Saldırgan Amerikan-İsrail emperyalizmini yenilgiye uğratma mücadelesine İran’ın özgürlükçü muhalefetinin kendi özgün çizgi ve duruşuyla bir taraf olarak katılabilmesinin (ya da savaş sürecinde bir taraf haline gelebilmesinin) yolu berrak bir politik tutumdan ve kristalize olmuş bir dizi iş, eylem, örgütlenme görevinin omuzlanmasından geçiyor.

Savaşta taraf olmak
Emperyalist-Siyonist saldırganlığa direnmek gerektiğine kimsenin şüphesi yok. Mesele şu anda emperyalizmle savaş halinde olan İran devletine karşı alınacak tutumda düğümleniyor. Üçüncü yol/taraf seçeneği yaygın kabul görüyor. Fakat pratik-politik olarak üçüncü yolun açık, anlaşılır -ve etkili olma potansiyeli/ihtimali taşıyan- tarifi pek yok ortalıkta. Bir bakıma “boş gösteren” niteliğinde “üçüncü yol”; kim ne anlıyorsa içini öyle dolduruyor… Tabii konforlu bir sahada durma imkânı da sağlıyor: Emperyalizme karşı çıkarken İran devletine de bulaşmamış oluyorsunuz. Eh, oldukça steril bir pozisyon; pratikte bir etkisinin olup olmaması, risk alma, yanılma, hatta yenilme ihtimallerini dışarda bırakan oldukça korunaklı bir alan… Bu steril pozisyonun dışarda bıraktığı bir ihtimal daha var: Kazanmak!
Savaşın sonunda İran devleti yenilse bile, yenilen sadece devlet olmayacak; diğer örneklerde görüldüğü üzere halk da yıkıntıların altında kalacak, harabeye dönen ülkenin tepesine oturtulan Pehlevigiller türünden bir düşkünlüğe boyun eğmeye mecbur bırakılacaktır. Yenilginin bölge ve dünyaya etkilerine ayrıca değinmeye gerek yok. Rejimin yıkılması durumunda İran’ın demokratik ve sosyalist muhalefetinin hem mevcut rejime hem emperyalist işgale karşı bugünden yarına iktidar olma şansı yoktur. Çünkü bu muhalefetin hali hazırda bir örgütü dahi yoktur; rejim yıkıldı, emperyalist işgal başladı diye kimse kimseye iktidar hediye etmez. Mucizelerle avunmayı Trumpgillere bırakalım, bizim işimiz gerçeklerle. İşçiler, emekçiler, demokratlar, sosyalistler, Kürtler, Beluçlar ve rejimin gadrine uğramış topluluklar yaygın sokak hareketlerinde ifadesini bulan bir potansiyeldir hali hazırda. Savaşta aldıkları doğru tutum sayesinde örgütlenmelerini güçlendirebilirlerse, rejim kazansa da kaybetse de -ki çok zayıf bir olasılıktır- kendilerini dayatma kudretine erişen hesaba katılır bir güce dönüşebilir ya da bunu hedefleyebilirler bu süreçte: Kazanmaktan kastımız budur. Tabii asıl kazancın emperyalistleri yenilgiye uğratmak olacağını unutmadan. Emperyalist saldırıyı püskürten mücadelenin etkin bir parçası olmayı başararak, savaştan fiziki-pratik-politik ve ahlaki planda güçlenerek çıkmayı hedeflemelidir İran muhalefetinin tüm özgürlükçü potansiyeli ve emekçiler.
Yukarıda söylediklerimiz “üçüncü taraf” kavramının kategorik reddi değildir; savunucularını, kavramın içeriğini sağa sola çekmeye müsait olmayan, somut, açık, anlaşılır biçimde tarife davettir. Yazının bu son bölümünde önceki iki bölümdeki genel perspektifleri somutlamaya çalışacağız; başka bir ifadeyle bu savaşta komünist görüş açısıyla “taraf olmanın” (üçüncü taraf anlayışının hangi savunusuyla kesişip-çatıştığını bir yana bırakarak) ne anlama geldiğini somutlamaktır muradımız.
Önümüzdeki karmaşık tabloda analiz iki şeye dayanmak durumundadır: Bugünün gerçekleri, yani “somut şartların somut tahlili” ve benzer tarihsel tecrübelere başvurmak. Tecrübelerden faydalanmak taktiğin, genel olarak devrimci politikanın vazgeçilmezleri arasındadır; şu şerhi düşerek: Tarihsel tecrübelere başvurmak ne yersiz analojilere savrulmaktır ne de örnekleri aynılaştırmak. Bakış, perspektif kazanmak ve önümüzdeki meseleye bu donanımla “hücum etmektir”.
