1905 devrimini de yakından izlemiş ve yaşamış olan Rosa, 1917 Şubat ile başlayıp 7 Kasım Ekim Devrimi ile devam eden süreci de yakından ve coşkuyla takip etti. Bu süreçte yaptığı yorumlar ve özellikle “1917 Ekim Devrimi” başlıklı broşürü bu büyük devrime ilişkin bir devrimci Marksist’in farklı bakış açısını sunmaktadır. Başlangıçta Bolşeviklerin kazanacağına ilişkin ciddi tereddütleri olan ve onların yenileceğini düşünen Rosa, hareketin momentum kazanıp siyasetin belirleyici olgusu haline gelmesiyle birlikte bu süreci, belli eleştirel yorumlarla, ama samimiyetle destekledi

İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (1): KURULUŞU VE İŞÇİ SINIFINA KATKILARI
İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (2): YOZLAŞMA VE ÇÖKÜŞÜN AYAK SESLERİ
İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (3) | ÇÖKÜŞÜN SEBEPLERİ: YENİ BİR YAKLAŞIM
August Bebel, 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren yetişmeye başlayan işçi kökenli sosyalist kadro ve önderlerin en parlağıydı. Engels 1882’de onu “Alman, hatta Avrupa işçi hareketinin en parlak tezahürü” olarak tanımlamıştı. Marx ve Engels’in çevresinden W. Liebknecht’in yakın dostu idi ve 1870 Prusya savaşına karşı çıktığı için kalebentliğe mahkûm edilmişti. “Kadın ve Sosyalizm” adlı eseriyle de o ana kadar ele alınmamış bir alanda sosyalist hareket için politik bir çığır açmıştı.
Bütün bunlara, bu seçkin devrimci geçmişine rağmen Bebel, SPD’yi 40 yıl boyunca çok ince politik manevralarla yönetmiş, partinin birliğini ve kadroları bir arada tutmayı hep başa koymuş ve bunu da büyük bir maharetle başarmıştı. Ancak ne pahasına?
Bebel, Bernstein revizyonizmine karşı çıkarken partiyi devlet kurumlarıyla karşı karşıya getirecek radikal, sol çıkışlara da aynı kararlılıkla karşı çıkmış, yukarda sosyal ve tarihsel köklerine değindiğimiz, organik bir varlık olan “sağ” sosyalizmi de, Rosa gibi devrimci unsurları da kendi otoritesini kullanarak bir arada tutmayı hedeflemişti. Bu “idare etme” tavrını hayata geçirirken yöntemi belliydi: Sağ kanadı, aslında onları asla yıkmadan, etkilerini sıfırlamadan Marksizm adına (söylem seviyesinde) eleştirmek, solu, devrimci kanadı da kendi devrimci geçmişini ve ödediği bedelleri ortaya koyarak “sizi en iyi ben anlıyorum” tavrıyla frenlemek, teskin etmek, bunları yaparken her iki tarafa da (deyim yerindeyse) “mavi boncuk dağıtmak”. Örnekleri sıralayalım:
1891’de SPD’nin Erfurt Kongresi’nde, olası bir savaş konusunda Bebel açıkça şunları söylemiştir:
Eğer Rusya, zalimlik ve barbarlık şampiyonu, bütün insanlık kültürünün düşmanı Almanya’ya saldıracak olursa …bizler Almanya’nın başında bulunanlardan çok daha fazla bununla ilgili olduğumuz için Rusya’ya direniriz. Çünkü, Rusya’nın zaferi sosyal demokrasinin yenilgisi demektir.
İki yıl sonra yapılan Zürih Kongresi’nde Ferdinand Niuwenhuis bu sözleri şovenizm ve “Rusya söz konusu olunca kendi burjuvazisinin bütün kötülüklerinin üstüne sünger çekme” olarak mahkûm edecektir.[1] Görünen odur ki “emperyalist savaşta ülkeyi savunma” 1914’ten çok önce Bebel eliyle meşrulaştırılmıştır.
Diğer konu sömürgeler meselesidir. Yukarıda ayrıntılarıyla aktardığımız ve İkinci Enternasyonal’de ciddi bir ağırlığa sahip olduğunu gördüğümüz bu “sömürgeci sosyalizm” konusunda Bebel gene aynı tavrı takınmış, “birleştiricilik” adına bu kritik konuda orta yolcu bir tavır takınarak Reichstag’da şunları söylemiştir:
Bir sömürge politikasına angaje olmak kendi başına bir suç değildir. Belli koşullarda sömürge politikası bir medeniyet işi de olabilir. Bütün mesele hangi sömürge politikasının uygulanacağını bilmektir…. Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kültür ve medeniyet temsilcisi ulusları yabancı halklara kurtarıcı bir işlevle, onları modern halklar seviyesine çıkarmak ve medeniyetin faydalarını taşıma amacıyla giderlerse, biz sosyal Demokratlar böyle bir sömürgeleştirmeyi medenileştirici bir işlev olarak ilk destekleyen oluruz.[2]
Bebel’in bu sözleri 1907 Stuttgart Kongresi'nde sömürgecilik yanlısı SPD üyeleri tarafından güçlü bir argüman olarak kullanılacaktır.
Diğer bir mesele, mücadelenin devrimci rotasının kafalarda oluşması konusudur. Alman sosyal demokrasisinin yapısal zayıflığını ve siyasi çaresizliğini zekice teşhir eden Jaures’e karşı kendisinin ve bu partinin mücadele anlayışını şöyle tanımlar Bebel:
…(Jaures) 3 milyon oy kazanmış bizlerden ne bekliyor? Bu 3 milyonu harekete geçirip onları imparatorluk sarayına mı yürütmemizi umuyor? (Gülüşler) … 3 milyon bize yetmez. Ama bize 4 veya 8 milyon verin, işte o zaman bizi görürsünüz! (gür alkışlar) [3]
Devrimci bir perspektif oluşmasını oyların artışına endekslemek, böylece devrimci sorumluluğu ve hassasiyeti ertelemek; Bebel’in partiyi yönettiği 40 yıl boyunca yaptığı bu olmuştur. Dört milyon oyla da bu partinin hiçbir şey yapamayacağı bellidir.
Bu yönleriyle Bebel bir anlamda “Tanrının şanslı kulu”dur. 1913’te öldüğünde arkasında nispeten temiz, ihanete bulaşmamış, saygın bir isim bırakarak sosyalizmin tarihinde onurlu bir yer almıştır. İki yıl daha yaşasaydı, (siyasi yaşamına damgasını vuran yukardaki vurgularına bakarak) 1914’te savaş başladığında savaş kredilerine oy vermenin taraftarı olacağı, Ebert ve Scheidemann gibi bir ihanet figürü olarak anılacağı neredeyse kesindir.
Burada amacımız olasılıklar üzerinden bir lideri damgalamaktan çok, Bebel deneyinden bir ders çıkarmaktır. Çıkarılacak ders de nettir: Her sosyalist partide değişik görüşler, yer yer farklı vurgu ve nüanslar olabilir. Bir partinin liderinin bu değişik eğilimleri bir arada tutmaya ve hepsinin enerjisinden birlikte yararlanmaya çalışması doğaldır, hatta gereklidir. Ancak bu “birliği koruma” misyonu sadece bu değişik eğilimlerden yeni, devrimci sentezlere yönelirse, farklılıklar devrimci atılımlara çevrilirse anlamlı ve doğrudur. Partiye ve işçi sınıfına zarar vereceği, onun çıkarlarına ters düşeceği belli olan eğilimleri sırf “örgütsel birliği koruma” adına hoş görmek, onları “idare etmek”, hiçbir net tavır belirtmemek ve parti birliği adına bulanıklıkların sürmesine göz yummak, bu yanlış ve çarpık liderliktir. Lider, birliği korurken kendisi “nötr”, “fikirsiz” değildir. Bir fikri ve onun gerektirdiği bir tarafı vardır, olmak zorundadır. Lenin en yakın arkadaşlarıyla dahi ihtilafa düştüğünde açık ve dürüstçe bir tartışmayı seçmiş, hiçbir sorunun üzerini örtmemiştir. Stalin 1937 sonrası tasfiyeler trajedisine kadar sol ve sağ kanatla birlikte çalışmış, bu eğilimlerin yanlış olduğuna kanaat getirdiğinde kendisi kendi farklı yolunu izlemekte tereddüt etmemiştir. Saygın bir devrimci geçmişi olan Bebel, bu üslubuyla yanlış (ve kaçınılması gereken) liderlik stilinin bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.
Bernstein Marksizm’de bir “revizyonun gerekli olduğunu” söyleyip açıkça uzlaşmacı ve reformist sonuçlara vardığı günden beri “revizyon” kelimesi ve “Marksist teoriyi gözden geçirme” fikri sosyalizmin devrimci ruhuna sadık çevrelerde bir günah, bir yasak kelime ve tabu haline gelmiştir; belki de Bernstein’in sosyalist mücadeleye verdiği en büyük zarar budur!
