Bugün Avrupa’yı insanların gözünde çekici kılan siyasal ve toplumsal kurumların ve olanakların hemen hepsi, refah, sosyal haklar, demokratik özgürlükler asla tepeden inmemiş, işçi sınıfının kanı ve gözyaşıyla sürdürülen bir mücadelenin sonucunda elde edilmiştir; bu anlamda “Batı demokrasisi” diye övülen sistemin pozitif ve insani yönleri esas olarak işçi sınıfının eseridir. İşçi sınıfının bu mücadelesi Birinci Enternasyonal ile başlamış, ancak en anlamlı sonuçlarını İkinci Enternasyonal ile elde etmiştir

Örgüt ve siyaset teorisini konu alan yazı dizimizde Birinci Enternasyonal ve Komün’den sonra dünya sosyalist ve işçi hareketinin bir sonraki aşaması olan İkinci Enternasyonal’i ele almak istiyoruz. Önce, tarihsel akışın bir parçası olmasının ötesinde, İkinci Enternasyonal’i incelemeyi gerekli ve güncel kılan olguları ortaya koymamız gerekir.
Sosyalist hareketin sadece geçmişi için değil, geleceği için de İkinci Enternasyonal’i incelemek ve analiz etmek niçin gerekli ve günceldir? Açalım:
Öncelikle İkinci Enternasyonal sonuçları bugüne kadar varlığını sürdüren bir kırılmayı, daha doğrusu sosyalist işçi hareketinde ilk kırılmanın gerçekleştiği momenti temsil etmektedir. 1914’te üye partilerin Birinci Dünya Savaşı’na teslim olmasıyla oluşan çöküşün ertesinde bu tavrı reddeden komünist gelenek, KP geleneği ortaya çıkmış, diğer partiler ise sosyal-demokrat partiler olarak varlığını sürdürmüş, KP’ler ve SD partiler bugüne kadar hâlâ sol işçi hareketinin iki belli başlı bileşeni ve temsilcisi olmaya devam etmiştir. Ancak varılan noktada iki kesim için de kendini ispatlamış bir başarı söz konusu olmamıştır: SD partiler kendi işçi sınıfları için önemli ekonomik ve siyasal kazanımlar elde ederken düzen ile bütünleşmiş, bunun sonucunda yer yer (özellikle dış politikada) en gerici politikaların izleyicisi durumuna düşmüştür. KP’ler ise düzenle bütünleşmeyi reddederek devrimci bir çıkış yapmış, ülkelerinde kapitalizme ve uzantılarına karşı mücadelede ciddi bir siyasi ve ideolojik birikim yaratmış, ancak iktidarı kazanarak sosyalist bir toplum kurma konusunda (azgelişmiş ülkeler dışında) hiçbir anlamlı başarı kazanamamıştır. Bu noktada birbiriyle bağlantılı iki soruyu sormak önemlidir:
Yazımızda ayrıntılı olarak aktaracağımız gibi iki sorunun cevabı da “hayır”dır; ancak şu noktada en azından muradımızı kısaca özetlemekte yarar vardır.
Öncelikle İkinci Enternasyonal’in çöküşü, başta Lenin olmak üzere bu yapı içindeki radikal kadroların hepsi için (kısmen Rosa haricinde) büyük bir sürpriz ve hayal kırıklığı olmuş, bu kriz ortamında sağlıklı bir alternatif çıkarmanın gayreti ve kargaşası içinde yozlaşmanın dinamikleri tam tespit edilememiştir. KP geleneğinin 1914 sonrası alelacele yaptığı tespitler (“işçi aristokrasisinin etkisi”, ya da “ulusal partilerin merkezi kararlara uymaması” vs.) sorunu açıklamaktan uzaktır. Bu da bizleri ikinci soruya verilecek cevabın ipucuna götürmektedir: İkinci Enternasyonal reformizmi yıllar sonra, 1970’lerin sonuna doğru Avrupa’da Avrokomünizm biçiminde ortaya çıkmış (komünist filozof Althusser buna “İkinci Enternasyonal’in gecikmiş intikamı” demektedir), oldukça güçlü ve devrimci bir geçmişe sahip partiler (İtalya, Fransa…) sosyal demokrasiden hiç farkı olmayan bir kimliğe kayarak eriyip gitmişlerdir. Sürecin öbür cenahında ise SD hareket kapitalizmle bütünleşmesini sürdürürken (ve Tony Blair ve Keir Starmer gibi iğrenç örnekler çıkarırken) bir yandan da sol, sosyalizm eğilimli akımlar çıkmış, (1970’lerde Fransa’da Mitterrand, Almanya SPD’de Oscar Lafontaine, son olarak İngiltere’de Jeremy Corbin), bunların bazıları (Mitterrand gibi) sosyal demokrasinin fabrika ayarlarına geri dönerken bazıları (Lafontaine) KP’ler ile bütünleşmiştir; son örnek olan J. Corbin de ilginç ve umut veren bir eğilim olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu noktada İkinci Enternasyonal’in kuruluş ve gelişim sürecini, belirleyici olguları vurgulayarak incelemeye başlayalım:
