Ahmet Şık, “Ayna/Helî | Kürt Meselesi: Kimlik İnkarı, Devlet Zihniyeti ve Yurttaşlık Krizi” adlı kitabında siyasi ve toplumsal tarihimizin en önemli sorunlarının başında gelen Kürt meselesinin Osmanlı’dan bu yana gelişimini siyasi olayların ışığında etraflıca ve titizlikle ele alıyor. Sade bir anlatımla meseleyi nesnel bir şekilde ortaya koyuyor. Ve bütün aktörler tarihiyle yüzleşmeye çağrılıyor

Platon’un mağara metaforunda karanlık mağarada yaşayan insanlar arkalarında yanan ateşin önünden geçen nesnelerin gölgelerini duvarda görürler ve bu gölgeleri gerçek sanırlar. Gerçeği görmek için mağaranın dışına çıkınca güneşi ve gerçek dünyayı görürler. Gerçeğe ulaşmak kolay değildir. İnsanın alıştığı düşüncelerden uzaklaşması rahatsızlık yaratır. Bakışın hakikate çevrilmesi zorlu bir süreçtir.
Akira Kurosawa’nın Rashomon filminde ise hakikat dört tanığın/mağdurun gözünden farklı biçimlerde anlatılır. Hakikate bakışın kişisel konum, çıkarlar, statü tarafından belirlendiği tek bir hakikatten bahsedilemeyeceği simgesel anlatımla sergilenir.
Ahmet Şık, Ayna/Helî adlı kitabında hakikatin bir ayna aracılığıyla anlaşılmasına yönelik bir çabaya girişiyor. Kürt sorununun Osmanlı’nın son zamanlarından bu yana gelişimini detaylı bir şekilde analiz ediyor. Bir gazeteci titizliğiyle olayları günbegün aktararak hafızamızı tazelememizi sağlıyor. Şık hepimizi aynaya bakmaya davet ediyor. Aynaya öncelikle devlet bakmalı, sonra savaşın tarafı Kürt siyasal hareketi, özellikle de PKK, son olarak da toplum bakmalı. Kronolojik bir sıralamadan bahsetmiyorum tabii ki. Aslında tüm ilgili taraflar aynaya aynı anda bakmalı. Yalnız aynanın aksettirdiği görüntü rahatsızlık verebilir doğallıkla... Bundan çekinmeden, korkmadan bakmaya devam etmek kalıcı barış ve çözüm süreci için ufuk açıcı olabilir.
Şık’ın anlatımıyla; 1918-1922 döneminde yeni Türkiye devletinin temelleri üniter bir ulus devleti şeklinde atıldı. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile Gümrü Anlaşması imzalandı, düzenli orduya geçildi, Yunan saldırıları durduruldu, Çerkez Ethem tasfiye edildi ve Kürtlerin büyük bölümü İslam birliği temelinde ortak hareket etmeye ikna edildi.
1916 yılında İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı topraklarını paylaşmak için yapılan Sykes-Picot Anlaşması'na göre Kürdistan coğrafyası dört parçaya bölünmekle kalmıyor, ileride kurulması planlanan bir Kürt devletinin uluslararası desteğinin önü de kapanıyordu. 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile de İtilaf Devletlerine Osmanlı topraklarında kendi güvenliklerini tehdit eden bölgeleri işgal hakkı tanınıyordu. Petrol açısından zengin olan Musul’un İngilizler tarafından işgaliyle Osmanlı, Kürtler nezdinde etkisiz güç olarak görülmeye başlandı ve Kürtler arasında bağımsızlık ve özerklik arayışları gelişti.
Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı günlerde 17 Aralık 1918’de Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu. “Jin” adlı yayın organıyla da Kürt milliyetçiliğinin modern anlamda dile getirilmeye başlandığı ilk platform oluştu. 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması ise Kürtlere özerklik ve referandumla bağımsızlık ihtimali tanısa da anlaşma uygulanmadı.
Sevr’in yerini alan 1923 Lozan Anlaşması ise Kürtleri azınlık statüsüne bile dahil etmeyerek yok saydı. Şık’a göre; yeni Cumhuriyet Sevr’in siyasi risklerini azaltacak biçimde çok kimlikli bir vatandaşlıkla kapsayıcı bir ulus modeli geliştirebilseydi toplumsal birlik duygusu gelişebilecekti. Ve bu da Türkiye’nin iç barışını ve uzun vadeli bütünlüğünü sağlam temellere oturtabilirdi. Bu yapılmayıp Kürtler potansiyel tehdit olarak kodlandı ve Türkiye’nin kimlik siyasetinden dışlandı.