Bu büyük bir zarardır, çünkü açık, reddedilemeyecek ve kafalarımıza kazımamız gereken gerçek şudur: Marksizm bilimsel olma iddiası taşımaktadır. Bilimsel değilse, herhangi bir “mutlu yarın vaat eden ütopyadan” farklı olmaz. Bilimsel olması ise kendini sürekli geliştirmesi, hayatın somut gerçekleri karşısında kendini gözden geçirmesi, revize etmesi ile mümkündür. Doğa bilimlerinin “bilimselliği”nin ardındaki bu temel gerçek, toplumsal düşüncelerin “bilimselliği” için de geçerlidir. Bernstein’in sağcılığa ve sınıf uzlaşmasına varan “revizyonu”, uzun yıllar (belki de hala) devrimci sosyalistlerin “Marksizm'in ruhuna sadık kalma” adına kimi teorik kalıplara, formüllere, öngörülere hayatın gerçekleri ışığında onları sorgulamadan körü körüne bağlanmalarına sebep olmuştur. Herkes bilir ki Lenin 1917’de “sosyalist devrim üretici güçlerin ileri derecede gelişmesi sonucu ve geliştiği ülkelerde olacaktır” fikrini reddederek ve devrimi bizzat yaparak Marksist teoride en büyük “revizyonu” yapmıştır. Mao, Ho Amca ve Fidel’in “revizyon”larını ise sayfalarca sıralayabiliriz.
Doğal olarak şu soru gündeme gelecektir: “Tamam da her revizyon doğru mu? Marksizm’de neleri revize edebiliriz, nelere asla dokunmamalıyız? Bunun sınırları, kriterleri neler?” Bu sorunun cevabı Marksist teori içinde kalarak, yani “a, b ve c formüllerine dokunamayız, ama X, Y ve Z değişebilir” şeklinde asla verilemez, bu gülünçtür. Bu cevap ancak Marksist teori dışında, onun yolunu aydınlattığı toplumsal pratik içinden verilebilir. O da bellidir:
Bu hedeflere hizmet etmek, bu hedeflerin önünü açmak, bu doğrultuda verilen mücadeleyi güçlendirmek ve bu mücadeleye yeni olanaklar ve araçlar kazandırmak söz konusuysa her türlü “revizyon” yapılabilir, hatta yapılmalıdır!
Bernstein’in çalışmasına dönersek, onu “revizyon”a yönelten temel tespit, “kapitalizmin ekonomik çöküşü” ya da “katastrofik çöküş” öngörüsünü doğru bulmaması, böyle bir çöküşün söz konusu olmadığını savunması ve bundan sonra hem bu öngörüye dayanan politikaları, hem de bu öngörüyü yaratan teorik ön kabulleri sorgulamaya başlamasıdır. Bu öngörünün reddedilmesi niçin o dönem bu kadar sarsıntı yaratmıştır? Sebep açıktır: Tüm İkinci Enternasyonal partileri için devrim, yukarda da özellikle belirttiğimiz gibi, “kapitalizmin kendi iç çelişkileri sonucu yıkılmasıdır”, sosyalist politika ise “o güne hazırlıklı olmak”tır. Kapitalizm kendi iç çelişkileri sonucu bir sistem olarak sarsılıp çökmeyecekse, o partilerde devrimin nasıl olacağına dair hiçbir plan, proje ve politika yoktur! “Emekçilerin ortak ve örgütlü iradesiyle ayaklanmak ve kapitalist iktidarı yıkmak” bu partilerin çoğuna yabancıdır; ne böyle bir mantıkları ne de bunun için gerekli örgütlenmeleri vardır. Parti yöneticilerinin yüzde 90’ı bu yaklaşımı “Blankist, anarşist” bulmakta ve reddetmektedir. Çelişki de tam burada yatmaktadır:
Bu çelişkiyi İkinci Enternasyonal iki zıt yönde çözmeye yönelmiştir ve bu iki yön de yanlıştır. Birinci yönde ilerleyen Bernstein bu mantıktan hareketle “ideal sosyalist gelecek” projesini reddetmiş, o projeyi bugünkü kapitalizmin gerçekleri ışığında ve onunla uyum içinde kurmak gerektiğini söyleterek “reformlarla ve demokrasiyi genişleterek, evrim yoluyla ilerlemeyi” savunmuştur. Onun en meşhur formülü “hedef hiçbir şeydir, eylem her şeydir!”[4] şeklindedir ve anlamı bellidir: “İdeal sosyalizm hedefini bir tarafa koyalım, şu anki eylemlerimizle neyi yapabiliriz ona bakalım, onun ötesinde bir gerçek aramayalım”.
İkinci yön ise Bernstein’i eleştirmek ve mahkûm etmek adına İkinci Enternasyonal içinde tutulan Kautsky ve Rosa’nın yoludur. Rosa, Bernstein’ın evrimci reformculuğunu mahkûm edebilmek için “çöküş”ün (mutlak patlama) doğru ve kaçınılmaz olduğunu iddia etmiş, bu doğrultuda yoğun ekonomik analizler geliştirmiştir[5]. Hayat (dünyada 100 yıldır tüm sosyalistlerin bildiği gibi) bu öngörüleri ve bu tespiti doğrulamamıştır. Rosa’nın çalışması, ona olan tüm saygımızla, sadece bir “iman tazeleme” olmaktan ileri gitmemiştir. Kautsky ise yer yer böyle bir “katastrofik çöküş” tezinin Marx’a ait olmadığını, dolayısıyla bunun imkânsızlığının sosyalizm ve sosyalist devrim tezini geçersiz kılmadığını iddia etmiş, başka bir momentte ise yine “devrimin kaçınılmazlığını” savunmuştur.[6] Öncelikle “Marx’ın (en azından hayatının önemli bir bölümünde) asla böyle bir şey söylemediği” iddiası oldukça şüphelidir ve tartışma götürür. Ancak bu doğru olsa bile Kautsky İkinci Enternasyonal’in yukarda aktardığımız temel çelişkisini kendi Marksist teori bilgisini kullanarak örtbas etmektedir; zira soru aynıdır: Böyle bir çöküş olmayacaksa devrim nasıl olacak? Buna verilen bir cevap yoktur, bir cevap dahi aranmamaktadır. Öte yandan her iki düşünür de Bernstein eleştirilerinde klasik Marksist önermelerden biri olan “küçük mülk sahiplerinin erimesi ve tüm mülkiyetin çok az elde toplanması” iddiasını o denli saplantı haline getirmiştir ki, örneğin Kautsky “Mülk sahibi sayısı artıyorsa sosyalizm yanlış ve imkânsız demektir”[7] gibi saçma bir çıkarsama yapmış, Rosa da “çöküş” reddedildiği için “Bernstein sosyalizmi nesnel bir zorunluluk olmaktan çıkarıyor”[8] demiştir. Her iki tespitin de (Bernstein’ın revizyonizmi bir yana) gerçekleri temel almaksızın Marksist teoriyi bir “akıl oyunları labirentine” çevirmek olduğunu söylemek zorundayız. Rosa da Kautsky’nin doktriner tavrını aynen paylaşmış, Marksist politikayı “kuramsal zorunluluğun bir parçası”[9], siyasi pratiği ise “ikincil ve katkıda bulunan faktör”[10] olarak nitelemiştir. Bu hâkim yaklaşımla SPD liderliği revizyonizme karşı mücadeleyi salt “teori” ve “teorik tutarlılık” boyutuna hapsetmiş, aslında teorik olmanın çok ötesinde bizzat SPD’nin siyasi pratiğinde etiyle kemiğiyle somut bir olgu olan uzlaşmacılık ve revizyonizm partinin gerçekliğinde hızla kök salmıştır.
Bu çelişki bilindiği gibi devrimi bir “sistemsel çöküş”e değil, tamamıyla bilinçli ve örgütlü yığınların devrimci bir yıkım eylemi olarak algılayan ve gerçekleştiren Lenin tarafından doğru biçimde çözülmüştür. Buna karşılık bu yığınsal iradenin nasıl örgütleneceğine dair Bolşevik model kopyalanarak geliştirilen çözümlerin büyük kısmının ciddi yetersizlikler barındıracağı 20 yüzyılda görülecektir
Bernstein’a dönersek, İkinci Enternasyonal’i konu alan bir yazıda (şayet resmi tarih yazımını bire bir kopyalamayacaksak) kaçınılmaz olarak onun yanlışlarının ve doğrularının net bir dökümünü aktarmak durumundayız. Bernstein, yaptığı tespitten hareketle Marksizm’i bir bütün olarak sorgulamaya başladığında dört temel hataya savrulmuştur:
Bunlara karşılık Bernstein çalışmasında bugün için de anlamlı olabilecek şu noktalara değinmiştir:
1917 öncesinde sosyalist işçi hareketinde giderek büyüyen bir önem ve ağırlığa sahip olan “işçi kooperatifleri” olgusunun KP – SD ayrımından sonra gerilemesi ve gündemden kalkması, bugün üzerinde durulması gereken bir olgudur.
Bernstein olayından ve onu siyasal çalışmasından çıkarılabilecek sonuçlar bunlardır.
