Öcalan, evrensel dinlere “komünalizm” yakıştırmakla, bir yandan uluslararası diplomasi ve iktidardaki siyasi İslamcılıkla temas noktaları yaratırken, öte yandan “belediye sosyalizmi” projesine dahil etmeyi arzuladığı Kürt üst sınıflarının ve aşiretlerinin dinsel eğilimlerine kapı aralamaktadır

Bu makale, Budizm ve Hristiyanlığın doğuş aşamasındaki durumlarını tarihsel materyalist analiz perspektifinden ele alarak, her iki dinin toplumsal değişim süreçlerindeki rolünü Öcalan’ın tezleri bağlamında tartışmayı amaçlamaktadır. Ana eksen, Budizmin Hindistan’daki egemen sınıf fraksiyonları ve kast sistemiyle ilişkisi ve Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki ezilenlerin dininden ezenlerin dinine dönüşümü olacaktır.
“Bu çağda beş büyük komünal ideoloji çıkış yapıyor. Merkezi konumu Zerdüştlük teşkil ediyor. Onu takiben Çin’de Lao Tse, Hindistan’da Budha, Yahudi ideolojisi ve Sokrates felsefesi gelir. Bu beş çıkış da komün temelli çıkışlardır. Hatta Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik çıkışlardır.”[1]
Tarihsel gelişmenin ilk basamaklarında dinler, toplumsal yapının ve ideolojilerin şekillenmesinde merkezi bir rol oynamıştır. Özellikle evrensel dinler, bunların sınıflarla ilişkileri ve sınıf mücadelesindeki rolleri tartışmalara konu olmuştur. Abdullah Öcalan, “beş büyük komünal ideoloji” arasında saydığı Budizmin, devrimci ve komünal bir hareket olarak tarih sahnesine çıktığını iddia etmektedir. Ancak, Budizmin ve diğer dinlerin toplumsal kökenleri, sınıf ilişkileri ve tarihsel gelişimleri incelendiğinde, bu tür genellemelerin yanıltıcı olduğu görülmektedir.
Abdullah Öcalan, “komünal ideoloji”ler arasında saydığı Budizmi öyle bir yüceltir ki, “Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik” diyerek onu göklere çıkarır; Budizmi, adeta devrimci ve komünal bir hareketin zirvesi olarak resmeder.
Konuya daha derinlikli bir perspektiften yaklaşmak amacıyla, Abdullah Öcalan’ın yeni paradigmasının çerçevesini oluşturan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ndan (Perspektif) üç pasaj daha aktarılacaktır. Bu pasajlar, Öcalan’ın dinler ve toplumsal dönüşüm ilişkisine dair geliştirdiği temel argümanların anlaşılmasına katkı sunacaktır.
“Budha ideolojisi kastik sisteme karşı ahlaki direnişte büyük bir devrim yapar.”[2]
“Hepsini toparlarsak, komünalite de büyük bir ideolojik devrim var. Aynı tarihlerde ortaya çıkan Budha’yı daha çarpıcı buluyorum. Budha Hint dininde büyük bir devrim yaratır. Kesinlikle bir komün hareketidir ve Hindistan’da ve Çin’de ortaya çıkan inançları ve toplumun tarihini belirlemiştir. Budizm bir kabilenin ideolojisi olmaması bakımından bir ilktir.”[3]
“İkinci ayak Hint koludur. Hint kolunun merkezinde Budha vardır. Budizm tipik bir komünal ideolojidir. Çok çarpıcıdır ve üzerinde durulmayı gerektiriyor. Aryen aristokrasisinin Hindistan’da yaptıklarını çarpıcı olarak yansıtır. Komünal bir hareket olarak son derece ilkeseldir.”[4]
Buda’nın yaşadığı dönem, antik Hindistan’da sosyoekonomik yapının ve sınıf ilişkilerinin derinden değiştiği MÖ 565-486 yıllarına rastlar. Üç dünya dininden ilki olan Budizm, Hint toplumunda zora başvurmamayı ve egemen sınıflara boyun eğmeyi öğütleyen bir din olarak öne çıkmıştır. Köle sahibi soyluların çıkarlarını savunmuş, egemenlerin iktidarının pekişmesine hizmet etmiş, bu nedenle üst sınıfa mensup Kşatriyalar tarafından baştan itibaren desteklenmiş ve sonunda devlet dini haline getirilmiştir. Budizmin komünal ya da devrimci bir hareket olduğu yönündeki görüşler, tarihsel-toplumsal bağlamın sınıflar üstü idealist değerlendirmesinden kaynaklanıyor.
Öcalan, Budizmin, kast sisteminin en üst seviyesinde bulunan Brahmanilerin inançlarını ifade eden Brahmanizme karşı tepki olarak gelişmesini, Hristiyanlığa benzeterek halk dini olarak görmek gibi bir yanılgıya kapılmaktadır. Gerçekten de doğuş itibariyle Hristiyanlığa benzer gibi görünür, ancak doğru tespit yapmak için daha gerilere gitmek gerekiyor.
Başlangıçta Hint toplumu, kan bağına dayalı komünal bir örgütlülüğe sahipti; topraklar, meralar, evler ve aletler ortak kullanılıyordu. Başlarda mitolojik bir din olan ‘Vedik’ dini hakimdi. Bu mitoloji, rahipler ve savaşçı yöneticilerce artık ürünün büyük kısmına el konulmasını meşrulaştırıyordu. Babadan oğula geçen dört kasta bölünme henüz klasik şeklini almasa da daha o dönemde vardı. Kastların kristalleşmesi “üretimin sınıfsal örgütlenmesi” at başı ilerleyecektir.