Gerek 1876’daki (oldukça problematik) kapanmasına karşın Birinci Enternasyonal’in, gerekse 1871’de gerçekleşen Paris Komünü’nün ektiği tohumlar tüm Avrupa metropollerinde ve yer yer de çevre ülkelerde (Sırbistan, Osmanlı, Japonya...) filiz vermiş, tam olarak Marksist olmasa da sosyalizmi bir toplumsal çözüm olarak benimseyen partiler birçok ülkede kurulmaya başlamıştı. Birinci Enternasyonal’in verdiği ilhamla bu partilerin yeni bir enternasyonalde birleşmesi fikri tüm Avrupa’da giderek benimsenen bir fikir olmuş, bu doğrultuda Büyük Fransız Devrimi’nin 100. yıldönümü olan 14 Temmuz 1889’da Paris’te bir uluslararası kongre toplanmasına karar verilmişti. Aynı günde Paris’te 2 paralel (ve birbirine alternatif!) kongre toplanmış, İngiliz Hyndman’ın ve Fransız “possibilist”lerin (reformist sosyalistlerin) başını çektiği reformist toplantıya karşı daha radikal ve uzlaşmaya kapalı olup Marksizm’e daha yakın olan diğer kanat da Alman Sosyal Demokrat Parti’sinin (SPD) önderliğinde bir araya gelmişti. Daha sonra Alman SPD’nin başını çektiği ekip belirleyici hale gelecek ve tek bir enternasyonal olarak tarihe İkinci Enternasyonal adıyla geçecek yapıyı kuracaktı.
Enternasyonaller, sadece somut bir ihtiyaç üzerine değil, aynı zamanda bu ihtiyacı karşılama konusunda somut bir başarının ortaya çıkması ve ilham vermesi ile kurulur. Daha sonraki Komünist Enternasyonal, Ekim Devrimi zaferi sonucunda (ve sayesinde) kurulmuştur; “İkinci Enternasyonal’e de ilham veren başarı öyküsü nedir?” diye sorduğumuzda da cevap hiç kuşkusuz “Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin başarısı” olacaktır.
1878’de SPD’nin yüzde 7,6 oy oranına ulaşmasından sonra Bismarck ünlü “antisosyalist yasa”yı çıkararak Sosyal Demokrat Parti'yi yasadışı ilan etti ve örgütlerini kapattı. Bu tarihten itibaren büyük bir örgütlenme başarısı gösteren sosyal demokratlar, baskı koşullarında devasa bir atılımı hayata geçirdiler. Sadece yurtdışında örgütlenen sosyalist basınla değil, esas olarak işçi sınıfının kalbinde, kulüplerde, tavernalarda, masa başı sohbetlerde örgütlenen SPD, bu yarı-illegal yapısıyla 1890 seçimlerinde oylarını yüzde 19,7’ye çıkardı. Bu tarihten sonra fiilen kadük hale gelen antisosyalist yasa da iptal edildi. SPD sadece bir siyasi parti olarak değil, işçi sınıfının yaşamının tüm yönlerine nüfuz etmiş bir tür “alternatif toplum/cemaat” haline geldi:
Bir Alman işçisi sosyal-demokrat bir ailede doğabilir, SPD’nin gençlik örgütüne katılır. Daha sonra işyerini örgütleyen sosyal-demokrat sendikaya girer. Mesai bitince bir sosyal demokrat eğitim derneğindeki bir konuşmayı izler ya da partinin birahanelerinden birinde iş arkadaşlarıyla politik sohbet yapar, sonra da eve giderken bir sosyal demokrat tüketici derneğinden evin iaşesini sağlar. İleri yaşlarda da, işçiler sendikalarının kendi cenaze işlerini halledeceğini bilir. SPD gerçek anlamda bir “beşikten mezara” hareket haline gelmişti.[1]
Avrupa’nın en kitlesel ve aynı zamanda en örgütlü sosyalist partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi, fiilen İkinci Enternasyonal’in de öncü partisi ve lideri olacaktır. Alman partisinin bu belirleyici konumu, artıları yanında eksileri de beraberinde getirecek, kendisine ait olan ve başta fark edilmeyen yapısal zaafları ilerde Enternasyonal’e de ciddi darbe vuracaktır.