Rosa Luxemburg, İkinci Enternasyonal içinde Alman SPD’deki konumu dolayısıyla da sözü dinlenen ve ağırlığı olan bir devrimci liderdi. Gelişkin bir kapitalist ülkenin devrimci bir sosyalist lideri olarak da 1914 çöküşünden sonra sosyalist hareketin devrimci bir rotada yürümesinde ciddi yönlendiriciliği ve katkısı olabilecek bir unsurdu. Onun erken ölümü, sosyalist hareketin devrimci kanadını (Rosa’nın eleştirileri ve uyarılarına rağmen) kendini pratik bir başarıyla, Ekim Devrimi pratik başarısıyla öne çıkaran Bolşevizm’in belirleyici etkisi altına sokmuştur. Bu etkinin pozitif ve negatif etkilerini ilerde ele alacağız.
Rosa’nın teorik-politik mirasını da tıpkı Lenin gibi kutsallaştırmadan, hataları ve doğruları ile ortaya koymak durumundayız. Önce onun en önemli hatasından başlayalım:
Polonya Avrupa’da uzun yıllar, hatta birkaç yüzyıl boyu güçlü bir devlet ve kültürdü. Ulusal dili, eğitimi, kilisesi, bilim insanları, güçlü ordusu ve sarayı ile tüm Polonya halkının varlığını ve gücünü hissettiği bir siyasi olguydu. Bu ülke üç aşamada (1772, 1793, 1795) üç saldırgan ülke olan Çarlık Rusya’sı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Prusya tarafından parçalandı ve işgal edildi. Bu tarih itibarıyla Polonya yok edilmiş, “haritadan silinmişti” (Rus işgal bölgesinde “Polonya” kelimesi her yerden silindi ve yok edildi). Buna tüm kesimlerden Leh halkının tepkisi büyük oldu ve Polonya’nın yeniden bir ülke olarak bağımsızlığına kavuşması için işgale karşı direniş başladı. Bu dönemde kapitalizmin gelişmesiyle bu ülkede bir işçi sınıfı oluşmuş ve sosyalist düşünceler yayılmaya başlamıştı.
Tam bu noktada Polonya sosyalist hareketi içinde iki eğilim ortaya çıktı: Sosyalizm ile birlikte Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etmeyi savunan, sosyalizm ile yurtseverliği birleştiren Polonya Sosyalist Partisi (PSP) ve başını Rosa’nın çektiği, içinde J. Marchlevski, Leo Jogisches ve geleceğin Çeka kurucusu Feliks Cerzinski’nin yer aldığı SDKPİL (Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrasisi). Rosa ve partisi Polonya’nın bağımsızlığı hedefine şiddetle karşı çıkıyor, bunun eski egemenler olan soyluların ve burjuvaların şiarı olduğunu savunuyor, onu yerine her Polonyalı işçinin kendisini işgal eden ülkenin sosyalist hareketine katılarak orada sosyalizm için mücadele etmesini öneriyordu. “İşçi sınıfının vatanı yoktur” şiarının dogmatik bir uzantısı olan bu yaklaşım üç haydut ülke tarafından varlığı, kimliği ve kültürü silinmeye çalışılan bir halkın en haklı ve doğal tepkisini görmezden geliyor, haklı bir yurtseverlikle sosyalizmi birleştirmek yerine karşı karşıya getiriyor, “bağımsızlık ve sosyalizm” yerine “ya bağımsızlık ya sosyalizm” gibi saçma bir ikilemi sosyalist harekete dayatıyordu. Rosa “bağımsızlık fikri işçileri sınıf savaşından uzaklaştırır” görüşünü inatla savundu.[22] Lenin’le de bu konuda polemiğe giren Rosa’nın tavrına karşı Lenin haklı olarak “Polonya’nın bağımsızlığının sadece soyluların ve burjuvaların değil, işçilerin de talebi ve özlemi olduğunu” hatırlattı ve RSDİP olarak Polonya’nın bağımsızlığını net bir şekilde savundu. Rosa’nın dayattığı bu saçma ikilem, kendi partisini halk içinde daraltırken öbür partiyi (PSP) bu çatışmanın şiddeti içinde giderek milliyetçiliğe ve sağa kaydırdı. Bu tavrın mantıksızlığının ilk tezahür ettiği an, Polonyalı bir Marksist olarak Rosa’nın Alman SPD’sine katıldığı an gerçekleşti. Partinin (müzmin sağcı!) genel sekreteri İgnazs Auer bu katılımdan ötürü Rosa’yı tebrik ederken şunları söyledi:
Yürütme organlarında Polonya’nın bağımsızlığını saçmalık olarak görüyoruz. Gazete Robotnicza (Silezya’da çıkan bir Polonya gazetesi) finanse ederken milliyetçilik yapılmayacağı türünde katı bir koşul koyduk.
Sonra samimileşerek şöyle dedi:
Polonyalı işçilere onları Almanlaştırmaktan daha büyük hizmet yapamayız, ama bu açıkça söylenmemeli. Her Polonyalıya seni göstereceğim.[23]
Buna cevap olarak Rosa, biraz asık bir suratla “amaçlarının asimilasyon değil entegrasyon” olduğunu hatırlattı. Ezilen halkın işçilerini işgalci ülke halkına “asimile etmeyi” önermenin dahi bir tür “ahlaksız teklif” olduğu açıktır; ancak Rosa mantık dışı tavrıyla Auer’in bu küstahlığını kanımca fazlasıyla hak etmiştir.
Sonuçta yıllar sonra Polonya bağımsızlığa kavuştuğunda iktidara Pilsudski liderliğindeki PSP geçti, ancak kurulan iktidar komünistlere de baskı yapan açık bir milliyetçi diktatörlük olurken Rosa’nın temelini attığı sol-sosyalist çizgi işçi sınıfını kazanamadı (bunun Kızıl Ordu’nun 1920 Polonya seferinin başarısızlığında önemli payı vardır). İkinci Dünya Savaşı sonrası Doğu Avrupa halk demokrasileri içinde Polonya, ülke içi sosyalist dinamiği en zayıf olan ülke ve hep zincirin “en zayıf halkası” olarak kaldı; sistemin çözülmesi buradan başladı. Yıkılış sonrasında da Polonya halen Avrupa’nın en gerici ve ABD uşağı politikasını izlemektedir.
Sürekli kendini gözden geçiren, yenileyen ve hatalarından sıyrılmayı başaran Lenin’in aksine Rosa, bu akıl almaz püriten körlüğe ömrünün sonuna kadar inatla devam etti. İkinci Enternasyonal kongrelerinde ne zaman “ulusun kaderini tayin hakkı” ya da “Polonya’nın bağımsızlığı” sözü geçse anında itiraz etti.[24] Ömrünün son yıllarında yazdığı, Ekim Devrimi’ni değerlendiren broşürde, aşağıda ele alacağımız son derece değerli ve isabetli görüşlerin yanı sıra bu konudaki inadını sürdürdü: “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı”nın bir tür demagoji olduğunu, devrimi yapan Bolşeviklerin halklara özgürlük vererek büyük bir hata yaptığını, kendilerine zarar verdiğini, bu özgürlüğün bu halkların burjuvazileri tarafından devrime karşı kullanılacağını” iddia etmeye devam etti[25]. Gerçeğin tam tersi olduğunu, Çarlığın ezilen halklarına, özellikle Orta Asya halklarına Bolşeviklerce verilen özgürlüğün İç Savaşın kazanılmasında ne denli belirleyici olduğunu, bu halkların Bolşevikler için önce sessiz, sonra giderek aktifleşen bir müttefik olduğunu, milliyetler politikasından sorumlu Stalin şöyle aktarmaktadır:
(Stalin alışılmamış bir heyecanla dedi ki) Unutmayın ki şayet Kolçak, Denikin, Wrangel ve Yudeniç’in arkasında o malum “yabancılar” (Kafkasya ve Orta Asya halkları – SD) olmasaydı, şayet Rus proletaryasına yönelik sessiz sempatileriyle bu generallerin cephe gerisini baltalayan bu eski ezilen halklar olmasaydı – ve bu, yoldaşlar, büyümemizde özel bir unsurdur, bu sessiz sempatiyi kimse görmüyor ya da duymuyor, ama o her şeyi belirliyor – şayet bu sempati olmasaydı bu generallerin bir tekini bile yenemezdik. Biz onların üzerine yürürken, bozgun onların cephe gerisinde başladı. Niçin? Çünkü bu generaller Kazakların sömürgeleştirici unsurlarına dayanıyordu, bu ezilen halklara daha fazla baskıdan başka bir şey olmayan bir gelecek sunuyorlardı ve ezilen halklar, bizim bu ezilen halklara kurtuluş bayrağını açtığımızı görerek öne çıkmaya ve bizimle kucaklaşmaya yöneldiler.[26]
Rosa’nın bu tavrı, onun gibi samimi ve parlak devrimcilerde bile doktriner bir püritanizmin, somut gerçeklere gözünü kapayan bir teorik saplantının ne denli hayattan kopuk ve zararlı noktalara varabileceğini bizlere göstermektedir.