Kastlar ve sınıfların oluşumu
Aryanların Hindistan’ı fethetmesinin ardından, Ganj havzasının tarıma açılmasıyla birlikte üretim tekniklerinde yaşanan gelişmeler, köy temelli olmayan zanaatkâr ve tüccar gibi yeni toplumsal grupların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. M.Ö. 4. yüzyılda, diğer küçük devletleri bünyesine katan Hint İmparatorluğu (Moryalar) kurulduktan sonra, tarım, sanayi ve ticaretin gelişimi hız kazandı. Tefeci sermayesi hem kentte hem de kırsalda yayılıp güçlendi. Toprak mülkiyeti, Asyatik toplumlarda sıkça görüldüğü gibi, devlete aitti. Dışa açılma ve ticari ekonominin gelişmesiyle Hint mallarının dış pazarlarda alıcı bulmaya başlaması, toplumsal yapıda köklü değişikliklere yol açtı. Sınıf farklılıkları derinleşirken, kast sistemi de daha belirgin hale geldi. Diğer toplumlarda olduğu kadar yaygın olmasa da, savaş tutsakları ve borcunu ödeyemeyenlerden oluşan köleler, devlete ait büyük çiftliklerde, kamu yapılarında ve ev ekonomisinde istihdam ediliyordu. Köleler gibi, ağır vergilere maruz bırakılan özgür yurttaşlar da eşit haklara sahip değildi.
Sınıflaşmanın ilerlemesi, kabile aristokrasisi içinden sivrilerek egemen sınıf haline gelen rahipleri ve savaşları yöneten askeri liderlerin iktidarını daha da güçlendirdi. Böylece Hint toplumunda, en üstte Brahminler (köle toplumunun dini Brahmanizmi sürdürmekle yükümlü rahipler) ve Kşatriyalar (askeri soylular), onların altında Vaişyalar (tüccarlar, üretici zanaatkârlar ve çiftçiler) ve Şudralar (köleler, ameleler) arasındaki kastlaşma net bir biçimde ortaya çıktı. Brahminler dinî lider olmanın ötesinde, kültürel ve entelektüel hegemonyayı elinde tutan, bilim, felsefe ve maneviyat gibi alanlarda yüksek statüye sahip en üst kast ve sosyal sınıf konumundaydı. Bu sayede toplumsal düzenin dümenini ellerinde tutuyorlardı. Kurban etme ayrıcalığı ve bilgi tekeli ellerindeydi. Kast düzeni doğuştan gelen farklılıklara ve Tanrının buyruğuna dayandırılarak değişmez kural varsayılıyordu. Alt kastlar üsttekilere bağış ödemek durumundaydılar. İlk üçünün koruyucu tanrıları varken, Şudraların hiçbir koruyucu tanrısı yoktu. Köle haline gelen Şudralar’ın üstteki üç kasta hizmet ve itaat etmek dışında başka seçenekleri bulunmuyordu.
Zamanla Brahminler, yeni sömürü ve haraç yöntemleri geliştirerek ayrıcalıklarını daha da güçlendirdiler. Ancak, savaşlarda üst üste kazandıkları zaferlerle güçlenen ve bilgisini artırarak Brahminler ile rekabet edebilecek seviyeye gelen Kşatriyalar, Brahminlerin çıkarlarını tehdit etmeye ve toplumsal güç dengesini sarsmaya başladılar. Ticaretin gelişmesi ve kentlerin büyümesiyle birlikte, tüccarlar da hem Brahminlerin hem de Kşatriya soylularının ayrıcalık ve baskılarından rahatsızdılar. Toplumun en büyük üretici gücünü oluşturan çiftçiler ve zanaatkârlar ezilenler arasında yer alıyordu. En zor durumda olanlarsa Tanrıya tapınmaları ve ilahi dinlemeleri dahi yasaklanan köle sınıfındaki Şudralardı. Alt kastların, kölelerin ve köleleştirilmiş köylü topluluklarının yoksulluğuna aldırış etmeyen üst kastların kendi aralarında güç mücadelesi yürütmeleri geleneksel dinin krizini beraberinde getirdi.
Brahmanizmin krizi
Klanların komünal sistemi Budizm daha doğmadan önce çökmüş, koruyuculuğunu Brahmanizmin yaptığı kast sistemi de sarsılmıştı. Katı kast sistemine karşı hoşnutsuzluğun doğurduğu muhalefet, o çağlarda olageldiği üzere dini bir kisveye bürünmek zorundaydı. İkinci en güçlü kast Kşatriyalar, açıkça karşı çıkmaya cesaret edemiyorlar, ama Brahmanizm karşıtı hareketleri kışkırtıp rakibine fark atmaya çalışıyordu. Alt kesimlerde Bahmanizme gizli veya yumuşak yöntemlerle muhalefet eden hareketleri alttan alta desteklediler. Muhalif gruplar arasında Brahmanizme açıktan karşı çıkan ve dini kökten reddeden radikal bir mezhep bile vardı.[5] Buda, doğduğunda toplumsal tepki ve dinde reformasyon talep eden hareketler zirvesine ulaşmıştı.
Yeni ortaya çıkan krallıklara dağılmış şekilde Buda’nın liderliğinde münzevi bir grup ortaya çıktı. Buralardaki Brahmin karşıtı grup ve hareketler, fiili iktidarı elinde tutan Kşatriyaların Brahmileri geriletip en üst kast haline gelmeleri için bulunmaz fırsattı. Muhaliflerin görüşlerini özgürce savunup büyümelerini destekleyip korudular, zira ayrıcalıklarını çoğaltıp kendi sınıf çıkarlarını geliştirmelerini sağlayacak sınıflar üstü görünmeyi becerebilen yeni bir dine ihtiyaçları vardı. Brahmilerin yerini almaları ancak yeni sınıf ilişkilerini ve toplumsal dengeleri gözeterek toplumun ortak özlemlerini kendinde bulabilecekleri böyle bir dinle mümkün olabilirdi. Yeni din, Brahmanizmin ritüellerini reddeden, ama toplumda kök salmış gelenekleri ve efsaneleri koruyan, sadece Brahmanizme değil ateizm gibi radikal dünyevi görüşlere de kapalı ılımlı bir hoşgörü dini olmalıydı. Bunun yoluysa dönemin nesnel koşullarına uyarlanmış eklektizmden geçiyordu.
