Bugün gündeme bir olay gelsin, sosyalistlerin ne tepki vereceği, kimin ne yapacağı, ne yapmayacağı dahası devamında yapacakları iktidar açısından aşikâr. Oysa devrimci açıdan siyasi sonuç yaratan olaylara bakınca sonuçlar hep sürprizlerle gelmiş. Ya adanmış dar bir grubun hepimize yapacağı sürprizler ya da içimizden birilerinin yeter artık dediği ve bunun bir hareketlenme yaratabildiği olaylar. Sermayenin ve iktidarın kontrolünden sıyrılabilen şeyler, sıyrılıp sonuç yaratan, sıyrılıp sosyalist toplamı büyüten bunlar

Devrim güzel bir şey Hacer Arıkan’ın dediği gibi ve Ekim Devrimi insanlığın başına gelen en güzel olaydır. 1917’de Rusya nüfusu 91 milyondu. İşçi sınıfı bunun yaklaşık %10’uydu. Savaş ortamına rağmen aktif eylemleri sürdüren çoğu fabrikalarda çalışan birkaç yüz bin işçi ve birkaç bin örgütlü devrimci. 1917 Devrimlerini başlatıp sonuca erdirenler bunlar
Şimdi buradan günümüze gelelim, kesinlikle bugün herhangi bir ülke 1917 Rusya’sından daha fazla işçileşmiş haldedir.
Diyebilirsiniz ki orada bir parti vardı, bir Lenin vardı. Kuşkusuz doğru. Ancak 1917’nin ilk devrimi başladığında St. Petersburg’da ne Lenin ne de partinin diğer ileri gelenleri vardı. Ya yurtdışında ya da Sibirya’daydılar.
Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bir 8 Mart eylemiyle Şubat devrimi başladığında Bolşevik Parti’nin Petrograd örgütünün başındaki en kıdemli kişi Molotov’du. Molotov partiye 1905 sonrası katılan oldukça genç bir kadroydu. Komitedeki diğer isimler de benzer düzeyde zayıf tecrübeli isimlerdi.
Kendiliğinden başlayan bu devrimde iradi yanı örgütlemek bu isimlerin üzerine kaldı. Diğer sosyalist parti olan Sosyalist Devrimciler SR’lerde de durum aynıydı. Liderler ya sürgünde ya hapisteydi.
Bugün ülkemizde sayısı en az birkaç milyon sosyalizan bir kitle var. Niye sosyalizan diyorum? Çünkü yüzleri sosyalizme dönük, devrimci tarihe sempati duyuyorlar ancak kendilerini net bir şekilde sosyalist olarak da isimlendirmiyorlar. Peki bu sayıya nereden ulaşıyoruz? Mesela Gezi’ye 3,5 milyon insan katılmış, TİP seçimlerde bir milyon oy aldı, mesela Taksim’deki son yasal 1 Mayıs’a beş yüz bin insan katıldı.
Bu birkaç milyonluk kitle Türkiye sosyalist hareketinin tarihinin bir ürünü. Burada adanmışlıklarıyla onyılları geçiren tarihsel TKP’lileri saygıyla analım. Sosyalistler olarak kendimizi çoğaltmayı başardık ancak bu kitlenin sosyalist bilinci zayıf. Bilinç derken temel sosyalist tespitlerin benimsetilmesinden bahsetmiyorum, bu çağımızda oldukça yetersiz kalacak bir şey. İşte bir grup sosyalist örgütlenir birtakım tezler geliştirir, bunları propaganda yoluyla geniş kitlelere ulaştırır, kitleler de bu tezleri izler. Bunun günümüzdeki yansıması oldukça sınırlı kalıyor. Balık vermeyi/almayı değil balık tutmayı öğrenmemiz lazım. Bilgi ve rıza üretimini kaynağında başlayarak kontrol eden bir mekanizmayla karşı karşıyayız. Kaldı ki egemen eğitim, eğlence ve kültür dünyası içine doğan bir insana basitçe temel doğruları aktarmak dizelle çalışan bir arabaya benzin koymak gibi.