Buna karşılık Rosa, Rusya’daki 1905 devrimi sürecini yakından izleyerek ve yer alarak sosyalist mücadelede yepyeni bir açılım geliştirdi. SPD’nin ve diğer partilerin giderek düzenle bütünleşen “iyileştirme” politikalarına alternatif olarak, sosyalist devrimin yolunu açmak üzere kitlesel grevlerin önemine işaret etti. “Kitle Grevi, Sendikalar ve Parti” başlıklı broşüründe bu temayı işleyen Rosa, düzeni sarsabilecek yığınsal grevlerin anatomisini inceledi. Rusya, Belçika, Almanya ve Avusturya’daki grevleri tahlil eden Rosa, öncelikle grev değişik fabrikaları, hatta işkollarını kapsadığında “ekonomik” olanla “politik” olan arasındaki ayrımın bulanıklaştığını, salt ekonomik bir grevin düzenin güçleriyle karşı karşıya gelerek hızla ve direkt olarak siyasi bir nitelik kazandığına işaret etti[27]. Bu tarzda büyük, yığınsal grevlerin siyasi iktidarı sarsacak devrimci dönüşümleri tetikleyebileceğini savundu ve Rusya örneği üzerinden gösterdi.
Bu broşürde Rosa “iradi müdahale” ve “kendiliğindenlik” arasında diyalektik bir denge kurar. Bu tarzda bir grevin herhangi bir anda bir parti merkezi tarafından karar alınıp uygulanamayacağını, somut sorunlar ve bunların birikimi ile ancak başlayabileceğini, buna karşılık bu tarzda bir moment kendini gösterdiğinde Partinin tüm kadroları ve potansiyeli ile greve ve bu harekete destek olmak, hedef göstermek, yardımcı araçlar seferber etmek, kısaca önderlik etmek zorunda olduğunu belirtir.
Devrime yürümenin bir yolu olarak kitle grevleri ve Rosa’nın bu konudaki açılımları, SPD’nin kaşarlanmış sağcı kanadı olan sendikacıları hep ürküttü ve tepkisini çekti. Rosa bu broşürde 1914 trajedisinin ipucu olan sendikaların eylem ve grev korkusunun somut örneklerini vermektedir. Bu broşürde Rosa ayrıca parti-sendika ilişkisine de değinir. Alman sendikalarını partiye karşı “bağımsızlıklarını” ilan edip partiye bağlı değil onun “eşiti” olduklarını ilan ettikleri kararı hatırlatan Rosa, bu yaklaşımı reddeder ve “tek bir mücadele vardır; sendikalar da bu bütünün parçasıdır” der. Öte yandan sendikalarda sağa kaymanın ve düzenle bütünleşmenin bir dinamiği olarak aşırı merkezileşmeyi ve (“teknik uzmanlar” kisvesi altında) bürokratlaşmayı teşhir eder.
Rosa’nın kitle grevi açılımını sadece sağcı sendikacılar değil, “merkez” adına (aslında sağın hamisi olarak) Kautsky de tüm Marksizm bilgisini seferber ederek geçersiz kılmaya çalıştı. Bunu aşağıda göreceğiz.
Rosa’nın Lenin ile özellikle örgüt ve parti teorisi konusundaki polemikleri çalışmamız açısından büyük önem taşıdığı için onlara Lenin’in parti anlayışını ortaya koyduktan sonra girmek daha doğru olacaktır. Rosa Lenin’in parti yaklaşımına bugün için oldukça değerli ve anlamlı eleştiriler getirmiştir. Bunlara Lenin ile birlikte değineceğiz. Ancak öz olarak Rosa, “yanılmaz bir partinin kitlelere milimetrik komutlar vererek gerçekleştireceği bir devrim” fikrini reddetmiş, esas olarak devrimci süreci emekçi kitlelerin eğitimini, kendi pratiklerinden öğrenmesini, siyasetin belirleyici öznesi haline gelme sürecini başa koyarak tasarlamıştır. Özne olarak partiyi değil, işçi sınıfının yığın hareketini alan Rosa’nın şu sözü bugün dahi bizler için anlamlıdır: “Kitlelerin dersler çıkaracakları bir yanlış karar dahi, en yanılmaz Merkez Komitesinin alacağı on tane doğru karardan daha değerlidir.” “Siyasi doğru”nun tek temsilcisi olarak partinin görüldüğü geleneğimizde bu fikir uzun yıllar pratikte dudak bükülerek karşılandı; ancak yıllar sonra aynı fikir, partinin kitle bağlarına büyük değer vererek ciddi bir başarı yakalamış başka bir komünistin, Fidel’in şu sözleriyle de örtüştü:
… (Küba’da devlet ve parti) kitlelerin kararlarında olabilecek yanlışlardan korkmamalı, bu yanlışların pratikte düzeltilmesine izin vermelidir. Castro bu konu için “Bir fabrikanın işçileri bir sorunda aldıkları kararla yanlış yaparlarsa, bu belki iyi değildir; ancak halkın kararıdır” demiştir.[28]
İşçi kitlelerini siyasetin direkt öznesi haline getirmeyi başa koyan bu yaklaşım önemli ve değerli olmakla birlikte, Rosa’nın örgütlenme ve parti inşası gibi hayati süreçlere yeterince önem vermediği de doğrudur. 1919’da kendi partisi içinde disiplinli bir yapı kuramamış olmanın cezasını hem kendisi hem de Alman ve dünya proletaryası acı bir kayıpla ödeyecektir. Bunu Komintern’in kuruluş sürecini ele aldığımızda ayrıntılı tartışacağız.
Bu aşamada bu değerli devrimcinin katkılarını, Ekim Devrimi Broşürü ile bitirelim.
1905 devrimini de yakından izlemiş ve yaşamış olan Rosa, 1917 Şubat ile başlayıp 7 Kasım Ekim Devrimi ile devam eden süreci de yakından ve coşkuyla takip etti. Bu süreçte yaptığı yorumlar ve özellikle “1917 Ekim Devrimi” başlıklı broşürü bu büyük devrime ilişkin bir devrimci Marksist’in farklı bakış açısını sunmaktadır. Başlangıçta Bolşeviklerin kazanacağına ilişkin ciddi tereddütleri olan ve onların yenileceğini düşünen Rosa,[29] hareketin momentum kazanıp siyasetin belirleyici olgusu haline gelmesiyle birlikte bu süreci, belli eleştirel yorumlarla, ama samimiyetle destekledi. Önce onun Ekim Devrimine ilişkin katılmadığımız ve yanlış olduğunu düşündüğümüz yorumlarını aktaralım. Bu yorumlar iki noktada toplanmaktadır:
Buna karşılık Rosa’nın, bugün bizler, yani reel sosyalizm ile birlikte Ekim Devrimi deneyini yeniden değerlendiren sosyalistler için son derece doğru ve anlamlı gözlemleri ve tespitleri de olmuştur. Onları sıralamak gerekirse:
Rosa Luxemburg’un bu vurgularıyla birlikte değerlendirilmesi, onun düşüncesinin özgüllüğünü ve bugün için taşıdığı gerçek değeri daha iyi kavramamızı sağlamaktadır. Devrimci bir lider olmasına, oportünizme şiddetle karşı çıkmasına ve Ekim Devrimi’ni desteklemesine rağmen Rosa, Lenin’in ve Bolşeviklerin savunduğu yaklaşımdan belli açılardan farklı bir yaklaşıma sahipti. En önemlisi, yıkılan İkinci Enternasyonal yerine nasıl bir Enternasyonal kurulması gerektiği konusunda Lenin’le farklılığını net olarak koymuş, yeni oluşacak uluslararası komünist hareketin bizzat Bolşevikler tarafından yönetilmesine açıkça karşı olduğunu belirtmişti[41]. İkinci Enternasyonal tarihinde bu denli önemli olan devrimci bir figürün, trajik ölümü yüzünden, yeni kurulan Üçüncü Enternasyonal’de yer alamaması bu yapıyı ciddi bir teorik-politik zenginlikten yoksun bırakmış, gelişmiş bir kapitalist ülkenin devrimci Marksist bir liderinin vurgu ve hassasiyetlerinden mahrum olarak yola çıkan Komintern Avrupa metropollerinde sosyal demokrasi karşısında gerilemiş, kendi başarı öykülerini ancak nispeten geri Doğu Avrupa’da ve Asya’nın bağımlı halklarında yakalayabilmiştir.
Herkes ünlü Amerikalı gangster Al Capone’un öyküsünü bilir. Capone yıllar boyu hırsızlık yapmış, sayısız cinayet işlemiş, bunlara ilişkin bir delil bulunamadığı için serbestçe dolaşmış, sonunda vergi kaçırdığı ispat edilince ağır hapse mahkûm edilmiş ve hapiste ölmüştür. Yani o, asıl suçu yüzünden değil (hırsızlık ve katillik), ancak son dakikada ortaya çıkan vergi kaçakçılığından mahkûm edilebilmiştir.