Buda’nın din reformu
Bunu en iyi kim yapabilirdi? Elbette hem sınıfının eğilimleri ve talepleri hakkında yeterli bilgi sahibi hem de Brahmanizm dinine aşina olup, kendisi de Kşatriya kastına mensup Buda. Buda’nın öğretisi, zamanın eğilimlerini eklektizm yöntemiyle sentezleyerek, çeşitli düşünce okulları arasında orta yol tutturan bir kopuş gerçekleştirdi. Uzun bir münzevi hayat yaşayan Buda, Tanrı’ya ihtiyaç olmadığını, tefekkür ve birtakım ahlaki ilkeleri uygulayarak hakikate ulaşılabileceğini savunuyordu. Geliştirdiği din, bir yandan canlılar arasında eşitliği savunan ve dört kast sistemini koruyan, bir yandan da bağış benzeri bazı gelir kaynaklarını kısarak Brahminleri gerileten bir özellik taşıyordu. Dört kasta karşı dinen tarafsız görünerek sözde eşitlik tanıyordu, ancak bu dünyevi değil uhreviydi, yani öteki dünyada geçerli bir eşitlikti. Gerçi bu önceki kast sisteminde dinsel hiçbir hakkın tanınmadığı Şudralar için o dönem için bir ilerleme sayılırdı, ama daha fazla değil. Buda ve müritleri kendilerini yozlaşmış Brahminlerden ayırmak için sade bir hayat sürüyor, kapı kapı bağış toplayarak yoksulların gönlünü kazanıyor, başka memnuniyetsiz grupları etrafında birleştiriyordu. Budistlerin görüşleri bazı yönetici kesimler arasında da destek buldu ve birçok Kşatriya ve öteki krallıklar memnuniyetle karşıladıkları Budizme geçtiler. Sonunda M.Ö. 264-227 yıllarında hüküm süren Maurya Hanedanlığı’nın üçüncü kralı Ashoka, Hindistan’ı birleştirdiğinde Budizmi devlet dini olarak ilan edecek ve Buda’nın ölümünden sonra yukarıdan destek ve müritlerin çabalarıyla tüm Hindistan’a yayılacaktır.
Egemen sınıfın yeni dini
Budizm, başlangıçta devletin himayesine girmemiş ve toplumsal huzursuzluğun kol gezdiği alt tabakalardan bir nebze destek bulmuş olsa da, özünde komünal bir din değildir; en alttaki kölelerin dini olmaktan da uzaktır. Nihayetinde bu inanç sistemi, bir Kşatriya soylusu olan Buda tarafından kendi sınıfının çıkarlarını gözeten bir egemen sınıfın dini olarak şekillenmiştir. Kast düzeninde yoksulların kaderi, daha en baştan mukadder kılınmıştı; bu dünyada ne yaparlarsa yapsınlar, zincirlerini kıramaz, yazgılarını değiştiremezlerdi. Onların tek umudu, Hristiyanlık ve İslam’da rastlanan cennet ve cehennem tahayyülünün dünyevi bir şekli olan, öldükten sonra dünyaya yeniden geleceklerine dair reenkarnasyon (yeniden doğuş) ve karma öğretisinde saklıydı.[6] Brahmin rahiplerinin elinde şekillenen bu mistik dinsel öğreti, ruhun ölümden sonra yok olmayacağını, her insanın başka bir bedende (ister hayvan, ister bitki, ister kötü bir ruh, isterse tanrı olarak) daha yüksek ya da daha düşük bir toplumsal konumda yeniden doğacağını vaaz ediyordu. Ezilen kişi, sisteme ne kadar uyum sağlarsa, bir sonraki doğumunda o denli yüksek bir mevkiye erişme şansına sahip olacaktı. Bu, diğer dinlerde olduğu gibi, yoksulları toplumsal düzeni değiştirmekten alıkoyan bir afyondan başka bir şey değildi. Budizm, taraftarlarını bu dünyayı iyileştirmeye yönelik her türlü teşebbüsten vazgeçmeye sevk ettiğinden, egemen sınıfça tehlikeli görülmüyor; aksine, kast sisteminden hoşnutsuz halk karşısında kullanışlı bir din olarak kabul görüyordu. Buda, Brahmanizmdeki reenkarnasyon ve karma kavramlarını bütünüyle terk etmemiş, esasını koruyarak yalnızca küçük değişikliklerle sürdürmüştü. Bu yüzden, Ashoka’nın Budistlere yönelik kısa süreli zulmün ardından tutumunu değiştirmesi, tarihin rastlantısal bir cilvesi değil, toplumsal güç dengelerinin bir yansımasıydı.
Budizm, iki egemen sınıf fraksiyonu arasındaki kadim çekişmenin ürünü olarak vücut buldu. Kşatriyaların önderliğinde Brahminlere karşı yürütülen bu mücadele, yeni bir inanç sisteminin doğuşuna zemin hazırlamış; fakat bu doğuş, mevcut düzenin köklü bir dönüşümünü değil, statükonun incelikli bir biçimde yeniden tesisini beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Budizm, ne ezilenlerin bir başkaldırısıdır ne de sosyalist ya da “komünalist” bir hareketin tezahürüdür.
Bu yönüyle Budizm, Hristiyanlığın tarihsel serüveninden ayrılır: Hristiyanlık, ilk rüzgarını ezilenlerden alıp, zamanla egemenlerin hizmetine girerek mahiyet ve yön değiştirirken; Budizm, daha başından itibaren, halkın hoşnutsuzluğunu kendi arkasına alan egemen sınıfın bir kanadı tarafından desteklenmiş ve biçimlendirilmiştir.
“Bu çözümlemede tarihsel sosyoloji yapmaktayım ve çok önemlidir. Bu, komünalite ideolojisinin ilk defa ilan edilmesidir. Hristiyanlık tamamen komünaldir. İlk üçyüz yıl belki de hiçbir dinde yaşanmamış bir komünalite var. Manastır, kilise komündür, meclistir. Halen Orta Anadolu’da kalıntıları var. Hristiyanlık kadar komünalist din belki de yoktur.”
İsa mitolojik mi, tarihsel gerçek mi?