İktidarlar yarattıkları çelişkilerin ve bu çelişkilerin insanları sürüklediği soruların farkında. Bizim cevabımız ilk sorunun bittiği yerde durmuyor. Bu eskiden Ekim Devrimi günlerinde işe yarıyordu ancak uzun zamandır iki sebeple büyük oranda işlevsiz. İktidarlar kendi kontrollü muhalefetlerini de yaratıyor ve düzeni sorgulayan beyinlerin önüne bunları çıkarıyor. Proleter bir bilince ulaşmak engelli bir koşu gibi ve kişinin düşünme tarzını kökten değiştirmesi gerekiyor. Türkiye kapitalizminin kaotikliği içinde, bu rant dağıtma ve çökme düzeninde temel ekonomi politik bilmeyen ve diyalektik düşünmeyen biri çok rahatlıkla manipülasyonlara düşüp sapa yollara sapabilir, örgütlü sermayeyi bırakıp kendi gibi olanlarla uğraşmaya başlayabilir.
Bolşevikler Rus devrimci hareketinin geçmiş değerlerine saygılıydı, bir o kadar da eleştiriyordu. Bunu kolayca yapamadılar. Dünya sosyalistleri içinde ortak iş yapma kültüründe zayıflığımızla öne çıkıyoruz. Ama tartışmada sanıyorum önlerdeyiz.
Olay şu ki sosyalist bilinç Türkiye’de ne kadardır diye sorsak, bu sosyalizan kitlenin en zayıf halkası kadarız, toplumsal bir olaya herhangi bir yerde herhangi bir zamanda tesadüf eden kısmı kadarız. O tesadüf anındakilerin teorik ve pratik düzeyi kadar zayıfız ya da güçlüyüz. Sol siyasetler yolun neresindeyiz sorusunu sorarken hep kendinden hareket eder. Ben örgütlü sermayeye ve kitlelere bakmayı öneriyorum. Kitleleri üçe bölelim. Sosyalizan kitle, karşıda politize olmuş kitle ve nötr olanlar. Arada kalanların pasif desteğini almadan, karşıda olanları en azından bir parça paralize etmeden yol almak mümkün değil. Karşımızdakiler de da bunu böyle yapıyor. En son Venezüella’da da gördüğümüz gibi sermaye birikiminin önünde bir düğümlenme varsa bütün statüyü bozacak bir adım gelebiliyor.
Bu kitleleri ayıran sınırlar statik değil tabi. Sınırlar esneyebiliyor. Mesela şimdilerde 19 Mart’ta Beyazıt kampüsünde barikatı zorlayanlara borçluyuz. Bu spontan hareketler patlar ve etkisi dağılıncaya kadar geniş kitleleri siyasi bir tartışmanın içine çeker. Ekim Devrimi de böyle spontan bir hareketle başlamış ve iradi müdahalelerle büyümüş ve sonuçlanmıştır.
1968’de Denizler Dolmabahçe’de ABD askerlerini denize dökerken o dönem CIA’nın istasyon şefi Duane Clarridge alanı gören bir evden olanı biteni izliyor. Bunu anılarından öğreniyoruz. “Elimizde bir veri tabanımız yoktu, kimin kim olduğunu bilmiyorduk” diyor dönemin devrimcileri için. Şimdi sürpriz yok. Bugün gündeme bir olay gelsin, sosyalistlerin ne tepki vereceği, kimin ne yapacağı, ne yapmayacağı dahası devamında yapacakları iktidar açısından aşikâr. Oysa devrimci açıdan siyasi sonuç yaratan olaylara bakınca sonuçlar hep sürprizlerle gelmiş. Ya adanmış dar bir grubun hepimize yapacağı sürprizler ya da içimizden birilerinin yeter artık dediği ve bunun bir hareketlenme yaratabildiği olaylar. Sermayenin ve iktidarın kontrolünden sıyrılabilen şeyler, sıyrılıp sonuç yaratan, sıyrılıp sosyalist toplamı büyüten bunlar.
Burası emperyalist mali sermayenin çok güzel getiriler kazandığı bir coğrafya. Burada görev yapan diplomatlar ülkelerine döndüklerinde üst düzey görevlere geliyor, kendi istihbarat teşkilatlarının başına geçiyor. Ödüllerini alıyorlar.