Kautsky de uzun yıllar İkinci Enternasyonal’in “saygın teorisyeni”, “Marksizm'in Papa’sı” olarak bilinmiş, algılanmış, ancak Ekim Devrimi’ne ilişkin Lenin’e eleştiri yapınca onun tarafından “dönek” diye damgalanarak (ve sırf o yüzden!) yaşayan Marksizm'in dünyasında mahkûm edilmiştir. Ancak onun oportünizmi bu eleştirilerden çok önce başlamıştır ve resmi komünist söylemimizde düzeltilmesi gereken çok sayıda hata vardır. Önce resmi tarihimizin Kautsky konusundaki genel yaklaşımını özetleyelim:
Bu üç önermede “Lenin’in Kautsky’ye saygı duyması ve ondan etkilenmesi” (ki doğrudur!) dışındaki tüm fikirler ve önermeler yanlıştır, gerçeklikle çelişmektedir. Aşağıda ayrıntılı açmak üzere karşı tezlerimizi sıralayalım:
Şimdi bu görüşleri sırasıyla açalım:
Önce çok fazla bilinmeyen ve yakın dönemde yapılmış araştırmalarda ortaya çıkan bir gerçeği, kalan yorumlarımızın daha iyi anlaşılması için aktaralım. O da Marx ve Engels’in ömürlerinin sonuna doğru tanıdığı bu iki genç sosyalist kadroya yönelik tespit ve yorumlarıdır. Kautsky ile 1881’de tanışan Marx, kızı Jenny’ye yazdığı mektupta onun için şunları söyledi:
Kendi çapında düzgün biri … (ama esas olarak) bir vasatlık örneği, dar bakışlı, aşırı iddialı (daha 26 yaşında), her şeyi bildiğini sanan, pek de iyi değerlendirmediği istastistiklerle buna rağmen çok fazla ilgili, doğası gereği filisten bir kabilenin mensubu.
Onu, ilgilenmesi için kendisine karşı daha müsamahalı olan arkadaşı Engels’e “pas edeceğini” söyler.[42]
Engels’in yorumu daha da ilginçtir. 1881’de her iki düşünürün de büyük saygı duyduğu Bebel’e yazdığı mektupta, genç kadrolar arasında Bernstein’ı tercih ettiğini belirterek şunları söyler:
Bernstein gerçek bir derinlemesine düşünceye sahip ve meseleleri anında kavrıyor-dürüst bir tip, ama bir ukala olan Kautsky’nin tam zıttı. O doğuştan bir lafazan[43], onun ellerinde karmaşık bir konu basitleşmiyor; aksine basit konular karmaşık hale geliyor…. Bir dergi için daha uygun olan uzun makalelerde bazen gerçekten iyi bir şey üretebilir, ama dünyanın en güçlü iyi niyetiyle dahi kendi ruhunu zapt edemiyor. Onun elinde değil. Bir gazetede onun tipinde bir doktriner gerçek bir felaket olur.[44]
Marx’ın kendi dışındaki herkese yönelik keskin alaycı üslubu ve bu iki kadronun da nispeten genç oldukları gerçeğini göz önüne alsak dahi ortada net bir gerçek vardır. Sonradan açıkça reformist bir çizgiye geçerek Kautsky’den daha erken devrimci sosyalizmin dışına çıkmasına rağmen Bernstein gerçekten canlı, yaratıcı ve sorgulayıcı bir beyindir. Tutarlı ve birikimli bir komünist dahi onun kitabı olan “Evrimci Sosyalizm”i (elbette eleştirerek) okuduğunda bu canlılığı fark edecek, hatta keyif alacaktır. Kautsky ise, en “ortodoks” kitabını okurken dahi can sıkıcı, nerdeyse uyutucu üslubu, üstenci-didaktik dili, Engels’in lafazanlık olarak teşhis ettiği çelişkili ifadeler ile tam olarak bu tespitleri doğrulamaktadır. Bilgi ve teori dünyası içinde hapsolmuş ve onun içinden (o alandaki birikimini kullanarak) politik pratiği domine etmeye çalışan tipik bir doktrinerdir ve bu yönüyle tam olarak bir işçi sınıfı partisi içinde yer alan bir düşünürün “nasıl olmaması gerektiği” konusunda öğretici bir örnektir. Bunları açalım.
Kautsky işçi sınıfı partileri içindeki bu tarz “negatif düşünür” örneklerinin ne yazık ki sonuncusu olmamıştır ve bu tür örneklerin hepsi hareketimizde inanca ve teoriye yönelik temel bir yanılgının ürünüdür.
Önce tarihten başlayalım: Ortaçağ Avrupa’sında yığınları birleştiren ve meşruiyeti tartışılmayan inanç Hıristiyanlıktı ve üst seviyede kardinaller ve Papalar tarafından temsil ediliyordu. Ancak siyasi otoriteyle çatışan az sayıda din adamı olmakla birlikte, din adamları çoğunlukla siyasal gücün (kralın) çıkarları doğrultusunda dini çağrılar yaptılar ve görevleri kralın atmak istediği bir siyasi adımı kutsamak, ona meşruiyet katmak için dini ilkeleri “kitabına uydurmak” oldu. Tapınak Şövalyelerinin büyük mali gücüne el koymak isteyen Fransa kralı Yakışıklı Philippe’in önünü açmak için bu şövalyeleri “din düşmanı” ilan eden Papa 5. Clement ya da karısı Ann Boleyn’den boşanarak Katolik kilisesinin kurallarına karşı gelen ve sonra Thomas More’u idam eden İngiltere kralı 8. Henry’nin eylemlerini din adına haklı çıkaran Kardinal Wolsey bu tür “inanç sistemini siyasete uyduran” ideologların geçmiş örnekleri oldular.
Sosyalist hareket ise kapitalizmi yıkmaya yönelik bir irade ve inancı ve bu irade-inanca ışık tutan bir teoriye sahiptir; ancak aradaki çizginin doğru çekilmemesi bir dizi benzer çarpıklık yaratmıştır. Hata şudur: İnancın sağlamlığı, teorinin doğruluğuna, önermelerinin hepsinin geçerli olmasına indirgenmiş, “teorideki XX önermesi yanlış ise bizim mücadelemiz de yanlış ve boşuna olur” türünde bir anksiyete, birçok militanın mücadelede ayakta kalmak için teoriye (sorgulamaksızın) sarılmasına neden olmuştur. Teoride duraklamanın, tutuculaşmanın ve dogmatizmin, pratikte ise hayatın gerçekliğinden kopmanın temellerinden biri budur. Bu bulanıklık anlamsız ve zararlıdır, zira kapitalizmi yıkma ve emeğin dünyasını kurma iradesi ve inancı var oldukça, bu inanca daha iyi hizmet etmek üzere mevcut teori ele alınabilir, değiştirilebilir, yenilenebilir.
Bu bulanıklığın örgüt seviyesindeki karşılığı ise Marksist teoriyi bir dizi önermeden oluşan bir “inanç sistemine” dönüştürerek bu teoriyi “kutsallaştırmak”, teoriyi iyi bilen bir veya birkaç kişiye de bu kutsallığın saflığını koruma misyonu verilerek onları birer “tapınak bekçisi”, birer kardinale çevirmektir. Bu tapınak bekçilerinin misyonu bir yandan mevcut teorinin şu ya da bu önermesiyle çelişen (haklı veya haksız) her türlü yeni perspektifi reddetmek (Kautsky’nin Rusya’da sosyalist devrim yapan Lenin’e itirazı tam olarak budur), öte yandan da tarihte de kardinallerin kaderi olan siyasi otoriteyi (bizde parti yönetimi ve onun politikalarını) teoriyi kullanarak kutsamak olmuştur (SPD’nin Bebel tarafından hep “kollanan” sağ kanadını ürkütmemek adına Marksizm bilgisini kullanan Kautsky tam olarak bu tavrıyla vasat bir Ortaçağ kardinalinden farklı değildir). Bu açıdan “teorik ortodoksluk”, teoriye sıkı sıkıya sahip çıkma adına gelişen bu tavır, aslında en sinsi ve tehlikeli oportünizm olmuştur
Dediğimiz gibi bu çarpık gelenek Kautsky ile son bulmadı. KP geleneğinde bu sefer “Marksizm-Leninizm” adına kimi partilerde çıkan “teorisyenlerin” bütün misyonu bu sefer (tıpkı Kautsky gibi) Lenin’in teorik eserini bir kutsallığa çevirip dondurmak, öte yandan da Parti-devlet politikalarına Marksist-Leninist teori adına destek argümanları üretmek oldu. SBKP’de “Tüm Halkın Devleti” gibi saçmalıkları “teorileştiren” bir Mihail Suslov, “barış içinde bir arada yaşama ve barışçı geçiş” fantezilerini yazan Konstantin Zaradov, Vadim Zagladin, gerçekleri kısmen yansıtan, kısmen de çarpıtan bir SBKP resmi tarihi yazan Boris Ponomarev, bütün bunlar Kautsky’nin bizim KP geleneğimizdeki uzantıları, teoriyi koruma adına onu katleden “tapınak bekçileri” oldular.