İşçi sınıfının hiçbir tarihsel hamlesi, sonuçları olumsuz dahi olsa, kendi hatalarına ve sapmalarına indirgenemez. 1917’de başlayan Sovyet deneyinin, tüm komünistlerin içini acıtan bir yıkımla sonuçlanmış olduğunu biliyoruz. Nasıl ki o deney asla kendi hatalarına ve o trajik sona götüren zaaflarına indirgenemezse ve o deneyde sahip çıkılacak önemli değerler varsa, aynı yaklaşımı İkinci Enternasyonal için de göstermemiz gerekir. Dolayısıyla bu deneyin eleştirel analizine girmeden önce onun dünya işçi ve sosyalist hareketine kattığı, bir kısmı daha sonra sürdürülen, bir kısmı da belki bugün üzerinde düşünmemiz gereken değerleri ve katkıları ortaya konulmalıdır. Bunlara bakalım:
Daha önceki (Birinci Enternasyonal ile ilgili) yazımızda bahsettik. Bugün Avrupa’yı insanların gözünde çekici kılan siyasal ve toplumsal kurumların ve olanakların hemen hepsi, refah, sosyal haklar, demokratik özgürlükler asla tepeden inmemiş, işçi sınıfının kanı ve gözyaşıyla sürdürülen bir mücadelenin sonucunda elde edilmiştir; bu anlamda “Batı demokrasisi” diye övülen sistemin pozitif ve insani yönleri esas olarak işçi sınıfının eseridir. İşçi sınıfının bu mücadelesi Birinci Enternasyonal ile başlamış, ancak en anlamlı sonuçlarını İkinci Enternasyonal ile elde etmiştir. Bünyelerine milyonlarca işçiyi kazanan İkinci Enternasyonal’in sosyalist partileri[2] parlamenter arenada da ağırlıklarını koyarak bugün tüm insanlık için “temel haklar” olarak gözüken kazanımları bunların hiç olmadığı bir ortamda hayata geçirmiştir. Şimdi bu kazanımları mümkün kılan iradeyi ve onu somutlaştıran örgüt kararlarını kategori bazında hatırlayalım:
Enternasyonal’in 1889 (birinci) Paris Kongresi’nde alınan kararlar:
1891 Brüksel Kongresi'nde ise (bugün pandemi bahanesiyle yeniden işlerlik kazanan) “evden çalışma” ve “parça başına ödemenin” durdurulması kararı alındı.
1896 Londra Kongresi’nde örgüt bünyesinde kurulan ve İngiliz Sidney Webb’in başkanlık ettiği Eğitim ve Fiziksel Gelişme Komisyonu şu kararı hazırladı:
Gene Londra Kongresi’nde “Ekonomi ve Sanayi Sorunları” başlığı altında alınan kararlardan biri de şu oldu:
1904 Amsterdam Kongresi'nde ise “İşçilerin Sigortası” başlığı altında alınan karar şunu içeriyordu:
1910 Kopenhag Kongresi “İşsizlik Sorunu” başlığı altında şu kararı aldı:
Araştırmacı Mike Taber, İkinci Enternasyonal üzerine yaptığı çalışmada bu konuda şunları söylemektedir:
Uluslararası kongrelerde benimsenen kararlar siyasi ve demokratik hakların merkezi niteliğini vurguladı. Onlar bu haklara devrimci mücadelenin araçları olarak baktılar ve işçi sınıfının onları elde etme savaşında niçin en büyük iddiaya sahip olması gerektiğine işaret ettiler. Bu kararlarda ele alınan özel konular arasında tüm antidemokratik sınırlamalara, siyasi baskılara karşı ve tüm siyasi tutukluların özgürlüğü, sığınma hakkının savunulması ve ölüm cezasını ilgası için savaş yer alıyordu.[8]
Bütün bu başlıklarda birer mücadele hedefi olarak alınan kararlar ve onlarda somutlaşan irade alt alta konulduğunda netleşen resim şudur:
Bu iki olgu, bugün kapitalist Batı ülkelerinin kendileri için kullandıkları ve onları gerçekten cazip kılan sıfatların (medeni, özgür, haklara saygılı, yaşanabilir, hakkaniyetli…vs) nasıl ve kim tarafından mümkün kılındığını ve elde edildiğini ortaya koymaktadır. Avrupa burjuva demokrasisini hâlâ (en azından 1980’lere kadar) çekici kılan tüm özellikler işçi sınıfının kanı, teri ve gözyaşıyla verilmiş mücadelelerin ürünüdür ve bu iradeyi örgütleyen İkinci Enternasyonal da bu yönüyle (sonraki sapması ne olursa olsun) bir saygıyı hak etmektedir.