CHP’nin başta olduğu 1923-1946 tek parti döneminde Kürt meselesi büyük ölçüde asayiş meselesi olarak görüldü. Ve Kürt kimliğini inkâr eden asimilasyon politikaları izlendi. Kürt meselesi resmi söylemde “Şark meselesi” veya “Doğu sorunu” olarak adlandırılıp etnik boyut dışlandı ve bu durum çeşitli raporlarda somutlandı. İsmet İnönü’nün 1935 Raporu Kürtlerin Türk olduğunu savundu. Celal Bayar’ın 1936 tarihli Şark Raporu ise Doğu Anadolu’da ekonomik ve idari reformları güvenlik odaklı çerçevede ele aldı ve sorunu asimilasyonla çözmeyi önerdi.
1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Kürtlerin kurucu rolüne vurgu yaparak yerel özerkliği öne çıkarıp etnik-inanç çeşitliliğine yönelik yaklaşım belirlerken Türkiye’nin ilk kurucu belgesi 1924 Anayasası Türk ulusçuluğuna dayanan baskıcı, otoriter ve tekçi bir devlet yapısını tanımlayarak Kürtler ve diğer etnik gruplar, İslam dışındaki dinler ve Sünni mezhep dışındaki kesimler bu Anayasal düzenin dışında bırakıldılar ve meşru görülmediler.
Şeyh Said İsyanı (1925), Ağrı Ayaklanması (1926-1930), Zilan Kıyımı,(1930) ve Dersim Tertelesi'nde (1937-1938) çok sayıda insan öldü. Hilafet Türkiye’deki Müslüman etnik gruplar arasında en önemli bağı oluşturmaktaydı. Ulus devlet temelli kuruluşun yanı sıra hilafetin de kaldırılması (1934), Türk-Kürt arasındaki ayrılığı keskinleştirdi. Birbirini tetikleyen bu ayaklanmalar yerel bir isyanı değil, ulusal bir devlet kurma süreci, dış destekler ve sivil trajedilerin iç içe geçtiği bir dönemin ürünüydü.
1946’da çok partili döneme geçişle birlikte Kürt meselesi demokratikleşme sorunu olarak değerlendirilmeye başlandı. Tek partili dönemde güçleri azalan ağaların ve şeyhlerin gücü bu dönemde artmaya başladı ve bu durum aşiretlerle devletin işbirliğinin önünü açtı.
27 Mayıs 1960 askeri harekatından sonra yürürlüğe giren 1961 Anayasası solcu Kürt hareketinin hızla yükseleceği legal zemin sağladı. Kürt solunun ilk özgün yapılanması olan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) 1961 Anayasası’nın Cemiyetler Kanunu’na dayalı olarak kuruldu. 1961 yılında kurulan TİP (Türkiye İşçi Partisi) sayesinde Kürt hareketinin içinde sosyalist ideoloji etkin hale geldi. İlk doğu mitinglerinden DDKO'nun kurulmasına kadar Kürt sol hareketi ve Türk solunun gelişmesinde TİP önemli bir rol oynadı. TİP 12 Mart 1971’deki askeri muhtıranın ardından kongre metnindeki Kürt meselesi hakkındaki kararları nedeniyle 20 Temmuz 1971’de kapatıldı.