Kapitalizmi yıkıp komünizmi kurma iradesi ve buna yönelik inanç, ancak gerçeklerden beslenerek var olabilir ve güçlenebilir. Teorimizde gerçeklikle çelişen bir önermenin sorgulanması ve düzeltilmesi, iradeyi zayıflatmaz, aksine güçlendirir. Bu açıdan işçi sınıfı partileri içinde teorik çalışma bir veya birkaç teorisyene, hatta tek ve monolitik bir kuruma değil, ancak ve ancak çok sesliliğe ve farklıkları gözeten ve yöneten çok özneli bir çalışmaya, tartışmaya ve kollektif üretime dayanırsa anlamlı ve faydalı olacaktır.
Kautsky için en anlamlı ve bütünsel yorum, kanımca şudur:
…SPD yönetimi sinik bir şekilde pratikte ılımlılara, ideolojide ise devrimcilere tatmin hissi vererek görevini sürdürdü. Kautsky’nin politik işlevi (sosyal demokrasiye tüm sağlamlığını ve ışıltısını veren) proletaryanın en militan kesimlerinin devrimci beklentileri ile yönetimin reformist pratiğini uzlaştırmaya dayanıyordu… Bu zor bir uzlaşmaydı… ve savaş ve devrim dolayısıyla imkânsız hale geldiği anda Kautsky gerekli ve faydalı olmaktan çıktı ve tüm otoritesini kaybetti.[45]
Önce şu konuyu ele alalım: Kautsky devrime ve devrimci mücadeleye nasıl baktı?
Kautsky “en sol kitabı” olarak nitelenen “Sosyal İhtilal/Devrim” kitabında bu konuyu inceledi ve devrimi ekonomik çöküşe endeksleyen yaklaşımı (bu yaklaşım hala İkinci Enternasyonal’de etkili, hatta belirleyici olmasına rağmen) reddetti ve olası devrim senaryolarını inceledi. Hemen bir seçenek olmaktan çıkmış olan silahlı ayaklanmayı eledikten sonra “genel grev” alternatifini ele aldı; onun da (aşağıda aktaracağımız argümanlarla) zorluğunu, hatta imkansızlığını vurguladı. Öte yandan bu kitapta bir savaşın devrimi tetikleyebileceği görüşüne dahi (Lenin’i hatırlatırcasına!) yer verdi, ancak savaşı çıkarmanın sosyalistlerin bir tercihi olmayacağını belirtti. Bütün bunların sonucunda “eldeki yasal ve kurumsal mevzileri geliştirmek ve yaymak” bu “siyasal” devrime götürebilecek tek anlamlı siyasi hat olarak ortaya çıktı.
Nitekim İkinci Enternasyonal tutanaklarında da (Paris Kongresi – 1900) Kautsky devrimi “iktidarın tedrici (gradual) ele geçirilmesi” olarak şu şekilde tanımladı:
Modern demokratik bir devlette, siyasi iktidarın proletarya tarafından fethi bir darbe (coup de main) ile gerçekleşemez, ancak proletarya örgütünün uzun ve yorucu siyasi ve ekonomik çalışmasıyla, işçi sınıfının fiziksel ve ahlaki canlanmasıyla ve yasama ve belediye kurumlarının tedrici (gradual) fethiyle gerçekleşebilir.
Ancak akabinde “ortodoksluğa” halel getirmemek için şu vurguyu da ekledi:
Ama hükümet gücünün merkezileştiği bir ülkede, bu fetih parçalı bir şekilde gerçekleşemez.[46]
Lafazanlık sürmektedir, zira dünyada “hükümet gücünün merkezileşmediği” tek bir ülke dahi yoktur! Bu ideolojik-teorik belirsizlik ortamında 1905 Rus devrimi patlayınca, onun etkileri tüm Avrupa sosyalistlerinde en azından bir ilgi ve tartışma konusu oldu. Bu devrimden güçlü biçimde esinlenen Rosa “Kitle Grevleri, Parti ve Sendikalar” broşüründe kitle grevlerinin bir proleter devrimi tetikleyen bir olgu olduğuna dikkat çekti. Bu konu, Kautsky, Rosa ve o yılların değerli bir sosyalisti olan Anton Pannekoek arasında bir dizi makaleyle somutlaşan bir polemiği başlattı. Rosa’nın “Ya Sonra?” başlıklı makalesine Kautsky “Ya Şimdi?” ile cevap verdi. Bu polemikte Kautsky kısaca şu görüşleri savundu:
Tipik Kautsky stili olan ve teorik akıl oyunlarına dayanan bu mantık silsilesi içinde Kautsky yine (Engels’i teyit edercesine) lafazanlıktan, birbiriyle çelişen argümanları değişik noktalarda sergilemekten geri kalmamıştır. Yalancıların bilinen dramıdır: Çok yalan söyleyenler eski yalanlarını unutup onunla çelişen ifadeler kullanmaktan kendilerini alamazlar. Basit bir yalancı değil, ama bütün misyonu “teorik akıl oyunlarıyla” sağı ayakta tutmak olan Kautsky de o akıl oyunlarında çelişkiye düşmekten kurtulamaz. Önce şunu demiştir:
Sosyalizmin zaferine giden yolu tümüyle parlamenter başarıya endeksleyen Kautsky, birkaç sayfa sonra şunu söylemekten geri kalamamıştır:
Seçimlerdeki yolsuzluklar bizde diğer demokratik ülkelere göre o denli büyük yankı yapmıyorsa bunu sebebi sadece ve basitçe bizim Reichstag’ın çok büyük güçsüzlüğünde yatmaktadır.[53]
Lafazanlık büyük bir mantıksal sefaleti açığa çıkarmaktadır. Bir yandan Almanya’da parlamentonun (yukarda Jaures’in, B. Shaw’un vurguladığı, Bebel’in de kabul ettiği gibi) hiçbir anlamlı değiştirici/dönüştürücü gücü olmadığını kabul etmekte, öte yandan partinin bütün enerji ve beklentisini Reichstag’daki milletvekili sayısını artırmaya bağlamakta, buna hapsetmektedir!
Aynı şekilde, (bu sefer haklı olarak) Almanya’daki egemen siyasi sınıfın Junker’lerin ne denli şiddet uygulamaya düşkün ve hazır olduğunu vurgulamıştır:
…(Junker’lerin başarısı) onlarda katı bir şiddet tapınmasını besledi ve ayrıcalıklı konumlarını tehlikede hissettikleri ölçüde daha da büyük bir küstahlıkla bu şiddeti tatbik etmekten geri kalmıyorlar. Ne kadar zararlılarsa o kadar küstah ve saldırgan oluyorlar. [54]
“Almanya Gerçeği” bölümünde aktarmaya çalıştığımız devasa siyasi gericiliği hisseden ve formüle eden Kautsky bu şiddet aparatının neler yapabileceğine ve nasıl yenileceğine ilişkin (seçim başarısı dışında!) hiçbir şey söylememektedir.
Bu polemikte Rosa şu haklı ve anlamlı argümanları geliştirmiştir:
Bu polemikte Rosa’nın yanı sıra Kautsky’nin mantık silsilesine karşı A. Pannekoek, bugün için dahi bizlere ışık tutan şu anlamlı yorumları getirmiştir:
Bu tartışmanın üzerinde bu kadar durmamızın sebebi, Kautsky’nin tanımlayıp Pannekoek’in eleştirdiği yaklaşımın 60 yıl sonra Avrupa’nın güçlü (o dönemdeki SPD’den de daha güçlü!) komünist partilerinin de mantığı haline gelmesi ve aynı süreçle onların da (tıpkı SPD gibi) mezarını kazmasıdır. Buna yukarıda değindik.
Kautsky’nin 1919 öncesi sağcılığına ilişkin bu uzun analizimizi en önemli ve ilginç ayrıntı ile bitirelim. 1910 yılında gerçekleşen bu polemik İkinci Enternasyonal solu tarafından da yakın da izlenmiş ve bu polemikte Clara Zetkin, Radek, Pannekoek Rosa’yı desteklerken Lenin ve Troçki Kautsky’nin tarafını tutmuştur! 1910 yılında bu polemiğin ertesinde Kautsky’ye yazdığı mektupta Troçki şunları yazmıştır:
Luxemburg ile dayanışmaya cesaret eden bir tek yoldaşa – Bolşevikler arasında bile- rastlamadım. Bana gelince, Luxemburg’u harekete geçiren “taktik” unsurun onun soylu sabırsızlığı olduğunu düşünüyorum. Bu çok güzel bir nitelik, ama bunu Alman partisinin egemen ilkesi yapmak anlamsız olurdu. Bu tipik Rus metodudur. [61]
Lenin ise Rosa’nın tezlerinin reddedilip Bebel ve Kautsky tezlerinin çoğunluğu sağladığı SPD’nin 1910 Madgeburg Kongresi'ni değerlendirdiği yazısında[62] bu kongreyi selamlamış, Bebel ve Kautsky’nin tezlerini desteklemiş, Bebel’in “ihtiyatlı tavrını” övmüş (“Bebel niye ihtiyatlı davranıyor” diyerek bu tavra mantıksal gerekçeler üretmiş), Rosa ve Kautsky arasındaki tartışmanın ise “önemsiz ve tali nitelikte” olduğunu belirtmiştir (bir devrimci olarak Rosa’ya saygı duymaktadır; ancak “Papa”ya olan bağlılığı galebe çalmaktadır) Gene bu makalede (aslında o dönemde içten içe çürümeye başlamış) SPD’ye hayranlığını belirtmeye devam etmiş, onun üye sayısını, seçim başarısını, toplumsal varlığını överek Almanya’yı “devrime ilerleyen ülke” olarak görme illüzyonuna aynen devam etmiştir. Gene aynı momentte Bolşevik Karski (J. Marchlevski) Lenin ile mutabakat içinde Kautsky’nin (Rosa’nın saldırdığı) “imha savaşı-yıpratma savaşı” mantığını savunan bir yazı yayınlamıştır.[63] Sonuçta, reformizm - devrimcilik ikileminin o günlerde en net ip uçlarını taşıyan Rosa-Kautsky polemiğini Troçki “Rosa’nın sabırsızlığı” diye açıklamış, Lenin ise “aralarında ciddi bir sorun yok” iyimserliği ile geçiştirmiştir. İlerde “Dönek Kautsky” öfkesine dönüşecek olan naif hayranlık tüm gücüyle sürmektedir.