Ekim Devrimi emperyalist kapitalist zincirin görece zayıf bir halkasında yaşandı. Büyük bir paylaşım savaşında Çarlık ordusunun 6 milyon askeri ya öldü ya da ağır yaralandı. Dünyayı sarsan büyük devrimlere baktığımızda politikleşmiş kitleden sonra gördüğümüz ikinci gerekli şey savaşlardır. Fransız Devrimi, Paris Komünü, Bolşevik Devrimi, Çin Devrimi çoklu bir savaş ortamında doğan boşluklarda, karşı tarafın paralize olduğu koşullarda ancak aradan sıyrılabilmişlerdir. Türkiye’de emperyalist sermayeden bağımsız bir sermaye birikimi yok. Anti-emperyalizm diye pazarlanan şey Türkiye sermaye elitleri arasındaki pay kapma savaşında manevra alanı kazanmak için görece farklı siyasi tavır arayışlarından başka bir şey değil.
Bugün ağır çekimde üçüncü bir paylaşım savaşı içindeyiz. Zaman zaman hızlanacak gibi oluyor ancak hız kontrol edemeyecekleri düzeye çıkmıyor. Çünkü bir yandan savaşırken bir yandan da arkalarını boş bırakmak istemiyorlar. Bir cepheyi bitirmeden yeni bir cepheyi açmıyorlar. İşte Ukrayna’da barış mı olacak demek ki bir başka yer için, bugünlerde İran için vakit yaklaşıyor.
Üçüncü şey şehirleşmenin vardığı boyuttur. Geniş kitleler kontrol ve sömürü için tıka basa şehirlere taşınmış, sonrasında şehir taşraya taşınmış, cadde sokak kamera olmayan yer kalmamıştır. Şehirleşme geniş kitleler açısından ilk başta görece bir iyileşme gibi algılanmış, sosyalist hareketler de bu gelişmeyi örgütlenme ve propaganda için bir kolaylık olarak değerlendirmişlerdir. Gerçekten de kitlelerin bir araya gelmesi kolaylaşmış ancak ulaşılabilecek kazanımları sınırlamıştır. Fidel’in bir sözü var “şehir olanakların mezarlığıdır” diye. Çünkü kapitalizm şehirde güçlüdür ve devrimler karşı tarafın zayıf noktasından hareketle başlar ve ilerler. Bir işgal ve güvenlik endüstrisi aygıtı olarak İsrail’in pratik ve teorik uygulamaları başarılı oldukça dünyaya ihraç ediliyor.
Dördüncü şeye partiye bakalım. Lenin “Bana bir devrimciler örgütü verin Rusya’yı alt üst edelim” demişti. Parti adanmış profesyonellerden oluşan iç tartışması ve karar alabilme yeteneği canlı kolektif bir yapı olmalı. Böyle olan her sosyalist parti başarılı olamadı bunu biliyoruz ancak başarılı olan ve bu başarısını sürdürebilen her parti kesinlikle böyleydi.
Henri Alleg, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını anlattığı kitabında partinin, SBKP’nin kapatılmasına dair şöyle bir anektod aktarır. Yeltsin hükümeti partiyi kapatır ve bir memur partinin merkezine giderek kararı bildirir. Bütün çalışanlar eşyalarını toplayıp sessizce evlerine gider. Bir partilinin eşinden şu sözleri duyarız: “Nasıl yani, bir memur gelip, size partinin kapatıldığını söyledi ve hiçbiriniz itiraz etmedi öyle mi?”
İtiraz iki yıl sonra Duma seçimlerinden çıkan zaferle çıkan komünistlerle gösterdi kendini. Yeltsin ise kızıl bayrak çekilen Duma’yı topa tuttu.
Anlıyoruz ki tarih kitlelerin isyanından ve eleştirisinden ayrı düşen hiçbir komünist partiyi atlamıyor.
Bir devrim için özetle dört şey lazım, politikleşmiş ne istediğini bilen bir kitle, düzenin sunduklarıyla devrim ideali arasında kalmış kitlenin pasif de olsa desteğini almak, iktidarın, sermayenin kontrol edemediği bir parti ve iktidarı paralize edecek bir savaş.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.