinde hareket etmektedir. Paradigmanın İflası’nda halife‑sultanı korumayı amaçlayan bürokrasinin Kemalist dönemde kendine bir burjuva sınıfı yaratmaya mecbur kaldığını savunan Başkaya, muhafazakâr ve liberal sol çevrelerle aynı kadrajda yer alır: “Burjuva temeller üzerine kurulan bir devlet, bir burjuva sınıfı yaratmaya ve onu güçlendirmeye mahkûmdur.”[10]
Oysa Osmanlı hanedanıyla ortak yanları olsa da farklı programlara sahip olan İttihat ve Terakki ile Kemalistler, aynı burjuva dönüşümünün biri diğerinin devamı niteliğindeki iki ayrı aşaması olarak okunmalıdır. Bu süreçte Türk ticaret burjuvazisi, büyük toprak sahipleri ve modernleşmeci bürokrasi kanadı, padişahlık rejiminin devleti çöküşe sürüklediği düşüncesiyle hem devlet aygıtını yeniden örgütlemeyi hem de ekonomik alanda rakip konumundaki gayrimüslim burjuvaziyi tasfiye etmeyi amaçlıyordu. Bu nedenle, var olmadığı ileri sürülen burjuvazinin tarihsel rolünü “patrimonyal bürokrasi”nin üstlendiği ve onu sonradan yarattığı iddiası gerçeklikle örtüşmez.
Aynı şekilde en ufak tarihsel bir kopuşa yer vermeden “Osmanlı Beyliği’nden 28 Şubat’a kesintisiz bir devlet geleneği”nden (Fikret Başkaya) söz etmek ya da 21.yüzyıla girerken hâlâ değişmeden süren bir “Osmanlı‑İttihatçı devlet aklı” varsaymak, toplumsal dönüşümleri sınıfsal ve sosyoekonomik dönemler üzerinden inceleyen Marksist tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Bu yaklaşım, tarihsel değişimi göz ardı eden özcü ve anti‑diyalektik bir süreklilik fikrine dayanır.
Her şeyden önce, temel sınıflardan bağımsız bir bürokrasi hayali bir belirlemedir. Burjuvazinin az çok desteklemediği bir burjuva devrimi olmayacağı gibi, proletaryanın tarihsel özne olmadığı bir komünist sosyalizm de düşünülemez. Bürokrasi ya da entelijansiya kendi başlarına ne burjuva ne de sosyalist devrim gerçekleştirebilir; bu, tarihsel materyalizmin vazgeçilmez önermelerinden biridir. Buna rağmen, sosyoekonomik formasyonların üzerinde duran özerk, her şeye kadir bürokrasi fikri, birbirine rakip ideolojik akımlar tarafından paylaşılabilmektedir. Hepsinin üzerinde birleştiği nokta, Osmanlı ve Türkiye tarihinin Batı’daki gibi, daha doğrusu Marksist sınıflar ve sınıf mücadeleleri analizi üzerinden okunamayacağıdır. Böylece burjuvazi‑proletarya karşıtlığının belirleyiciliği zayıflatılmakta; Marksizmin sınıf ölçütleri ve bu ölçütlerin işaret ettiği sosyalizm perspektifinin bu topraklarda geçerli olmadığı ima edilmektedir.
Türk kapitalizminin kurucu kadrolarının, kendi sınıfsal konumlarını görünmezleştirmeye elverişli sınıflar üstü bir tarih ideolojisi üretmeleri şaşırtıcı değildi. Bu anlayış, daha baştan başkalarına değil “biz bize benzeriz” söylemi etrafında şekillendi: Türkiye’de sınıfların bulunmadığı, devletin toplumsal yapının üzerinde ve dışında konumlandığı, modernleşmenin hükümet kararnameleriyle yürütüldüğü ve ordunun tarihin asli itici gücü olduğu gibi tezler paket halinde dolaşıma sokuldu. Bu çerçevede Türklerin dünya halklarından farklı, kendine özgü bir gelişme yolu izlediği iddia edilerek hem evrensel tarih yasaları hem de dünya tarihinin bütünselliği perspektifiyle araya bir Çin seddi örülüyordu. Böylece tarihsel süreç, sınıf ilişkilerinden ve maddi toplumsal dinamiklerden koparılarak devlet‑merkezli bir özcülüğe indirgeniyordu. Hayret edilecek şey, bu devlet‑merkezci, tarihsizleştirici ve sınıfsızlaştırıcı tarih anlayışının yalnızca üst sınıfların yazarları arasında değil, sol ve sosyalist çevrelerde de hatırı sayılır bir taraftar bulmasıdır.