Öcalan’ın materyalist tarih anlayışını bir kenara bırakıp “tarihsel sosyoloji”yi önerdiği noktada, Hristiyanlığa dair sunduğu yorumlar, dinler tarihinin idealist kaynaklarından devralınan kalıpların ötesine geçememektedir. Şu sözleri bunun bir doğrulanmasıdır:
“İsa ile başlayan zihniyet devrimi büyük bir gelişmedir. Tanrı krallar ile insan krallar dönemi arasındaki büyük geçiş sürecini teşkil etmektedir. O güne dek krallar, kendilerini tanrı olarak sunarken; Kudüs krallığına öykünen Hz. İsa, bu tesirin gölgesinde, tanrının kendisi olmasa da, onun oğlu olarak rol üstlenmektedir.”[8]
Bu yaklaşım, hakikatin derinliklerine inmeyi vaat etse de, geçmişin efsanelerini ve anlatılarını tekrar etmekten öteye gitmez. Zira Nasıralı İsa diye birinin yaşamış olduğuna dair, çelişkili Yeni Ahit anlatılarının ve sonraki dinsel metinlerin dışında, kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Yeni Ahit’in aktardığına göre, İsa, Augustus döneminde ailesinin nüfus sayımı amacıyla gittiği Roma’nın Yahudiye eyaletinde dünyaya gelmiştir. Ancak o yıllarda Yahudiye’de böyle bir sayım gerçekleşmediği gibi, denilen topraklar henüz bir Roma eyaleti statüsünde de değildir.[9] Ayrıca dönemin Romalı ve Yunanlı yazarlarının hiçbirinin eserlerinde İsa’ya dair netleşmiş bir ize veya anekdota rastlanmamaktadır. C. Harman, Romalı Yahudi yazar Josephus’un İsa hakkında yazdıklarının hayal gücü ürünü olduğunu, MS 100’de Tacitus’un yazdıklarında ise adından söz etmeksizin mesih olduğu varsayılan kişi için sadece Yunanca hristos sözcüğü kullandığını söylemektedir. Sonuç olarak, Öcalan’ın çizdiği kadar net bir tarihsel profilin sahici olduğuna dair güçlü, somut delillerin yokluğunu vurgulamak gerekir; İsa’nın gerçekten bir tarihsel şahsiyet olup olmadığı, belki de cevaplanmaktan ziyade, her çağın kendi hakikat arayışında yeniden ürettiği bir muammadır.
Teologlar ve idealist tarihçilere kalırsa, İsa’nın biyografisiyle ilgili tüm ayrıntılar eksiksiz şekilde bilinmektedir. Öcalan ise, bu kaynakları tekrarlayarak veya aradaki boşlukları kendi hayal gücüyle doldurarak bu yaklaşımı benimsemiş görünmektedir:
“Hz. İsa ise ilk defa Yahudi kabilesini bölerek yoksul kesimin parti hareketini başlatır veya daha önceki yoksulların partisini (Esseniler) ileri aşamaya sıçratır. Hıristiyanlık üç yüzyıl boyunca Roma İmparatorluğu’na karşı yoksulların partisi olarak savaştı.”[10]
“Bu durumda geniş bir isyan havası sıkça esmektedir. Birçok muhalif odak türemiştir. Bunlardan Esseniler en başta gelenidir. Hz. Yahya bu tarikatın başı sayılmaktadır. Yahudiye işbirlikçilerine şiddetle karşı çıkmaktadır. Yahudiye içinde Rebeca’lı entrikalar sonucunda başı kesilerek çıkarlarını bozduğu çevrelere kurban olarak sunulur. Öldürülmeden önce Hz. İsa bir nevi Hz. Yahya’nın halifesi olarak sivrilmiş durumdadır. Sosyal rahatsızlığın başını çekmek artık ona düşmüştür. Özün de bir sınıf savaşını yürütmektedir. Ama somutlaşması yoksulların bir dini tarikatı biçimindedir.”[11]
“Hem Yahuda Krallığı, hem de Roma valisinin işbirliği halinde Hz. İsa’yı çarmıha germeleri yeni çıkışın devrimci özelliğinden ileri gelmektedir. O dönemin büyümüş yoksul ve işsiz insan kütleleriyle alt düzeyde din adamları ve devlet memurları İsa’ya ilgi duymaktadırlar. Zaten Hz. İsa, bir günde ortaya çıkmıyor. Dönemin çok önemli ‘Esseniler’ tarikatı ile ilişkilidir. Yine bir peygamber olarak anılan Hz. Yahya’nın elinden halifeliği almıştır.”[12]
“O güne değin krallar kendini tanrı olarak sunarken, Kudüs krallığına öykünen Hz. İsa da bu etki altında tanrının kendisi olmasa da oğlu olarak hareket etmektedir. Kutsal Kitap’taki tanrının oğlu kavramı aslında derin sosyolojik bir anlama sahiptir. Tanrı olmak yerine, oğlu olmak yeni bir gelişmedir. Kutsal ruh, tanrı soyu anlamına gelmektedir.”[13]
Vaftizci Yahya’nın, yarı çileci bir yaşam tarzını benimseyen Yahudi mezhebi Esseniler ile ilişkili olduğuna dair iddialar mevcuttur; ancak bu hususta kesin ve doğrudan bir kanıt bulunmamaktadır. Nitekim, İncil’in Matta, Markos ve Luka versiyonlarında İsa’nın vaftizinin Yahya tarafından gerçekleştirildiği aktarılmakta, fakat Öcalan’ın ileri sürdüğü gibi, İsa’nın halifeliği Yahya’dan devraldığına dair herhangi bir maddi delil bulunmamaktadır. Bu tür iddialar, esasen tarihsel gerçeklikten ziyade, anlatıya sonradan eklenmiş efsaneler arasında değerlendirilmelidir.
Erken Hristiyanlığın kökeni, Filistin’de ortaya çıkmış çeşitli Yahudi mezheplerine, özellikle Esseniler, Sicariiler ve Zelotlar gibi gruplara dayandırılabilir. MÖ 100 civarında Yahudilik içinde doğmuş olan Esseniler, Tevrat’a bağlı bir cemaattir. Mensupları üretim araçları kapsamındaki mülklerin sahipliğini korurken, barınma, yiyecek ve giyecek gibi tüketim mallarının ortaklaşa kullanımı esasına dayalı bir yaşam biçimini benimsemişlerdir. Bu durum, özel mülkiyet ile komünal mülkiyetin bir sentezi olarak değerlendirilebilir. Esseniler’in inanç sistemi, Mesih’in geleceği ve kıyamet temaları etrafında şekillenmiştir. Kumran (Ölü Deniz) Yazmaları, bu mezhebin temel özelliklerini ve inançlarını belgeleyen önemli bir kaynak olarak öne çıkmaktadır.