12 Mart dönemi sonrasında gelen baskı dönemi Kürtlerin ayrı örgütlenme fikrini güçlendirdi. Sorunun derinleşmesi Kürt kimliğinin siyasi bir proje olarak olgunlaşmasına katkıda bulundu ve 1973’te Ankara Çubuk’ta başlayan uzun örgütlenme sürecinin ardından Lice’nin küçük bir köyünde 1978 yılında Abdullah Öcalan öncülüğünde PKK (Partiya Karkeren Kurdistane - Kürdistan İşçi Partisi) kuruldu. Fikri gelişimini Vietnam, Küba, Filistin, Nikaragua gibi ülkelerde gerçekleşen devrimler ve antiemperyalist hareketlerin rüzgarından alan PKK Kürt ulusal kimliğini merkeze alıp sosyalist bir devrim stratejisiyle ortaya çıktı. Kürt hareketinin Türkiye solundan ideolojij ve örgütsel olarak ayrıştığı ilan edilen “Kürdistan Devriminin Yolu” manifestosu Kürdistan'ı dört parçaya bölünmüş Türkiye, İran, Irak, Suriye tarafından işgal edilmiş bir sömürge olarak tanımlıyordu. Kürt meselesi yalnızca demokrasi ya da eşit yurttaşlık meselesi değil doğrudan bir ulusal mesele olarak ele alınıyordu. Silahlı mücadelenin temel yöntem olarak ilan edildiği metin Leninist parti anlayışı ile birlikte Maocu uzun süreli halk savaşı mücadelesini esas almıştı. Sömürge tezleri ise Türk sosyalist hareketi tarafından sıkı bir eleştiriye uğradı doğallıkla.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra başa geçen tüm hükümetler Kürt meselesini gündemlerine almışlar, çeşitli raporlar hazırlanmış ve Kürt realitesini tanıdıklarını içeren açıklamalar yapmışlardır. Ancak savaş zaman zaman yapılan geçici ateşkeslere rağen sürmüştür. İç ve dış konjonktüre bağlı olarak geri adımlar atılmış olup şahin politikalar ile barışçı çabalar yer değiştirmiştir. Tüm çabalara karşın Kürt sorununda siyasi çözüme ulaşılamamıştır.
PKK, 1995’te yaptığı 5. kongrede gerilla savaşının örgütü tek başına siyasal amaçlara götürmeyeceği yönünde bir değerlendirme yapmış ve politik mücadele ile toplumsal tabanla ilişkilerin öneminin altını çizmiştir. PKK bayrağındaki orak çekiç atılarak yerine meşale simgesi konulmuştur. Bu kararlar uluslararası ve bölgesel koşullara uyum sağlama gereğinden doğmuş ve Avrupa ile ilişkiler bu dönemde geliştirilmeye başlanmıştır. PKK bu süreçte bazıları tek taraflı olmak üzere pek çok kez ateşkes kararı almış ancak her seferinde ateşkes bozulmuştur.
1999 yılında yakalanan Öcalan, gerek mahkemede gerekse devlet yetkilileri ile İmralı Cezaevi’nde yaptığı görüşmelerde demokratik cumhuriyet modelinden bahsetmiş, barışçıl çözüm çağrıları yapmıştır. Öcalan bu süreçte “1993 yılına kadar bağımsızlık düşüncemiz vardı ama o tarihten sonra artık ulus devlet modelini doğru bulmuyoruz” demiştir. Kültürel açılımların yapılanması ve toplumsal katılım yasalarının düzenlenmesi halinde PKK’yi dağdan indirebileceğini iddia etmiştir.
PKK’de başlayan dönüşüm 2000’li yıllarda Kürt hareketinin kurduğu partilerle sivil siyaset kanallarını geliştirmiş. Bu da devleti istemeden de olsa sadece askeri önlemlerle bu sorunun yönetilemeyeceğini görmeye itmiştir.
AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) iktidara geldiği ilk yıllarda AB (Avrupa Birliği) uyum yasaları kapsamında bir dizi reform yaptı. Kürtçe yayın, isim ve kültürel faaliyet üzerindeki yasaklar gevşetildi. Olağanüstü hâl 2002’de kaldırıldı. Bu reformlar Kürt sorununun çözümünden çok orduyu siyaseten geriletmek ve AB süreci için yapıldıysa da meselenin sadece güvenlik sorunu olmadığı fikrini pekiştirdi.
Kürt hareketi ile çözüm süreci diye adlandırılan müzakereler döneminde Gezi isyanı patladı. Kürt siyaseti çözüm sürecini aksatmamak için Gezi’yi destekleyen ancak öncülük etmeyen hatta uzak duran bir tavır aldı. Öcalan, 2013 Haziran’ında gönderdiği mesajla Gezi’deki demokratik talepleri anlamak gerektiğini ancak süreci de sabote etmemek gerektiğini iletti. Gezi isyanındaki protestolar AKP’ye karşı yükselen bir dalga olması hükümeti zayıflatabilir, dolayısıyla da müzakere sürecini baltalayabilirdi.
Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” diye nitelendirdiği FETÖ hareketini darbe girişiminden sonra OHAL kapsamında çıkarılan kararname ile belediye yönetimlerine kayyım atanması konusunda Bakanlar Kurulu’na yetki verildi. Yerel idarelerin özerkliğini güvence altına alan Anayasa’nın 127. maddesine aykırı olan bu düzenleme belediyelerin merkezi idarelerin kontrolü altına girmesine olanak sağlamış oldu. 2017 Başkanlık referandumuyla da başkanlık sistemine geçildi. Böylece Türkiye’nin kurucu işleyişi olan kuvvetler ayrılığı sistemi formel olarak ortadan kaldırıldı. Hiçbir zaman tam olarak uygulanmamış olan yargı bağımsızlığı fiilen sona erdi. Parti yapısı parti-devlet modeline dönüştü. Kemalist modernleşmenin laik ve modernist yönleri yerine dindar, milliyetçi, ümmetçi hatta fetihçi bir ideolojik hat geliştirildi.
Kasım 2016’da Kürt siyasi hareketinin önemli bir figürü olan ve hakkında çok sayıda fezleke ile yürütülen soruşturmalar bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tutuklandı. 2014’teki Kobanê olayları başta olmak üzere açılan davada 42 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin mahkumiyetin sona ermesi gerektiğine ilişkin çeşitli kararlarına rağmen Demirtaş’ın içeride tutulmasına devam edildi.
2025 yılında TBMM bünyesinde çözüm süreci odaklı bir komisyon kuruldu. Bu süreçte silahlar sustu, PKK, Öcalanın çağrısına uyarak silah bırakmakla kalmayıp örgütün lağvedileceğini de açıklandı. İyi Parti dışında Meclis'teki tüm partilerin katıldığı komisyon 5 Ağustos 2025’te kuruldu. Şık’a göre, komisyon çalışmalarına ilişkin raporda “Kürt meselesi” denilmeyerek sorunun adı dahi konulmadı. Raporun dili ve yaklaşımı da içerik de sorunu hak temelli bir demokrasi meselesi olarak değil, devletin bekasına yönelik asayiş ve ekonomik maliyet sorunu olarak ele alan yaklaşımı benimsedi. Rapor kardeşlik hukuku kavramını merkeze alarak eşit yurttaşlık ilkesini Anayasal güvencelerle temellendirmekten uzak kaldı. Eşitliğin Anayasal ve yasal olarak güvence altına alınmadığı durumda kardeşlik vurgusu hukuki değil güvenlikçi politikayı tahkim eden retorik bir işlev görür.
Şık’ın yaklaşımıyla, katılımcılığın tam sağlandığı, yargı üzerindeki siyasi vesayetin kalktığı ve güvenlik yerine özgürlüğe öncelik verilmesiyle çözüm mümkünken rapor demokratik standartların gerisinde kalan statükonun yeniden inşasından ibaret kaldı.
Erdoğan’ın Kürt sorununa yaklaşımı ise güncel politika ile uluslararası konjonktüre bağlı olarak şekillenmiştir. 2007 seçimleri öncesinde askeri vesayetin hakim olduğu dönemde Erdoğan Kürt seçmen desteğini sağlamak için “Kürt meselesi benim meselemdir” diyerek söylemini yumuşattı. 2009’daki Kürt açılımı bu dönemin somut tezahürü oldu ama hem devlet içindeki karşıtların hem de PKK’nin eylemlerinin sürmesi nedeniyle sekteye uğradı. 2011 seçimlerinden sonra hem Kürt oylarındaki yükseliş hem de seçimdeki yüksek oy oranı ile askeri vesayetin Ergenekon ve Balyoz darbeleriye siyasi etkisinin azaltılmasıyla merkezileşen bir güç kazandı. Aynı dönemde Irak Kürdistanı kurumsallaşmış, Suriye’de PYD (Partiya Yekitiya Demokrat- Demokratik Birlik Partisi)/YPG (Yekineyen Parastina Gel- Halk Koruma Birlikleri) güçlenmiş, PKK bölgesel bir güç haline gelmiştir. Tüm bu gelişmeler çözüm arayışını zorunlu kılmıştı. Erdoğan’ın sürece yaklaşımı eşitlikçi bir paylaşım değil, devlete entegrasyon hedefliydi. 2015’teki hendek savaşları ve AKP’nin tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetmesi ile Erdoğan'ın söylemi köklü biçimde değişti. Kürt siyasal hareketine sert bir tavırla yaklaşarak devletin geleneksel güvenlikçi refleksiyle hareket etti.