Kautsky’nin 1917 devrimine ilişkin yorumlarını içeren “Proletarya Diktatörlüğü” eserini incelediğimizde, onu tespit ve yorumlarının üç kategoride toplanabileceğini görüyoruz:
Birinci kategoriyi zikretmemizin sebebi “Dönek Kautsky” şeklindeki öfke patlamasının yersizliğini ve böyle bir öfke patlamasıyla yapılan yorumların da kaçınılmaz sağlıksızlığını ortaya koymaktır. Kautsky bu şiddette bir saldırıyı hak edecek hiçbir hakaret ya da iftira, bilinçli çarpıtma vs yapmamıştır; sadece bir kısmı gerçekten yanlış olan bir dizi yorum söz konusudur. Kitabında şunları söylemekten geri kalmamıştır:
Kautsky’nin 1917 Ekim Devrimi ve Bolşevik yönetime karşı eleştirilerine geçerken önce şunu belirtelim. Bu eleştirilerde hiçbir sürpriz, beklenmedik unsur, tavır değişikliği yoktur! Fikir belirten 1890’dan beri bildiğimiz Kautsky’dir; onun demokrasi, şiddet, ayaklanma, radikal kitle hareketleri konusundaki görüşleri (örneğin Rosa ile olan polemiğinde sergilediği tavır) aynen devam etmektedir, bu yorumlarda Kautsky hiçbir şeyden “dönmemiştir”! Bolşevik iktidara yönelik en uç eleştirilerinde bile sertlik açısından Rosa’nın gerisindedir. Lenin’in öfkesi 20 yıla yakın süren nahif iyimserliğini örtmeye yönelik psikolojik bir tepkiden başka bir şey değildir.
Önce çarpık eleştirilerini ele alalım. Kautsky Rus devriminde Bolşeviklerin kimi tasarruflarını despotizm olarak nitelendirirken dayandığı argümanlar çarpık ve idealleştirilmiş bir “demokrasi” anlayışına dayanmaktadır:
Burada sınıflar ve siyasi temsil arasında mekanik ve birebir bir ilişkinin aldatmacası yatmaktadır. Kautsky ideolojik kontrol ve hegemonya faktörünü göz ardı etmekte, toplumdaki sınıfsal bileşimi (sözde) birebir yansıtan bir siyasi temsil sayesinde seçim yoluyla sosyalizme geçmeyi tek makbul yol olarak göstermektedir. Pratik ise ortadadır: Proletaryanın nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu hiçbir gelişmiş Batı Avrupa ülkesinde başa “demokratik yollarla” geçen işçi partisi sosyalizmi kuramadı, hem burjuva devletin mevcut kurumları hem de işçi sınıfını da kapsayan ideolojik hegemonya ile ancak kısmı çözümler ve faydalı kazanımlar sağlamaktan öteye gidemedi, kapitalizme son vermeye yönelik hiçbir kayda değer adım son 100 yıl içinde atılamadı.
Bunlar bildik ekonomist-ilerlemeci” Marksizm'in bilinen yaveleridir. İşçi ve yoksul köylülerin sömürücü sınıfları iktidardan kovmak için ele geçirdikleri bir fırsatı “ekonomik gelişme henüz tamamlanmadı” diye tepmek bir çılgınlık olurdu; Menşeviklerin ve Sağ S-R’lerin bu ortodoks aptallığını Kautsky de tekrar etmektedir. Bu noktada mevcut teorik ön kabulleri elinin tersiyle iten Lenin’in tavrının ne denli övgüye değer olduğunu, “teorik ortodoksluğun” da nasıl bir oportünizm olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Bu nokta, Kautsky’nin Lenin’in o muazzam öfkesini belki gerçekten hak ettiği tek noktadır. İç savaşın kötülüklerini saydıktan sonra (bu bilinen gerçektir) “Bolşevikler diktatörlük uyguladıkları için İç Savaşa kendileri sebep oldular” tarzında bir açıklama yapması gerçekten tiksindiricidir ve ahlak dışıdır. Rusya’yı 1922’ye kadar kana bulayan iç savaş, Bolşevikler diğer sağ sosyalistleri yasakladıkları için çıkmadı. Bu savaşta Sovyet iktidarına silah çekenler Ataman Petlyura’nın gerici Kazakları, Stepan Bandera adlı İngiliz (sonra Nazi) ajanının yönettiği Ukraynalı şovenler, Denikin ve Kolçak’ın emrindeki Çar yanlısı subayların yönettiği askeri birlikler ve Rusya’ya çıkartma yapan 12 işgalci ülkenin ordularıydı. Bunların en “demokratik” ve “tüm sosyalist eğilimleri temsil eden” (ki bu imkânsızdı) bir sosyalist hükümete de aynı vahşetle saldıracakları kesindi. Beş yıl boyunca Rusya topraklarını kana bulayan iç savaşı Bolşeviklerin bir kusuru ve günahı gibi göstermek, gerçekten en büyük öfkeyi hak eden bir tespit oldu.
“Sosyalist eğilimlerin temsili”ne gelince, Kautsky “(Sağ SR’ler gibi) sosyalist partilerin yasaklanması yanlıştır” demektedir.[76] Bu da boş laftır. Sorun bir partinin kendine verdiği ad değil, somut devrim süreci karşısında aldığı tavırdır. Burjuva hükûmetin yıkılmasını “yanlış” bulan ve buna direnen bir partinin, adı ne olursa olsun devrim sürecine engel teşkil ettiği açıktır ve tasfiye edilmesi şarttır. Bunun tarihte en somut örneği (az bilinmekle birlikte) Komün’dür. Komün’ün en geniş sosyalist ve ilerici eğilimleri temsil ettiği doğrudur. Ancak pek bilinmeyen ise 1871’de kimi “sosyalistlerin”, örneğin meşhur “ütopik sosyalist” Louis -Blanc’ın ve Proudhon’un sadık izleyicisi sosyalist Henri Tolain’in Versailles hükümeti saflarında yer alması, yani açıkça devrime ihanet etmesidir. Komün şayet yapılması gerektiği gibi Versailles üzerine yürüyüp oradaki siyasileri tutuklasaydı (ki bu şarttı), bu “sosyalistleri” de tutuklayıp etkisiz hale getireceği açıktı.
Bir diğer çarpık eleştiri yine köylü meselesindedir. Burada ilginç olan şudur ki Lenin’in “dönek” dediği (oportünist) Kautsky ile yine Lenin’in “devrimin kartalı” dediği (devrimci) Rosa’nın eleştirileri hemen hemen aynıdır; ikisi de köylülük konusunda aynı yanlışı, daha isabetli bir deyimle aynı aymazlığı paylaşmaktadır. İkinci Enternasyonal Marksizm’ine damgasını vuran ve ona sadık olan Rus Marksistlerini (hem Menşevikleri hem de Bolşevikleri) 1902-1917 arasında Rus köylülüğünü kucaklamaktan alıkoyan “Ortodoks” Avrupa Marksizmidir. Kautsky iktidara geçen devrimcilerin köylüye toprak dağıtmasına “üretim araçlarında mülkiyeti koruyarak zenginlik yaratmaya çalışan küçük burjuvazinin ütopyası” [77] diye saldırmış, toprak dağıtımında sonra uzun vadede kollektif tarıma geçme hedefini “kollektif tarım Rusya’da bir hayaldir” diye alaya almıştır.[78] Tarihin ona verdiği cevabı biliyoruz. Peki ona göre çözüm nedir?