Esseniler ile Hristiyanlık arasında, Yahudilikten beslenmeleri ve bazı temel benzerlikler nedeniyle bağlantı kurulabilse de, iki din arasında İncil’in öğretileriyle örtüşmeyen önemli farklılıklar mevcuttur. Yahya’nın Esseniler’in lideri olduğu ve İsa’nın da onun halefliğini üstlendiği yönündeki görüşler, tarihsel gerçeklikten ziyade, İncil yazarları olan havarilerin ve Hristiyan ilahiyatçılarının yorumlarına dayanmaktadır. Hristiyanlığın yeni bir din olarak ortaya çıkışı ise, Roma İmparatorluğu’nda yaşanan derin toplumsal krizlerin ve kölelik düzeninin çözülmeye başlamasının bir ürünüdür; yoksa Öcalan’ın ima ettiği gibi “komünalist” olarak nitelendirilen İsa’nın bilinçli ve planlı faaliyetleriyle değil, dönemin toplumsal dinamiklerinin etkisiyle şekillenmiştir.
Zamanın tarihçilerine göre, İsa’nın yaşadığı varsayılan dönemde, Yahudi toplumu içinde Roma’ya ve Yahudi zenginlere karşı ezilenler adına muhalefet eden birçok gezgin vaiz bulunmaktaydı. Bu vaizler genellikle köle kökenli olup, kendilerini peygamber ilan ederek etkilerini arttırmak istiyorlardı. Eğer İsa diye biri gerçekten yaşadıysa, muhtemelen bunlardan biriydi ve Roma yönetimiyle işbirliği halindeki resmi Yahudilik tarafından olağanlaşmış bir uygulama olan çarmıha gerildi. Sonradan bu vaizin hayatındaki olaylar mitolojik olarak yeniden üretildi. İsa’nın biyografisinde eksik kalan noktalar ise, takipçileri tarafından hayal gücüyle dolduruldu. Bu süreçte, yeni bir kurtarıcıya ve inanca duyulan güçlü ihtiyaç, mezheplerin yaygınlaşmasını hızlandırmış; Hristiyanlığın Yahudilikten ayrışarak özgün bir kimlik kazanmasına zemin hazırlamıştır. İsa’nın tarihselliği hakkında söylenebilecek şey en fazla budur.
Yahudiliğin içinden çıkan Hristiyanlık, Yahudiliğin ayrıcalıklı olduğu yapıda uzun süre varlığını sürdüremezdi. Krizin derinleştirdiği ağır yoksulluk ve zulümden bunalmış kitleler zaten yeni bir inanca ve kurtarıcı öndere şiddetle ihtiyaç duyuyorlardı. Kurtarıcı beklentisi mezheplerin yaygınlaşmasını hızlandırmakla kalmamış, aynı zamanda Hristiyanlığın Yahudilikten ayrışarak özgün bir kimlik kazanmasını hızlandırmıştır. Efsanevi kurtarıcı peygamber olarak İsa’nın yüceltilmesinin kaynağını burada aramak gerekir.
Esseniler’in de içinde olduğu Yahudi mezhepleri, ezilen sınıfların Roma imparatorluğuna ve işbirlikçi Yahudi üst sınıflarına muhalefetinden doğmuştur; Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, bu topluluklar komünalist, sosyalist nitelikler taşımaktaydı. Evrenin ve toplumun derinliklerinde hüküm süren adaletsizliğin sona ermesine duyulan özlem, bu hareketin temel itkisi olmuştu. İsa’nın varlığı, ister gerçek bir şahsiyet olsun ister efsanevi bir anlatı, çarmıha gerildiği varsayılan o olaydan uzun yıllar sonra bir mitosa dönüşmüştür. Zira Yeni Ahit ve özellikle İnciller, İsa’nın ölümünden sonra kaleme alınmış; bundan sonrası ise kilisenin ve teologların kurgularına kaynaklık eden bir anlatı mekanizmasına dönüşmüştür. Bu yüzden, güvenilir tarihsel kaynakların eksikliği, İsa’nın hikâyesinin Abdullah Öcalan’ın sunduğu kadar kesin ve berrak olmasına cevaz vermez.
Roma İmparatorluğu’nda zulüm ve sömürü arttıkça, varını yoğunu kaybeden köylüler ve kentlerin mülksüz yoksulları, adalet ve refah getirecek bir kurtarıcıya olan özlemlerini büyütmüşlerdir. Bu toplumsal karanlıkta, eşitlikçi ve komünal değerler bir umut gibi parlamış; adaletsizliğe karşı çözüm arayışı, Mesih figüründe simgeleşmiştir.
Hristiyanlığın özcü yorumu
Öcalan’ın Hristiyanlığı üç yüz yıllık tarihi boyunca tek bir kalıba sokması, onu başlangıçtaki haliyle değişmeden kalan bir hareket gibi değerlendirmesine ve bu nedenle “Hz. İsa aslında radikal bir sınıf devrimcisidir”[14] şeklinde kesin bir yargıya varmasına yol açmıştır.
Eğer ilkel Hristiyanlık tarihi, ilk çıkışındaki gibi değişmez bir öz olarak kalmış olsaydı, Öcalan’ın görüşüne hak vermek mümkün olabilirdi. Ancak, 1. yüzyılın ortalarından 4. yüzyılın sonuna kadar süren erken Hristiyanlığı dönemsel ayrımlar yapmadan değerlendirmek; bu sürecin kendi içindeki dönüşüm ve farklılaşmalarını göz ardı etmek, tüm evreleri devrimci Esseniler’in ayırt edici radikal çizgisiyle eşitlemek anlamına gelir.
Erken Hristiyanlık, başlangıcından yani 1. yüzyılın 30’lu yıllarından başlayarak İznik’teki Birinci Ekümenik Konsil’e (MS 325), hatta 395 yılında İmparator I. Theodosius ve I. Konstantin tarafından Hristiyanlığın Roma’nın resmi dini ilan edilmesine kadar olan uzun dönemi kapsar. Materyalist tarih yazımı ise, bu üç asırlık geniş dönemi tek bir kategori altında toplamaktan titizlikle kaçınır. Lenin ve Stalin dönemlerinde Sovyet tarihçileri arasında, antik Hristiyanlığın dönemlendirilmesi uzun süre tartışma konusu olmuştur. Farklı yönleri öne çıkaran A.B. Ranovich bu süreci dört; I.D. Amusin, L.I.E. Semenov ve S.I. Kovalev ise üç döneme ayırmışlardır.