Tarihsel perspektifle baktığımızda kadın sorununa Birinci Enternasyonal’in gündemlerinde rastlayamıyoruz. Bu anlamda Birinci Enternasyonal, oldukça “erkek” bir enternasyonaldir ve ne yönetiminde bir kadın ne de gündem maddeleri arasında “kadın” konusu vardır.
Kadınların sosyalist mücadelede bir “unsur”, aslında belirleyici özne olarak ortaya çıktıkları ilk moment Paris Komünü’dür. İlgili yazımızda belirttiğimiz gibi kadınlar Komün’ün her anlamda aktif bir öznesi, Komün’e hâkim olan siyasetlerin erkek-egemen yaklaşımlarına rağmen halk toplantılarından üretimin örgütlenmesine ve oradan barikatlara kadar Komün’e rengini ve damgasını vuran bir unsur olmuştur. Yine o yazımızda da belirttiğimiz gibi Komün’den sonra sosyalist mücadelede kadınları yok saymak pratikte imkânsız hale gelmiş, kadının toplumsal durumu İkinci Enternasyonal’in önemli gündem maddelerinden birini oluşturmuştur.
Ancak bu süreç de elbette belli bir tutuculuk içinde ilerlemiştir. “.. O dönemde birçok Marksist arasında, bu sorun etrafındaki somut mücadelelerden uzak durmak, onları geniş çaplı işçi sınıfı hareketinden saptırma olarak görmek ve kadının kurtuluşunu basitçe sosyalizmin bir yan ürünü olarak değerlendirme eğilimi mevcuttu.”[9] Daha sonraları Clara Zetkin şunları söyleyecekti:
Kadınların faaliyeti az veya çok bir görevlinin partiye veya sendikaya katkısı olarak görülüyordu ve proletaryanın kurtuluş mücadelesinin anlamlı bir unsuru olarak gerçek önemi kabul edilmiyordu.[10]
Bu çerçevede elbette İkinci Enternasyonal’deki kadın konulu tartışmalar, bugün ele alınan geniş ve kapsamlı çerçeveye (kadın kimliği, cinsellik, kadın cinsinin tarihsel ezilmişliği, patriyarka olgusu…) göre çok daha dar ele alındı. Ancak kadın mücadelesini örgütlü sosyalist işçi hareketinin artık ayrılamaz gündemi haline getirmesi açısından ciddi bir adım olduğunu kabul etmek gerekir.
İlk adım 1893 Zürih Kongresi'nde “Çalışan Kadınlar İçin Koruyucu Kanunlar” başlığı altında Louisa Kautsky (Karl Kautsky’nin eşi) tarafından sunulan ve kabul edilen karar tasarısı ile atıldı. Bu karar ile ilk defa kadın işçiler (kadın olmaktan kaynaklanan farklılıkları dolayısıyla) ayrı bir mücadele gündemi olarak ele alındı; belirli işkolları, çalışma saatleri konusunda özgün taleplerin yanı sıra “sanayiye atanacak müfettişler arasında yeteri kadar kadın müfettişin bulunması” şartı koşuldu. Öte yandan o dönemde başlayan burjuva kadın hareketine karşı da tavır alınarak şu ifadeye yer verildi:
Burjuva kadın hakları hareketinin işçi kadınlar yararına tüm özel yasama çabalarını reddetmesi, kadınların özgürlüğüne ve onların erkekler karşısında eşit haklara sahip olmasına karşı bir saldırıdır.[11]
1907 Stuttgart Kongresi'nde ise bu konu ayrıntılı tartışıldı ve bu mücadelenin başını çeken Clara Zetkin sosyalist saflardaki erkek dar kafalılığına karşı şunları söyledi:
Dar görüşlü erkekler proleter kadınları sınıf bilincine kavuşturma çabalarını Sosyal Demokrasinin ancak yeterli vakti ve kaynağı varsa ilgilenebileceği bir lüks ve vakit geçirme aracı olarak görüyorlar. Bu insanlar proleter kadınların arasında sınıf mücadelesini geliştirmekte ve onların erkek kardeşleri ile yan yana durmalarında proletarya için ne denli acil bir sınıf çıkarı yattığını görmüyorlar, bunu küçümsüyorlar. Kadınlar siyasi olarak kurtulduklarında ve oy hakkını kazandıklarında bu çıkar saflarımızdaki en dar görüşlü erkekler için bile net olacaktır. Bu noktada tüm partiler arasında, kadın cinsinin çoğunluğunu oluşturan proleter kadınların oylarını kazanma yarışı başlayacaktır. Dolayısıyla sosyalist partiler kadınların eğitiminde burjuva partileri yenmek için gerekli çabaları sarf etmelidir.[12]
Öte yandan Zetkin, kadınların kurtuluşu mücadelesinde sınıf tavrının altını çizdi ve burjuva kadın hareketine karşı sınıfsal bir uyarıda bulundu. O dönem kadınlara “sınırlı oy hakkı” (sadece mülkiyet sahibi kadınların oy hakkına sahip olması) tasarısına şiddetle saldırdı ve şunları söyledi:
Sınırlı oy hakkını vermek, haklarını tüm kadınlara yaymayı istemeyen burjuva kadınları mutlaka tatmin edecektir. Oy hakkını kazanan burjuva kadınların hala kadınların evrensel oy hakkı için mücadeleye devam ettikleri tek bir ülke bile yoktur.[13]
İkinci Enternasyonal’in kadın konusundaki en bilinen katkısı ise 8 Mart’ın 1910 Kopenhag Kongresi'nde Dünya Kadınlar Günü olarak kabul edilmesi kararıdır ve bugüne kadar her yıl bu tarihte kutlanıyor olması da yine İkinci Enternasyonal’in kadın mücadelesine yaptığı en anlamlı katkılardan biridir.
Bugün Türkiye’yi olduğu kadar tüm dünyayı, özellikle de gelişkin kapitalist ülkeleri ilgilendiren yakıcı konulardan biri olan “göçmen işçiler” sorunu, ilginçtir o yıllarda da İkinci Enternasyonal’in en önemli konularından biri haline gelmiştir. Sorunun çerçevesi de oldukça benzer niteliktedir: Günümüzde emperyalizmin yıkıma uğrattığı, insanca bir yaşamı imkânsız hale getirdiği ülkelerden (Ortadoğu, Afrika) hayatta kalabilmek için daha yaşanabilir yerlere (örneğin Türkiye’ye, ama öncelikle Batı Avrupa’ya, Batı yarım küresinde ise Latin Amerika’dan ABD’ye) ciddi bir emek göçü söz konusudur. Trajedi ise bilinmektedir: Son derece sefil koşullarda bu ülkelere ulaşan göçmenler, bir yandan yerli kapitalistler tarafından olağanüstü düşük ücretlerle çalıştırılırken, örgütlü işçi sınıfı “bizim işimizi çalıyorlar” şiarıyla göçmen nefretine kapılmakta, egemen sınıflar ise bu durumu sınıfın saflarını bölmek ve halka sahte düşmanlar yaratmak için kullanmaktadır.
1890’larda da durum çok farklı değildir. Burada önemli olan ise İkinci Enternasyonal’in bu konuda (içindeki kimi çarpık eğilimlere rağmen), son derece net ve doğru bir sınıfsal tavır almasıdır. Bugün birçok “solcu”nun dahi tereddüt gösterdiği bu konuda İkinci Enternasyonal kesin ve doğru bir sosyalist tavır benimseyerek göçmen işçilerle sınıf dayanışmasını yükseltmeyi ve birlikte mücadeleyi savunan bir tavırda ısrar etmiştir.