Kürt sorununun hem iç dinamik hem de uluslararası güç ilişkileriyle şekillendiğini vurgulayan Şık, kimlik sorununun yanı sıra merkez ile çevre arasındaki iktidar ilişkilerinin de bir yansıması olduğuna işaret ediyor. Şık’a göre, Batı karşısında çevre konumunda olan Türkiye kendi çevresine ise merkez gibi hükmetmiştir. Modernleşme hikayesi dışlama ve bastırma tarihi olarak ortaya çıktı. Böylece yurttaşlık eşitlik ilişkisi olmaktan ziyade merkeze sadakat biçiminde kuruldu. Çoğulculuğu tanımayan bir ulusal kimliğe yaslanan birlik söylemi egemen oldu. Ayrıca güvenlik kavramı demokratik katılımın önüne geçti ve bu hala sürüyor.
I. Dünya Savaşı sürecinde tanınmayan Kürtler II. Dünya Savaşı sonrasında soğuk savaş sürecinde NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) üyeliğiyle birlikte sert bir güvenlik paradigmasıyla karşılaştı. Kürt kimliği bu dönemde güvenlik riski olarak görüldü. 1990’lardan itibaren Kürt sorununa ilişkin AB raporları bir yandan demokratikleşme söylemi üretirken öte yandan sermaye koridorları ve sermaye akışlarının güvenliğini gözetti. Batı’nın hak temelli müdahaleleri çoğu zaman ekonomik ve stratejik çıkarların ambalajı oldu. Kürtlerin uluslararası alandaki statü muğlaklığı bu hiyerarşik düzenin yansıması oldu.
Türkiye’nin bu sistem içinde Batı’nın çıkarlarını korurken kendi farklılıklarını da bastırdığını ifade eden Şık, bu nedenle çözümün yalnızca ulusal düzeydeki reformlarda değil küresel sistemin eşitsiz yapısının sorgulanmasında aranması gerektiğini belirtir. Mesele yalnızca bir kimliğin siyasi olarak tanınması değil küresel sistemin hiyerarşik örgütlenmesine içkin eşitsizliklerin yeniden üretimiyle ilgilidir. Kalıcı çözüm, Türkiye’nin Batı’ya bağımlı kalkınma modelini ve güvenlikçi devlet paradigmasını aşarak yurttaşlık temelinde yeni bir siyasal sözleşme geliştirmesini gerektirmektedir.
Şık’ın eşit yurttaşlık temelli çözüm önerisini benimsemekle birlikte ibrenin sınıf temelli analizlere dönüşümü ile birlikte Türk-Kürt emekçilerinin ortaklaşmacı sosyalizm mücadelesinin ön plana çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Kürt hareketinin geldiği aşama göz önünde bulundurulduğunda bu konudaki çabaların sonuç verme ihtimalinin yüksek olduğu aşikardır. Diğer bir ifade ile Kürtlerin kimlik mücadelesinin henüz etkili yasal düzenlemeler yapılmasa da belli bir yörüngeye oturduğundan bahsetmek mümkündür. Sosyalistlerin bütün ezilenlerin yanında olma şiarının yanı sıra tarihsel sorumluluk gereği Kürt hareketine desteği anlamlı ve önemlidir. Ancak eşit ve özgür geleceği oluşturan yeni ortak bir sınıfsal dilin geliştirilmesi ihtiyacı yakıcı bir sorun olarak karşımızda durmaktadır diye düşünüyorum.
Ahmet Şık, “Ayna/Helî | Kürt Meselesi: Kimlik İnkarı, Devlet Zihniyeti ve Yurttaşlık Krizi” adlı kitabında siyasi ve toplumsal tarihimizin en önemli sorunlarının başında gelen Kürt meselesinin Osmanlı’dan bu yana gelişimini siyasi olayların ışığında etraflıca ve titizlikle ele alıyor. Sade bir anlatımla meseleyi nesnel bir şekilde ortaya koyuyor. Ve bütün aktörler tarihiyle yüzleşmeye çağrılıyor. Devam eden süreç ikinci cildi de işaret ediyor. Umarım o ciltte barış sürecinin detayları ve Kürt hareketinin güzel bir dünya kurulmasına yönelik eşitlikçi ve özgürlüğü esas alan bir anlayışa katkı sağlama yollarının temelleri analiz edilir. Tarih yazma süreci tarih yapma süreci ile paralel gider ve kimlik-eşit yurttaşlık mücadelesinin kalesine hep birlikte bir kızıl bayrak dikilir. Tarihin barış yanlılarının yanında olması ve bütün acıların geride kalması dileğiyle bu yazıyı bitireyim.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.