Materyalist tarihçiler arasında üzerinde mutabakata varılan görüşe göre, Hristiyanlık, MS 1. ve 2. yüzyılların başında, çok sayıda Yahudi mezhebi arasından ayrışarak ortaya çıkmıştır. İlk evresinde, yani ilkel aşamada, Hristiyanlık ezilenlerin dini olarak devrimci-demokratik bir karakter taşımıştır. Ancak, Hristiyanlığın kısa sürede Filistin’den Küçük Asya ve öteki Roma eyaletlerine yayılması, topluluklarının etnik ve sosyal bileşimini değiştirmiş; buna bağlı olarak, ideolojik düzlemde de önemli dönüşümler yaşanmıştır. Bu geçiş dönemi, özellikle MS 2. ve 3. yüzyılları kapsamaktadır. Nihayetinde, 4. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Hristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini statüsüne kavuşmuş ve böylece devlet dini olarak kurumsallaşmıştır. Bu bakımdan erken Hristiyanlık dediğimizde, yaklaşık olarak MS 1. yüzyılın ortalarından başlayıp devlet dini haline gelmesine kadar uzanan uzun bir süreçten söz etmiş olmaktayız. Özetle, Hristiyanlık önce bir Yahudi mezhebi olarak doğmuş, ardından toplumsal çeşitlilik kazanarak kilise yapılanmasını oluşturmuş ve nihayetinde Roma’nın resmi dini olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.
Musevilik geleneğinin gölgesinde filizlenen ilk Hristiyan toplulukları, Roma İmparatorluğu’nun alt tabakalarında, köleler ve azat edilmiş proleterler arasında kök saldı. Her biri farklı niteliklere sahip mezhepler, kendi aralarında eşitliğe dayalı bir yaşam inşa ettiler. O dönemin mezhepleri, bir yandan toplumsal düzenin adaletsizliğine karşı etkin ya da edilgen bir mücadele yürütürlerken, diğer yandan Mesih’in gelişiyle kötülüğün sona ereceği umudunu yüreklerinde taşıdılar. Mesih’in zalimleri ve zenginleri cezalandıracağına, krallığın ise yoksullara bahşedileceğine dair inanç, onların ruhunda yankı buldu. Henüz papazların ve piskoposların öne çıkmadığı bu safhada, kurumsal bir kilise yapılanmasından söz etmek mümkün değildi.
Hristiyan sosyalizmi ve Marksist sosyalizm
Öcalan, Hristiyanlığın sadece başlangıçtaki devrimci ve sosyalist yönlerine odaklanarak, dinin karakterini ve sonraki dönemlerde geçirdiği dönüşümleri göz ardı etmektedir. Bu yaklaşımıyla, erken Hristiyanlığa neredeyse mutlak devrimcilik ve sosyalistlik bahşetmektedir. Oysa Engels, Hristiyanlığı ele aldığı kapsamlı makalesinde şöyle demektedir:
“İlkel Hristiyanlık tarihinin, modern işçi hareketiyle ilginç ortak noktalan var. İşçi hareketi gibi Hristiyanlık da, başlangıçta, ezilenlerin hareketiydi: ilkin kölelerin ve azatlıların, yoksulların ve haklardan yoksun insanların, Roma tarafından boyunduruk altına alınmış ya da darmadağın edilmiş halkların dini gibi göründü, işçi sosyalizmi kadar Hristiyanlık da, ikisi de, kölelikten ve yoksulluktan gelecekte bir kurtuluşu öğütlerler; Hristiyanlık bu kurtuluşu öte dünyaya, ölümden sonraki bir yaşama, cennete bırakır; sosyalizm, kurtuluşu, bu dünyaya, toplumun bir dönüşümü içine yerleştirir. Birileri dinin, ailenin, insan ırkının düşmanları olarak, ötekiler devletin düşmanları, toplumsal düzenin düşmanları olarak, her ikisi de kovuşturulur ve kovalanır, üyeleri sürgün edilir ve özel yasa konusu olurlar.”[15]
Bundan 130 yıl önce kaleme aldığı makalesinin giriş cümlesinde Engels, ilk Hristiyanlık ile sosyalizm arasındaki benzerlikleri ortaya koyarken, aynı zamanda aralarındaki temel farklara da işaret etmiştir. Ancak, Öcalan’ın iddia ettiği gibi “Hz. İsa aslında radikal bir sınıf devrimcisidir” şeklinde kesin bir hükme varmamıştır. Bu noktada durup, iki yaklaşım arasındaki ayrımı kısaca da olsa irdelemek gerekir.
İlkel Hristiyanlığın devrimci doğası, sosyalizmle kıyaslandığında çok sınırlıdır. Heterodoks denilebilecek ilk mezheplerin en radikali bile, Marksist sosyalizmdeki üretim araçlarını kapsayan bütüncül sosyalizm modelinden ziyade, servetin dağıtımı ve tüketimin ortaklaşa paylaşımı üzerinde temellenmişlerdi. Bunda ilkel sosyalist bir yön olmakla birlikte, proletarya sosyalizmine özgü uygulanabilirlik ve sınıf egemenliğine son verme yeteneğinde olması, her şeyden önce tarihsel olarak mümkün değildi. MÖ 130-120 yıllarında pleb sınıfından gelen Gracchus Kardeşler’in, özü toprak talebine ve reform önerilerine dayanan programları bu kapsamda sayılabilir. Bir çeşit tüketim kolektivizmine dayanan bu hareket yenilmiş, ama arkasında komünist fikirleri hayata geçirmeye çalışan topluluklara esin kaynağı olmuştur.
Proletarya sosyalizmi, ezilenler için yalnızca bir umut ya da ütopya değil, aynı zamanda pratikte uygulanabilir ve gerçek bir toplumsal dönüşüme dayanır. Buna karşılık Hristiyanlık, ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren bünyesinde uzlaşmacılığa yönelik eğilimleri barındırmıştır. Öcalan’ın savunduğu gibi Hristiyanlığın devrimci ve sosyalist özelliğinin üç yüzyıl boyunca sürdüğünden çok, dinlere mahsus uzlaşmacı yönüne dikkat çekmek gerekmektedir. Bunun sonucunda, Hristiyan topluluklarında başlangıçta baskın olan devrimci ve eşitlikçi ruh zamanla sönümlenirken, uzlaşıya ve yatıştırmaya dönük eğilimler giderek ön plana çıkmıştır.