Sorun ilk olarak 1893 Zürih Kongresi'nde gündeme gelmiş, o dönem Avrupa’da en fazla göçmen işgücü sağlayan İtalyan işçilerinin diğer ülkelerdeki konumları ele alınarak şu karara varılmıştır:
Yabancı örgütsüz emek göçünün yol açtığı rekabetin zararlı etkilerinin en çok hissedildiği tüm ulusların sosyalist ve emek örgütlerine, bu (göçmen) emekçiler arasında uluslararası dayanışmanın ilkelerini yaygınlaşması ve örgütlenmesi için çabalarını yaygınlaştırmalarını tavsiye ediyoruz. [14]
Bu konuda net bir sınıf tavrının alındığı ilk kongre ise 1904 Amsterdam Kongresi olmuş ve şu karar ilan edilmiştir:
Kongre, göçü engellemeyi amaçlayan tüm kanunları mahkûm etmektedir. Kapitalist işverenlerin sahte bilgilendirmeleri ile suni olarak cezbedilen yerli işçileri aydınlatmak için propaganda yapmak kesinlikle esastır. Eminiz ki, sosyalist propaganda ve işçi örgütleri sayesinde göçmenler bir süre sonra göç ettikleri ülkenin örgütlü işçilerinin safına katılacak ve yasal ücretler isteyecektir.[15]
Ancak yine de bu karara karşı kaleme alınan Azınlık Karar tasarısında belli bir Batı-merkezcilik hissedilecek, göçmen işçilerin bir kısmı için “geri ırklardan gelen işçiler (yani Çinliler, Zenciler vs.)” deyimi kullanılacak; bunların işe alınmasının o ülkedeki işçi örgütlenmesine büyük darbe vuracağı belirtilecektir.
Sorunun en yaygın hissedildiği ülkelerin başında, 1880-1920 arasında 20 milyon göçmen alan ABD ve Asya’dan benzer bir işgücü göçünü alan Avusturalya gelmektedir. Bu ülkelerin sosyalist partileri çarpık tavır sergileyen unsurların başında gelmektedir.
ABD delegesi Morris Hillquit “medeni ülkelerin işçileri ile gayrı medeni ülkelerin işçileri arasında ayrım yapmak gerektiğini, Amerikan sendikalarının Çinli işçi getirmenin yasaklanmasını önerdiğini, bu tedbirin belki gerici olarak nitelendirilebileceğini, ancak sendikaları yıkmak istemiyorsak Cooli’leri (Çinli işçiler için kullanılan küçültücü deyim-SD) uzak tutmanın kesinlikle gerekli olduğunu” söylemiştir.[16]
1907 Stuttgart Kongresi'nde Avusturalya delegesi Victor Kroemer ise şunları söyledi:
Beyaz göçmen işçiler rahatlıkla örgütleniyor, ama koyu derili işçiler örgütlenmeye direniyor. O yüzden Avusturalya İşçi Partisi sarı istilaya karşı bir Beyaz Avustralya politikası empoze ediyor. Sadece dışlanan Asyalılardır, zira onların örgütlü işçi sınıfının parçası olmaları mümkün değildir.[17]
Bu çarpık ve gerici, gelecekteki şovenizmi haber veren tavırlara rağmen bütün kongrelerinde İkinci Enternasyonal ezici çoğunlukla doğru ve enternasyonalist kararlar almış, örneğin 1907 Stuttgart Kongresi şu kararlarla sonuçlanmıştır:
İkinci Enternasyonal’in tüm tartışmalarını ve kongre tutanaklarını incelediğimizde Avrupa sosyalist işçi hareketine egemen olan hava ve siyasi kültürün, önemli ve değerli yönler içerdiği görülmektedir. Kısaca özetlemek gerekirse:
Bu noktada “neden”e geçmeden önce “nasıl” a bakalım ve İkinci Enternasyonal içindeki deformasyonun ve yozlaşmanın baştan sona kadar olan işaretlerini teşhis ve takip edelim.
[1] The Rise and Fall of the Second International, Sean Larson, 2017, Jacobin Magazine, https://jacobin.com/2017/07/second-international-bernstein-rosa-luxemburg-unions-world-war
[2] 1914 öncesi İkinci Enternasyonal’e üye partilerin toplam üye sayısı 10-12 milyon, sempatizan sayısı ise 50 milyon civarındaydı (“Under the Socialist Banner: Resolutions of the Second International”, Mike Taber, Haymarket Books, Chicago, 2021, s. 5)
[3] “Under the Socialist Banner…” s.23
[4] A.g.e. s.53
[5] “A.g.e. s.59
[6] A.g.e. s.87
[7] A.g.e. s.119
[8] A.g.e. s.12
[9] “Reform, Revolution and Opportunism: Debates in the Second International”, Mike Taber, Haymarket Books, Chicago, 2023 s. 110
[10] A.g.e. s.111
[11] “Under the Socialist Banner…” s.44
[12] “Reform, Revolution and Opportunism…” s.116
[13] A.g.e. s.117
[14] “Under the Socialist Banner…” s.43
[15] “Reform, Revolution and Opportunism…” s.87
[16] A.g.e. s.89
[17] A.g.e. s.95
[18] A.g.e. s .104
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.