Öyleyse komünist hareketin tarihindeki çok önemli bir örneğe başvuralım.
Çin Komünist Partisi-Kuomintang savaşı ve ittifakı
1927’de ülkede ulusal birlik olmasa da Çin’i başında Çan Kay Şek’in bulunduğu Kuomintang (Çin Milliyetçi Partisi) yönetiyordu. Hükümet SSCB dahil dönemin tüm önemli devletleri tarafından tanınıyordu ve ÇKP ile de ittifak halindeydi. (Çan Kay Şek’in 1927’nin öngününde Komintern tarafından taltif edilmesi çok sorunlu bir başlıktır, not edip geçelim.) 1927 Mart’ında yapılan genel grevin ardından ÇKP Şanghay kentini büyük oranda ele geçirdi. İttifakı bozan Milliyetçi Parti (Kuomintang) 12 Nisan 1927’de saldırıya geçti ve hareketi kanla bastırdı. Birbiri peşi sıra Nançang (1 Ağustos), Hunan (7 Eylül) ve Guanco (11 Aralık) kent ayaklanmaları ezildi.
ÇKP 6. Kongresi’ne sunulan rapora göre Mart 1927’den Haziran 1928’e kadar süren çatışmalarda 26 bini parti üyesi olmak üzere 310 bin insan öldürüldü Çan Kay Şek güçleri tarafından. (Andre Malraux “İnsanlık Durumu” romanında çarpıcı bir resmini çizer Şanghay ayaklanmasının.)
Bu süreç on yıl sürecek iç savaşı başlattı.
10 Ekim 1928’de hükümetin başına Çan Kay Şek getirildi. 18 Eylül 1931’de Japon işgali başladı. 1932 Mart’ında Qing Hanedanının varisi Japonlar tarafından imparator ilan edilerek kukla bir yönetim kuruldu. (İşgalciler “varis” bulmakta zorlanmıyorlar görüldüğü gibi.) ÇKP’yi yenilgiye uğratmayı işgalcilere karşı savaşmaktan daha öncelikli gören Çan Kay Şek, “önce isyanın bastırılması sonra işgalcilerle savaş” mottosunda özetlenebilecek rezil bir tutumla ÇKP’ye saldırmaya devam etti. Buna rağmen Mao, “şu anda birinci mesele emperyalist işgali yenilgiye uğratmaktır” diyerek iç savaşı sonlandırma ve Japon işgaline karşı ittifak teklif etti Çan Kay Şek’e. Mao’nun teklifini gönülsüz de olsa kabul etti Çan. Böylece ÇKP tarihinde “İkinci İttifak Dönemi” olarak adlandırılan 1937-1945 dönemi başladı. Japonların yenildiği 1945’te müttefikler arasında iç savaş yeniden başladı ve ÇKP 1949 büyük Çin devrimiyle Kuomintang’ı ezerek iktidara geldi, Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu. Formoza adasına (Tayvan) sığınan Çan Kay Şek burada uydu bir devlet kurdu ve 1971’e kadar “Çin” olarak burası tanındı emperyalist kamp tarafından. Kuomintang hala Tayvan’ın en önemli partisidir ve bu ada Çin’e dönük provokasyonların bugün de en önemli merkezi/vesilesidir.
Kısa keselim. Kıyıcılıkları kıyaslanırsa İran rejimi Kuomintang’ın eline su dökemez. Keza Çan Kay Şek tüm tarihi boyunca emperyalizmin sadık bir işbirlikçisi oldu: Japon emperyalizmine karşı Amerikan-İngiliz emperyalizmleriyle iş tuttu. Bu ikili ile ilişkiler 2. Dünya Savaşı yıllarında SSCB ile aynı kampta bulunmalarından hareketle “mazur” görülecekse eğer -ki bu onların emperyalist karakter ve hesaplarını zerrece etkilemez, etkilemedi- 1945 sonrası nasıl açıklanacak? 1945’ten sonra Çan Kay Şek ÇKP’ye karşı savaşı sınırsız Amerikan desteğiyle sürdürdü; yani süzme emperyalizm uşağıydı. Öyle zayıf emperyalist kampın vs. değil -ki ortada tek odak kalmıştı o yıllarda-, lider ülke ABD’nin uşağıydı. Nitekim süreç 1950’lerin başında Kore savaşıyla, ardından Vietnam’ın “el değiştirmiş” (Fransızların yerini ABD aldı) işgaliyle sürdü. İran’ın halihazırda ikincil/zayıf emperyalist ülkeler olan Rusya ve Çin ile Çan Kay Şek’in ABD ile olduğu türden bir ilişkisi yoktur. El altından destekler vs. mümkündür ama açık askeri ittifak anlaşmaları dahi yoktur ve bu iki güç savaşa açıktan bulaşmadan sütre gerisinden olayların kendi ellerini güçlendirmesini bekliyor.