Devrimci demokratizmden uzlaşmaya
Din, doğası gereği her zaman düalizmi ve teslimiyetçilik tohumlarını içinde taşımıştır. İlkel Hristiyanlığın ilk yanılgıları zamanla çoğalıp güçlenmiştir. Toplumda devrimci eğilimler yayılmaya başladıkça, bunlara karşı uzlaştırıcı ve yatıştırıcı bir tavır gelişecektir. Hristiyanlık, toplumu ve dünyayı köklü biçimde dönüştürmeyi hedeflemediği için, somut ve dünyevi bir eşitlik talebini gündeme getirmedi; bunun yerine, tüm insanların Tanrı önünde eşit olduğu, yani doğaüstü bir eşitlik anlayışını savunmakla yetindi. Bu gelişim, gerçek ve toplumsal eşitlik arayışının önünü tıkarken, dinin kendi doğasında bulunan yatıştırıcı rolünün güçlenmesine yol açtı. Başka bir deyişle, toplumsal düzenin radikal biçimde değişmesi yerine, bireylerin ruhsal düzeyde eşitliği ön plana çıktı. Başlangıçta adaletsiz düzene karşı ses yükselten Hristiyanlık, zamanla “İsyan etmeyin, umut edin”, “Mesih’in gelişini bekleyin” gibi telkinlerle, devrimci potansiyeli toplumsal dönüşüme yöneltmek yerine, bireyleri iç dünyalarında teselli bulacakları bir söyleme yönlendirdi.
Proletarya sosyalizmi, ilkel Hristiyanlığın tüketim eşitliğine dayalı sözde radikal sosyalizmi gibi, ezilenlerin devrimi olmadan, mevcut düzenin sınırları içinde “hemen şimdi” uygulanabilecek geçici ve sınırlı bir çözüm değildir. Bir umut ya da ütopya da değildir; aksine sınıf mücadelesi ve devrim yoluyla toplumsal gerçekliği dönüştürmeyi hedefleyen, Hristiyanlığın doğuş döneminin aksine tarihsel olarak koşulları oluşmuş maddi temellere dayalı, ayakları yere basan uzun vadeli bir projedir. Oysa erken Hristiyanlık, hiçbir zaman belirli ve tutarlı bir programa sahip olmamıştır. Bundan dolayı, Öcalan’ın Hristiyanlığın devrimci ve sosyalist niteliğinin üç yüzyıla yayıldığı iddiası, dinin özünde yatan gerçek eğilimi gözden kaçırır: Zira din, ezilenlerin dikkatini bu dünyadaki maddi koşulları değiştirmeye değil, “öte dünya”ya hazırlanma yanılsamasına yöneltir. Dinin doğası gereği, insanı mevcut toplumsal düzeni dönüştürmeye değil, hayali bir geleceğe metafizik hazırlığa sevk etmek gibi bir özelliği vardır. Şunu da vurgulamak gerekir ki, uzlaşmacı olan ezilen kitleler değil, onlara adım adım bir din inşa ederken, aynı zamanda Roma düzenine ayak uyduran ve sonunda Roma yönetiminin hizmetine giren ilahiyatçılar zümresiydi.
İsa’nın ölümünden onlarca yıl sonra havarileri tarafından kaleme alınan İncil metinlerinde yankı bulan bir sahne vardır ki, bu sahne onların dünyaya bakışını berrak bir ayna gibi yansıtır. Yahudiler, İsa’ya bir soru yöneltirler: “Sezar’a vergi vermek doğru mudur?” İsa ise, bir parayı avuçlarında çevirerek, zamana meydan okuyan o yanıtı verir: “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin.” Bu söz, Matta, Markos ve Luka’da yankılanır; her defasında dünyevi otoriteye karşı doğrudan bir başkaldırı değil, sükûnetle örülmüş bir mesafe sunar.
İncil yazarlarının bu yaklaşımı, gökyüzüyle yeryüzü arasındaki ince çizgide yürüyen bir düşüncenin izlerini taşır. Onlar, dünyevi iktidara karşı kılıç kuşanmaz; aksine, insanı kendi iç âlemine, Tanrı ile arasındaki o derin ve sessiz diyaloğa davet ederler. Bu nedenle, Hristiyanlıkta dünyevi otoriteye karşı bir başkaldırı arayanlar, paradoksal ifadeler dışında bir yanıt bulamazlar. En fazla hem ezenlerin hem de ezilenlerin gönüllerini okşayan sözler bulabilirler. Ancak İncil’in satır aralarında, dünyevi olanı dönüştürmekten ziyade, ruhu arındırmak ve insanı kendi içsel yolculuğuna çıkarmak arzusu saklıdır.
Tüm bunlara karşın, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in mirasından esirgediği sosyalizmi, sahiplenmekte tereddüt etmeyen Öcalan, kendi hikâyesiyle İsa’nın öyküsü arasında bir özdeşlik kurmaktan da geri durmaz: “Hz. İsa’ya atfedilen ‘Bir yanağına vurulursa diğer yanağını çevir’ sözü, hiç kuşkusuz dönemin barış özlemini yansıtmaktadır. Savaş ne denli üretim kaybıysa, barış da o ölçüde üretim anlamına gelmektedir.”[16] Bu sözler, İsa’ya atfedilen anekdottaki direnişin pasif ve şiddetsiz olması gerektiğinin örtük biçimde onaylanması anlamına gelir. Söz konusu anekdotun, barış sürecinin ruhuna uygun düştüğü için örnek verilmiş olması, ayrıca bir yorum gerektirmez.