Kautsky yıllar boyu “Ortodoks Marksizm” adına Rus Marksistlerine de empoze ettiği teorik hayali yeniden ısıtıp önümüze koyar: “Sosyalist tarım yalnızca zaten mevcut olan büyük ölçekli üretimin kamulaştırılmasını içermek zorundadır” [79] Yani tarımda kapitalizmin gelişmesiyle ancak sosyalist bir tarıma geçilebilir. Ancak böyle bir “büyük ölçekli tarımın” tarımsal üretime değil Almanya’da, ABD’de dahi; değil 1919’da, 2026’da dahi asla egemen olmadığı gerçeğini göz önüne aldığımızda, Kautsky “teoriye sadık kalma” adına kör ve sağırı oynamaktadır. Lenin ve Bolşevikler 1917’de bu körlüğü cesurca reddederek gerçeklerle yüzleşmiş, yoksul köylülerin dahi 200 yıllık “toprak” açlığını ve özlemini bir maddi gerçek olarak kabullenip doğru ve gerçekçi politikaları benimsemiştir. Kollektif sosyalist tarım, ancak bu dönüşümden sonra belli bir süreç içinde verimlilik hedefi temelinde ve ikna ile gerçekleşebilir. 1929’da (belli bir baskı boyut ile de olsa) yapılan bu olmuştur.
Bunların yanı sıra, Kautsky’nin Rus devrimine ve Bolşeviklere yönelik, bugün de anlam taşıyan eleştiri ve yorumlarını ihmal etmememiz gerekir.
Burada sorun, Kautsky’ye atfedilebilecek bir “demokrasi fetişizmi” suçlamasının çok ötesindedir ve bu tespitlerin Avrupa sosyalist işçi hareketi açısında bir haklılık içerdiğini görmek zorundayız. Yukarda da birkaç defa dile getirdiğimiz gibi, en basit sivil özgürlükleri dahi, Avrupa emekçileri kanları pahasına ve uzun süren mücadeleler sonucu elde etmiş ve içselleştirmiştir ve bunların “sosyalizm” adına iptal edilmesinin onlar için bir sorun olduğu ortadadır. Bolşeviklerin çok zor ve ağır koşullarda devrimi sürdürmek ve ayakta kalabilmek için bu özgürlükleri bastırmak zorunda kaldıkları ve yaptıklarının kendi pratik koşulları dolayısıyla haklı olduğunu düşünebiliriz ve bu doğrudur. Ancak Avrupa işçi hareketi ile bağı sürdürmek ve onlarla ortak bir yolda yürümek isteyen bir hareket bu yapılanların devrimin zorlu koşulları dolayısıyla (tıpkı kralcılara karşı savaşan ilk Fransız Cumhuriyeti gibi) yapıldığını, karşı devrim ezildikten sonra bu özgürlüklerin sosyalist bir temelde yeniden tesis edileceğini söylemek ve taahhüt etmek zorundaydı. Bunu yapmak yerine “bunun normal ve doğru olduğu, proletarya diktatörlüğünün bu olduğu, bundan sonra da böyle devam edileceğini” tavrının Avrupa’nın en samimi sosyalist işçilerinde dahi bir yabancılaşma yaratması kaçınılmazdı. Kautsky’nin dile getirdiği bu yabancılaşma hissi, daha sonra Avrupa’nın reformistleri tarafından işçi sınıfını devrimci alternatiften uzaklaştırmak için alabildiğince sömürülmüş, buna karşılık Bolşevik KP geleneğimiz ise bu (geçici olması gereken) baskıları süreklileştirerek ve neredeyse teorikleştirerek aradaki uçurumun derinleşmesine göz yummuştur. Bu durum, devrimci bir çıkış ve alternatif olarak doğan komünist-Bolşevik geleneğimizin, gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıflarını kucaklaması için giderek büyüyen bir engel olmuştur.
Bu konuyu Rus Marksizm’i ve KP geleneğini ele alacağımız sonraki yazılarımızda derinlemesine inceleyeceğiz.
[1] “İkinci Enternasyonal”, James Joll, s.105
[2] “Reform, Revolution and Opportunism..” s.65
[3] A.g.e. s.47
[4] “Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri”, s.214
[5] A.g.e. s.109 ve “Rosa Luxemburg” s.139
[6] “Rosa Luxemburg, s.380
[7] “Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri” s.222
[8] A.g.e. s222
[9] “Rosa Luxemburg s.186
[10] A.g.e s.189
[11] Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri s.179
[12] “İkinci Enternasyonal”, James Joll, s.88
[13] Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri s.56
[14] A.g.e. s.160
[15] A.g.e. s. 59
[16] A.g.e s. 61
[17] “Seçilmiş Politik Yazılar” Karl Kautsky, Kavram Yayınları, İstanbul, 1990 s.9
[18] Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri s.93
[19] Bernstein 20 işçinin üzerinde işçi çalıştıran kapitalist işletme sayısının 1895 Almanya’sında 100.000 olduğunu, bunları devletleştirmenin imkansız olduğunu haklı olarak söylemektedir (A.g.e. s.122) 2025 sayımlarına göre ise Türkiye’de 10 ila 100 arasında işçi çalıştıran orta işletmelerin sayısı 200.000’dir! (bkz. Çalışma Bakanlığı istatistikleri)
[20] A.g.e. 119
[21] A.g.e. s.140 - 143
[22] “Rosa Luxemburg” s.82
[23] A.g.e. s.121
[24] Onun en ayrıntılı biyografisi olan Peter Nettl’in kitabı, Rosa’nın ulusal meselede ömür boyu süren bu akıl dışı tavrının ona en derin sempatiyi besleyen okuyucuyu dahi isyan ettiren ve “içini tıkayan” sayısız örnekle doludur: bkz. “Rosa Luxemburg”: s.65, 66, 70, 83, 160, 165, 265, 465, 531, 537
[25] “1917 Ekim, Devrimi” Rosa Luxemburg, BDS Yayınları, İstanbul, 1990, s 18-21
[26] “The Bolshevik Revolution”, E. H.Carr., cilt 1, Penguin Books, İngiltere, 1986, s.263
[27] “Kitle Grevi, Parti, Sendikalar”, Rosa Luxemburg, Z Yayınevi, İstanbul, 1990, s. 22, 25, 28, 47
[28] “Küba Sosyalizminin Yolu ve Geleceği”, Mao Xianglin, Canut Yayınları, İstanbul, 2018, S.105
[29] “Rosa Luxemburg” s. 580-584
[30] “1917 Ekim Devrimi” s.21
[31] A.g.e. s.16 ve “Rosa Luxemburg” s. 591
[32] A.g.e. s.27
[33] Age 14
[34] Age 9
[35] Age 28
[36] Age 33
[37] A.g.e s.31
[38] A.g.e s.32
[39] A.g.e. s.34
[40] Bunlar ayrıntılı olarak “Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi” başlıklı kitabımın 1.cildinde ayrıntılı ele alınmıştır (bkz. 3.bölüm: “Devrimin İlk 7 yılı: Zemindeki İlk Çatlaklar” s.63)
[41] “Rosa Luxemburg” s.673
[42] “The Last Years of Karl Marx” s. 47
[43] İngilizce metinde Engels “quibbler” deyimini kullanıyor; bu da “lafı dolaştıran, net konuşmamak için laf çeviren” anlamına geliyor. Biz bu yüzden “lafazan” deyimini uygun gördük.
[44] A.g.e s.145
[45] “Socialisme: La Voie Occidentale”, s. 44
[46] “Under the Socialist Banner”, s.77
[47] İşin en ilginç tarafı, “Ortodoks Marksist” Kautsy’den daha sağda ve “revizyonist” bilinen Bernstein dahi 1905’te kitle grevinin mümkün ve geçerli bir yöntem olabileceğini kabul etmiştir! Bkz.“Socialisme: La Voie Occidentale”, s.69
[48] Socialisme: La Voie Occidentale s.413
[49] Bu “kuşatma” mantığı yıllar sonra Gramsci’nin “cepheden saldırı yerine kalenin burçlarını ele geçirerek ana kuleyi kuşatma ve teslim alma” mantığına çok yakındır. Değerli katkılara sahip bir devrimci olarak Gramsci’nin yaklaşımının (Kautsky’ye benzeyen) sağcı uzantıları üzerine düşünülmelidir.
[50] A.g.e. s.28
[51] A.g.e. s.80
[52] A.g.e. s.83
[53] A.g.e. s.286
[54] A.g.e. s.75
[55] A.g.e s.98
[56] A.g.e. s.101
[57] A.g.e. s.122
[58] A.g.e s.30
[59] A.g.e s.320
[60] A.g.e s.321
[61] A.g.e s. 22
[62] “Deux Mondes”, “Oeuvres Completes”, V.İ.Lenine, Editions du Progres-Editions Sociales, Moscou, 1977, cilt 16, s.322-330
[63] Socialisme: La Voie Occidentale s. 22
[64] “Proletarya Diktatörlüğü”, K. Kautsky, Yazılama Yayınları, İstanbul, 2008, s.98
[65] A.g.e. s.99
[66] A.g.e. s.59
[67] A.g.e. s.100
[68] A.g.e. s. 33
[69] A.g.e s.60
[70] A.g.e. s.61
[71] A.g.e. s40
[72] A.g.e. s.72
[73] A.g.e S.73
[74] A.g.e s.71
[75] A.g.e. S.47
[76] A.g.e. S.65
[77] A.g.e. s.84
[78] A.g.e. s.85
[79] A.g.e. s.75
[80] A.g.e. s. 54
[81] A.g.e. s.36
[82] A.g.e s.37
[83] A.g.e s.102
[84] A.g.e. s.104
[85] A.g.e. s.104
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.