Sözün özü: Kuomintang-Çan Kay Şek rejimi bugünkü İran rejimi ile kıyaslanamayacak oranda daha kıyıcı ve rezildir ve bizler de Mao’dan daha yetkin komünistler olduğumuzu iddia edebilecek durumda değiliz…
İran savaşında özgürlük ve sosyalizm güçlerinin politikası ne olmalıdır?
Her savaş kendi somut tarihsel şartları, özgünlükleriyle ele alınmalıdır. İran 1930’lar Çin’i değildir ve İran’ın (Ç)KP’si yok! Geniş yelpazedeki muhalefet güçlerinin -yaygın toplumsal kalkışmalara rağmen- örgütsüz olması İran’ın en çarpıcı boyutlarından biridir. Nispeten Kürtler örgütlü, onların da genel gidişata etki etme imkanları sınırlı. Ancak yaygın örgütsüz demokratik muhalefet hareketiyle bağ kurabildikleri oranda hem kendi taleplerini gerçekleştirme imkanları hem de genel muhalefete etkileri artabilir. Daha tam bir ifadeyle bu savaşta İran halklarının gönlünü kazanmak Kürtlerin, bugün ve gelecekte en sağlam dayanağı olacaktır.
Dağınık ve zayıf özgürlük ve sosyalizm güçlerinin temel hedefi, emperyalist saldırganlığa ve İran halklarının işgalciler ve işbirlikçileri eliyle paryalaştırılmasına karşı savaşacaklarını açıklıkla göstermek; bu sayede savaştan ahlaki üstünlükle, prestijle, örgütlenme ve etki alanlarını güçlendirerek çıkmak olabilir ancak.
Somut ve pratik olarak nasıl tanımlanabilir muhalefetin yapabilecekleri?
Savaş top, tüfek, uçak, bomba, füzelerle sürüyor. Ve şu anda emperyalist-siyonist saldırganlığa askeri yolla karşı koyabilen tek güç var ortada: İran devleti ve Direniş Ekseni olarak adlandırılan müttefikleri. Bu gerçek güç ilişkilerinin yerine konabilecek hiçbir güzel söz, “doğru politika” vb. yok ne yazık ki. İran’da yaşanabilecek olası yenilgi ve yıkım, “savaşın yarattığı güç boşluğundan yararlanarak demokratik bir rejim inşa etme ve ulusal haklar elde etmeye” imkân bırakmayacak kadar ağır, tahripkâr ve yıkıcı olacaktır. Bırakalım buradan demokratik bir rejim çıkarmayı herkes, her şey enkazın altında kalacaktır; sadece İran değil, Türkiye ve Kürdistan dahil tüm Ortadoğu da. 14 yıl süren Suriye savaşının bölgeye, Avrupa ve dünyaya etkilerini onla çarparsak bir nebze olsun tasavvur edebiliriz İran’ın yenilmesinin sonuçlarını…
Saldırgan emperyalistlerin yenilgiye uğraması ise esaslı devrimci imkanlara kapı aralayacaktır bölgede ve dünyada. Bu durumda emperyalist-kapitalist kampta yaşanacak kargaşa ve çözülmelerin yaratacağı güç boşluğu sistemi sarsmakla kalmayacak; işçi-emekçilerin, ezilen halkların mücadelesine de geniş imkân ve ufuklar açacaktır.
Emperyalist saldırganlığın püskürtülmesi durumunda İran rejimi politik olarak muazzam prestij kazansa da savaşın sonunda ekonomik yıkımla yüzleşecektir. Bu durumu nasıl yönetecekler? Bir olasılık toplumsal uzlaşma arayışına girerek muhalefetin, Kürtlerin vd.’nin taleplerine alan açan bir esneklik göstermeleri, yani özgürlükler alanının genişlemesi olabilir. Ve bu da savaştaki sağlam duruşuyla prestij kazanan özgürlükçü güçlerin daha ileri mevzilere yürümesinin önünü açabilir. Rejimin prestijini kötüye kullanıp muhalefeti ezmeye kalkışması durumunda ise savaş esnasında İran halkları arasında yaşanan kardeşleşme baskı politikalarının önüne set çeken bir dayanak olacaktır.
Özcesi bütün yollar Roma’ya çıkıyor: İran özgürlük güçlerinin -tabii dünya özgürlük ve sosyalizm güçlerinin de- hayatın ve tarihin doğru tarafında durması.