Ezilenlerin dininin ezenlerin dinine dönüşmesi
Hristiyanlık, bir sabah ansızın devletin dini oluvermedi; aksine, ezilenlerin umudu ve sesi olarak ortaya çıkıp zaman içinde yavaşça egemenlerin inancına evrilmenin sancılı yolculuğunu yaşadı. Gebelik ve doğum aşamasında, bu inanç daha ziyade kölelerin, azat edilmişlerin ve toplumun her daim hor görülen alt tabakalarının arasında filizlendi. O dönemin karanlık adaletsizliğine karşı eşitlik arayışıyla, yoksulun, mazlumun yüreğinde yankı buldu. Ne var ki, Yahudi topluluklarının diyar diyar sürüklendiği diaspora yıllarıyla birlikte, Yunan, Roma, Mısır ve İran gibi Yahudi olmayan, zengin ve kudretli çevrelerden kimseler de bu yeni dine katılmaya başladı. Zaman aktıkça, ilk iman edenlerin sahneden çekilmesiyle cemaatin sosyal dokusu köklü bir değişime uğradı; varlıklı olanlar cemaatin merkezine yerleşirken, yoksullar ve mazlumlar kademe kademe gölgede bırakıldı. Böylece Hristiyanlık, mazlumların sığındığı bir liman olmaktan çıkıp, zamanla egemenlerin sancağı haline geldi.
Birinci ve ikinci yüzyılların başından 325 yılına dek uzanan zaman diliminde, sahneye çıkan din adamlarıyla birlikte Hristiyan dogması ve kültürü şekillenmeye başlamış; kilise teşkilatı papazlar, piskoposlar, İsa’nın simgeleri, ayinler ve dini bayramlarla kök salarak kurumlaşmanın yollarını aramıştır. Oysa bu kurumsal yapı, ilk Hristiyan cemaatlerinde rastlanmayan bir yenilik olarak sivrilirken, topluluğun devrimci ve eşitlikçi ruhunu da yavaş yavaş sönümlendirmiştir. Böylece Hristiyanlık, devletin hizmetine girdiği noktada kaybolan o devrimci özüyle, karşıdevrimci bir renk kazanmış; ilk günlerinde toplumsal direnişlerin ateşini taşıyan bir hareketken, zamanla egemen sınıfların ideolojisine dönüşmüştür.
Kilise’nin kudreti arttıkça ve önderliği tedricen zengin sınıflara kaydıkça bu dönüşüm pekişmiş; nihayetinde resmi din mertebesine ulaşarak günümüze kadar uzanan karşıdevrimci istikametini belirlemiştir. Bu noktadan sonra, ideolojisiyle, tarikatlarıyla ve örgütlenme biçimleriyle olgunlaşan kilise, ezenlerin safında yerini almıştır.
Budizm, doğuşunun üzerinden çok geçmeden devlet safında yerini almış bir inanç iken; Hristiyanlık bunun aksine, doğuşunda ezilenlerin, kimsesizlerin ve emeğiyle geçinenlerin bağrında yeşermiş, fakat zamanın çarkı döndükçe egemenlerin gölgesine sığınarak, mahiyet ve rota değiştirip kendi özüne yabancılaşmıştır; başlangıcındaki ruhun tam zıddı bir hale bürünmüştür.
Öcalan’ın dinler, Budizm, Hristiyanlık ve daha önceki bir yazımda ele aldığım İslamiyet üzerine abartılı değerlendirmelerine dair yaklaşımlarının, yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünmek, gerçeği yansıtmaz. Zira kendisi, akademik kurallara göre yetişmiş bir araştırmacı değil; uzun yıllar boyunca silahlı mücadeleyle yoğrulmuş bir örgütü yönetmişken, 2025 yılında paradigmasını kökten değiştirmiş bir önder, Kürt halkına yön verebilecek güçte bir siyasetçidir.
Kanaatimizce dine yaklaşımındaki sapmanın iki temel sebebi vardır: Bunlardan ilki, materyalist analiz yöntemini terk edişidir; diğeri ise, güncel politik gereksinimlerine göre değişen pragmatizmidir. Evrensel dinlere “komünalizm” yakıştırmakla, bir yandan uluslararası diplomasi ve iktidardaki siyasi İslamcılıkla temas noktaları yaratırken, öte yandan “belediye sosyalizmi” projesine dahil etmeyi arzuladığı Kürt üst sınıflarının ve aşiretlerinin dinsel eğilimlerine kapı aralamaktadır.
Tüm bunları tamamlayan bir başka unsur ise, “Önder Apo” etkisine dinsel çağrışımlar uyandıran olağanüstülük atfetme arzusudur: “Hz. İsa’nın öyküsünden tam iki bin yıl geçtikten sonra, onun mekanına ve kültürüne yakın bir yerden, ortamda benzer bir sürecin içine düşenlerden biri de benim… Ama doğuş, oluşum tarzım, sistemin içine giriş, muhaliflik ve yakalanış tarzım Hz. İsa öyküsüne öz ve biçim olarak yakın durmaktadır.”[17]
Dipnotlar:
[1] A. Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, s. 75.
[2] Age, s. 74.
[3] Age, s. 76.
[4] Age, s. 107
[5] Kriz Brahman rahipleriyle çatışma halinde birçok mezhebin ortaya çıkmasına yol açtı. Bunlar arasında Brahmanizm’e ateist bir bakış açısıyla karşı çıkan laik anlayışta bir mezhep de vardı. Tüccarlardan oluşan bu grubun başındaki Lokayata, evrenin dört elementten (toprak, su, ateş ve rüzgar) oluştuğunu ve onun üzerinde başka hiçbir şey olmadığını savunuyordu.
[6] Budist etik ve psikolojinin merkezindeki Karma öğretisi (nedensellik kuralı), bilinçli eylemlerin kişiyi ve geleceğini şekillendireceği inancına dayanır. Amaç, bilinç, merhamet ve iyi niyet yoluyla zihni arındırmak ve acıdan özgürleşmeye doğru ilerlemeyi sağlamaktır.
[7] Age, s. 77-78.
[8] A. Öcalan, Bir Halkı Savunmak, s. 59.
[9] Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Yordam Kitap, s. 94.
[10] Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, s. 399.
[11] A.g.e., s. 443-444.
[12] A.g.e., s. 60.
[13] A.g.e. s. 59.
[14] Bir Halkı Savunmak, s. 218.
[15] K. Marx-Friedrich Engels, Din Üzerine İçinde, “İlkel Hristiyanlığın Tarihine Katkı”, Sol Yayınları, s. 293-294.
[16] A. Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi, s. 81.
[17] A. Öcalan, Bir Halkı Savunmak, s. 445.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.