Milliyetçiliği meşrulaştıran Osmanlı tarih yazımı da aynı özgücü varsayımlar üzerine inşa edildi. Türklerin barbarlık bilmedikleri, tarih sahnesine daima örgütlü devletler olarak çıktıkları, fethettikleri coğrafyalara adalet ve düzen götürdükleri, yönettikleri halklara ve dinlere hoşgörüyle yaklaştıkları gibi tezler bu anlatının temelini oluşturdu. Tarihsel aşamalar arasındaki kopuşları göz ardı edip yalnızca süreklilikleri öne çıkaran bu görüşler, birbirine eklemlenerek resmî tarih anlatısının süreklilik fikrini besleyen ideolojik unsurlar hâline getirildi.
1930’lu yıllarda Atatürk dönemine egemen olan, Türklerin tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren özgün bir kültüre sahip olduklarını ve başka medeniyetlerden etkilenmediklerini savunan özgücü (“biz bize benzeriz”) milliyetçi tarih anlayışını, mantığını değiştirmeden yalnızca muhalif bir içerikle tersine çevirmek Marksist bir okuma anlamına gelmez. Bu yaklaşım, biçimsel olarak eleştirel görünse de özünde aynı yöntemi sürdürür; toplumsal gelişmeyi sınıf ilişkileri, üretim biçimleri ve tarihsel etkileşimler yerine değişmez ulusal özelliklerle açıklamaya devam eder. Böylece tarih, maddi süreçlerin ürünü olmaktan çıkarılıp kültürel özlerin sürekliliği olarak kavranır.
Evrenselci Marksist tarih anlayışı ise ulusların kapalı ve kendine yeterli gelişim çizgileri izlediği varsayımını reddeder; toplumsal dönüşümleri dünya ölçeğinde ekonomik ilişkiler, sınıf mücadeleleri ve karşılıklı etkileşimler içinde ele alır. Bu nedenle, özgücü tarih anlatısına karşı çıkarken yalnızca “olumlayıcılıktan” “olumsuzlayıcılık”a çevirmekle yetinmeyip, onun dayandığı özcü mantığı aşarak eleştirmek gerekir. Aksi hâlde, bir yanda Türklerin benzersiz üstünlüğünü savunan resmî söylem, diğer yandan bu benzersizliği tarihsel sürecin değişmezliğiyle açıklayan muhalif yorum, farklı sonuçlara varsalar bile aynı anti‑tarihsel zemini paylaşırlar. Bu ortak zemin, toplumsal gelişmenin evrensel yasalarını ve Türkiye’nin dünya kapitalizmi içindeki somut konumunu kavramayı güçleştirir.
Batı’da 1980’lerde belirginleşen sınıf kavrayışından kaçış ve toplumsal-tarihsel süreçlerin diyalektik materyalist analizinden uzaklaşma eğilimi, Türkiye’de çok daha erken bir tarihte, Türk milliyetçiliğinin doğuşuyla birlikte kök salmış bulunuyordu. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren “sınıflar üstü toplum”, “sınıflar üstü devlet” ve “sınıflar üstü devrim” anlayışları, giderek bir “milli ideoloji”ye —“sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” söylemine— dönüşerek süreklilik kazandı. Bu sınıfsızlaştırıcı ve tarihsizleştirici yaklaşım, 21. yüzyılda liberal soldan sol-Kemalizme uzanan geniş bir yelpazede, AKP’ye “burjuva demokratik devrim” atfetmek (Ömer Laçiner) ya da Türkiye tarihini “Mülkiye ve Harbiye ile Medrese kavgası”na indirgemek (Merdan Yanardağ) gibi tezlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
Bu çizginin otantik temsilcileri kadar keskin olmasa da, onların etkisiyle liberal, Kemalist ve sivil toplumcu yorumları harmanlayan bir yaklaşımın örneğini de Ertuğrul Kürkçü’de görüyoruz. Kürkçü’nün Türk burjuvazisinin ve işçi sınıfının oluşumu hakkındaki görüşünün kadim yoldaşı Murat Belge ve diğerlerinden bir farkı yoktur:
“Kemalist Batılılaşma süreci… Türkiye’de devlet desteğinde bir burjuva sınıfı yaratılmasıydı. II. Dünya Savaşı sonrasına gelinceye kadar Kemalist devlet büyük ölçüde SSCB’den aldığı yardımlarla, daha sonra Batı’yla götürdüğü karşılıklı politikalar içinde savaşa girmeden, bir savaş yıkımına uğramadan II. Dünya Savaşı’ndan çıkmış olmanın avantajlarıyla Türkiye’de burjuva sınıfının teşekkül sürecini sağladı. Bunun elbette toplumsal anlamları ve sonuçları vardı. Bunlardan bir tanesi, ülkede bir işçi sınıfının ortaya çıkmış olması…”[12]
Başka bir söyleşisinde bu görüşü şöyle tamamlıyor:
“Maddeci tarih anlayışı açısından bakacak olursak, Türkiye’de… bir sermaye birikimi olmaksızın kurulmuş bir burjuva devleti var. Türkiye sermayesi demek için 1919’a, 1923’e döndüğün zaman göreceğin her şeyi gayrimüslimlerden devralınmış mallardan ibaret, köksüz bir burjuvazi.”[13]
Ne var ki, “maddeci tarih anlayışı” demekle, öyle olunmuyor. Devlet, ekonomik-toplumsal karşılıklarını kendi kendine yaratan, havada asılı kerameti kendinden menkul bir yapılanma değildir. Dünya tarihinde, en geri ülkelerdeki istisnalar dışında az ya da çok bir sermaye birikimine dayanmadan, sıfır burjuvazili bürokrasi eliyle kurulmuş bir burjuva devleti örneği yoktur. Tersi de doğrudur: Devlete ve onun dayanaklarından biri olan bürokrasiye eklemlenmeden, onlarla iltisak içinde olmadan kendi yağıyla kavrulan bir burjuvazi de yoktur. Bir tarafı mutlaklaştırmak, kaçınılmaz olarak somut gerçeklerle alakası olmayan hayal mahsulü varsayımlar üretir.
Birçok bilimsel araştırma Osmanlı İmparatorluğu’nda Rum, Ermeni, Yahudi ve Levanten unsurlardan oluşan komprador burjuvazi kadar güçlü olmasa da, görece zayıf olsa da bir Müslüman ve Türk burjuvazinin olduğunu ortaya koymuştur. Saray çevresinde, Boğaziçi yalılarında yaşayan yüksek maaşlı bürokratlar; İttihatçı yöneticiler; bazı üst düzey Kemalist memur ve subaylar; askeriye ve mülkiye erkanı, mebuslar; mukataa-iltizam sisteminden beslenen ve kompradorlarla bağlantılı kesimler —kimi tarihçilerin “bürokrat burjuva” dediği gruplar yani— sermaye birikimi süreçlerinden azade değildi. Dünya kapitalistleşirken MüslümanTürk aristokrasisinin, askerî ve sivil bürokrasinin, büyük toprak sahiplerinin, zengin köylülerin ve tefeci-tüccar kesiminin sermaye ilişkilerinden yalıtılmış bir cam fanusta yaşadığını varsaymak, sınıf körlüğünden ileri gelen bir yanılsamadır.
İmparatorluğun 18. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan feodalizmden kapitalizme geçiş süreci ve 19. yüzyıl başından itibaren hızlanan yarı-sömürgeleşme dinamikleri dikkate alındığında, Cumhuriyet kurulana kadar “Türk ve Müslüman burjuvazi yoktu” iddiası tarihsel geçerliliğini yitirir. Sermaye birikimine sahip tek sınıfı gayrimüslim kompradorlara indirgemek, taşrada ve kısmen İstanbul gibi büyük merkezlerde filizlenen Müslüman girişimcileri yok saymak anlamına gelir. Ayrıca, Türk burjuva devrimleriyle atağa kalkan bu sermayenin kendi halkı karşısındaki vurguncu yüzünü de gizler. Türk sermayedarlarının “ilkel birikim” yollarından biri olan zor yoluyla Hıristiyan sermayeye çökerek gasp etmelerini de gölgeler. Bu nedenle Türk burjuvazisinin doğuşunu 1919–1923’le başlatmak ve onu “gayrimüslimlerden devralınmış mallardan ibaret, köksüz bir burjuvazi” olarak tanımlamak ne gerçekçi ne de açıklayıcıdır.