Tablo kendiliğinden netleşiyor: Temel mesele -1930’lar Çin’inde olduğu gibi-emperyalist saldırganlığın püskürtülmesi, yenilgiye uğratılmasıdır. Görev de nettir: İran’ın özgürlükçü muhalefeti ve ulusal topluluklarının (olabiliyorsa birlikte, olmuyorsa herkes kendi cephesinden) emperyalist saldırganlığa karşı kararlılıkla direnişe katılacaklarını deklare etmeleri ve direnişe enternasyonal destek! Başka bir ifadeyle rejime karşı program ve taleplerinin bir maddesini bile geri çekmeden emperyalizme karşı savaşacaklarının ilanından başka bir şey değildir bu.
Özgürlükçü muhalefetin tutumu sarih bir içeriğe kavuşmalı ve tutumlarının pratik bir değeri olmalıdır. Muhalifler, emperyalistlerle savaşan İran devletine karşı yıkıcı muhalefeti savaş süresince dondurduklarını ve silahlı ulusal gruplar -şu anda fiilen olduğu gibi- ateşkes ilan ettiklerini açıklamalıdır.
Anlamı, etkisi, sonuçları ne olabilir böylesi bir duruşun?
Her şeyden önce bu zor zamanda farklı politik kamplara da bölünmüş İran halkları arasında muazzam bir kardeşleşmenin önü açılır. Rejimin, olası “emperyalizm işbirlikçileri” vesilesiyle tutuklama ve baskı operasyonlarına girişmesinin önüne set çekilir. Devletlerin gücü önemlidir ama her şey değildir. Örneğin, bir Kürt’ü karakola götüren polisin önüne dikilip, “Kürt komşuma dokunma, o daha dün akşam benimle birlikte Amerika’yı protesto eylemine katıldı, mahallede omuz omuza nöbet tuttuk, enkaz kaldırdık, yaralıları hastaneye taşıdık” diyen Fars’ın, Azeri’nin tepkisinden çekinmeyecek bir rejim olamaz. Ve bu örneğin rejim muhalifleri-yanlıları vd.’leri arasında tüm İran’da yaygınca tekrarlandığını düşünelim: İşte bu, ahlaki-politik üstünlüktür. Savaştaki kardeşleşme bunu en üst seviyeye çıkarır. Bugün rejimin olası baskılarını dizginlemekle kalmaz; yarın zaferin ardından herkesin bir diğerinin taleplerine daha bir hassasiyetle kulak kabartmasının, kardeşleşmenin yarattığı gücün özgürlükler alanını genişletmesinin tohumlarını da bugünden eker.
Savaşın yol açtığı yıkım muazzam bir toplumsal seferberlik, dayanışma ve örgütlenme imkanıdır. Hasta ve yaralıların bakımı, enkazların kaldırılması, evsizlerin barındırılması, ana babasız kalan çocukların toplumsal dayanışmayla kuşatılması, kolektif yiyecek -iaşe temini, ortak aşevlerinin örgütlenmesi, yangınların söndürülmesi, silahlanma ve halk milisinin örgütlenmesi, yağma ve talana karşı halk milisinin asayişi sağlaması, iletişim, propaganda, gerekiyorsa yerel basının halk inisiyatifleriyle inşa edilmesi, anti-emperyalist protestoların örgütlenmesi ve daha nice görev ve örgütlenme alanı… Mevcut rejimle aynı hedefe, emperyalizme vururken, halkın bağımsız inisiyatif ve örgütlenmesinin muazzam derecede güçlenmesi değilse nedir bunlar? Kardeşleşme, dayanışma, zor zamanda kader birliği yapma: Bunlar dünyanın her yerinde ve her zaman bağımsız halk örgütlenme ve gücünün muazzam kaynakları oldu, İran’da olmaması için hiçbir neden yoktur.
Saldırgan Amerikan-İsrail emperyalizmini yenilgiye uğratma mücadelesine İran’ın özgürlükçü muhalefetinin kendi özgün çizgi ve duruşuyla bir taraf olarak katılabilmesinin (ya da savaş sürecinde bir taraf haline gelebilmesinin) yolu berrak bir politik tutumdan ve kristalize olmuş bir dizi iş, eylem, örgütlenme görevinin omuzlanmasından geçiyor.
Dünyanın özgürlük ve sosyalizm güçleri de İran halklarının direnişine var güçleriyle omuz vermek; Vietnam ve Filistin için zapt edilen dünyanın sokaklarını bu kez de İran halkları için zapt etmek, emperyalist saldırganlığın karşısına halkların enternasyonal barikatıyla dikilmekle yükümlüdür.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.