Burjuvazi köksüz diyen biri, eşzamanlı olarak işçi sınıfı için de köksüz demiş olur ki, zaten işçi sınıfının doğuşunu Kemalist Batılılaşma ile başlatan Kürkçü de öyle yapıyor. Oysa ne Türk ticaret sermayesi ne de işçi sınıfı Kemalist devletin “burjuva yaratma süreci” ile ortaya çıktı. Osmanlı liman kentlerindeki ve büyük ticaret merkezlerindeki aracı ticaret ve sanayi işletmeleri, devlete ait askeri üretim yapan fabrikalar, müteahhitlik işleri ve erken kapitalist tarım çiftlikleri kendi kendilerine, o zamanki deyimle amelesiz ve ırgatsız mı işliyordu ki? İşçiler yalnız demiryollarında, tütün işleme merkezlerinde, maden işlerinde, pamuklu dokuma fabrikalarında, yükleme ve taşımacılıkta (vb.) istihdam edilmekle kalmıyor, aynı zamanda hak talepleriyle grevler de yapıyorlardı. 1923 öncesinde, Avrupa’nın ileri ülkelerindeki kadar sanayi temeline dayanan gelişmiş bir proletarya olmasa da çoğunluğu Rum, Ermeni, Yahudi, Türkler ve diğer milliyetlerden oluşan kayda değer bir Osmanlı işçi sınıfı mevcuttu. Burada uzun uzadıya anlatacak yerimiz yok, ancak ilk işçi örgütü olarak kurulan Osmanlı Amele Cemiyeti’ni ve sendikaları, 1908’deki grev dalgasını, buna karşılık grevleri ve sendikaları yasaklayan Tatil-i Eşgal Kanunu’nu başlıklar halinde hatırlatmakla yetineceğiz.
Osmanlı burjuvazisi ne kadar gerçekse, Osmanlı işçi sınıfı da o kadar gerçektir. Dolayısıyla meta ekonomisi ve kapitalist ilişkiler yalnızca ticari, mali ve sınai sermaye düzleminde değil, emek süreçlerinde de belirginleşmişti. Tarihsel TKP’nin sonraki kuşaklara sosyalist/komünist düşüncenin Cumhuriyetle birlikte ortaya çıktığını empoze etmesi ne kadar sorunluysa, işçi sınıfının Cumhuriyet döneminde “yaratıldığı” iddiası da o kadar sorunludur.
Devam edecek…
DİPNOTLAR:
[1] Murat Belge, Militarist Modernleşme, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 624.
[2] Taner Timur, Marx-Engels ve Osmanlı Toplumu, Yordam Kitap, İstanbul, 2012, s. 163.
[3] Baskın Oran, Bkz: (http://www.suryaniler.com/forum.asp?fislem=cevaplar&kategoriid=4&ustid=3312, Erişim tarihi:14 Mayıs 2014.
[4] Aktaran Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, Dördüncü kitap, Tekin Yayınevi, s. 1365.
[5] Ahmet İnsel,” Giriş”, Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce, Kemalizm içinde, C.II, İletişim Yayınları, İstanbul-2004, s.22.
[6] Aktaran Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, Afa Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.49.
[7] Marx-Engels ve Osmanlı Toplumu, Yordam Kitap, İstanbul, 2012, s. 166.
[8] Aktaran Çağdaş Sümer, AKP ve Liberal-Muhafazakâr İttifak içinde, Tan Kitabevi Yayınları, s. 83.
[9] M. A. Aybar, TİP Tarihi I, BDS Yayınları, s.45.
[10] Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Doz Yayınları, s. 34.
[11] Bu konuyla yakından ilgilenmeye başladığım hapishane yıllarımda (1990 öncesi) hem kitap yasakları hem de Osmanlı toplumunda feodalizmin çözülüşüyle birlikte ortaya çıkan modern sınıf ve tabakaların tahliliyle ilgili araştırmalar oldukça sınırlıydı. Buna rağmen gerek yayınlanmamış kitap boyutundaki Türkiye’de Burjuvazinin Gelişimi ve Özellikleri (1978) araştırmamda ve onun kısaltılmış biçimi olan Türk Tekelci Burjuvazisinin Oluşumu’nda (Devrimci Proletarya Yayınları-1990), gerekse Türkiye’de Burjuva Devrimleri ve Liberal-Kemalist Tarih İdeolojisi (Epos yayınları) ve sendika.org’da yayınlanmış makalelerimde bu konuları işledim. O zamanlar kaynak kıtlığı nedeniyle, bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemek durumda kalmıştım. Son yıllarda görüyorum ki, sosyalist akademisyenler tarafından yapılmış derinlemesine ve kapsamlı araştırmaları takip etmek bile zor.
[12] Sol Kemalizme Bakıyor içinde, Metis yayınları, s.132.
[13] Son Klasik Darbe içinde Söyleşi, Aykırı Yayıncılık, s. 31.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.