müzakere süreci sadece siyasal bir olgu olarak ele alınamaz, aslında hiçbir gelişme sadece siyasal bir olgu olarak ele alınamaz, en az onun kadar önemli olan toplumsal sonuçlarıdır. bu açıdan maddecinin sorması gereken ikinci soru, sürecin türkiye emekçileri açısından nasıl sonuçları olacağı ve bununla ilgili ne yapılabileceği, emekçilerin “süreç”le ilişkisi konusunda ne yapmak gerektiği olmalı ki bunun getireceği sorumluluklar da var

öncelikle şunu ifade etmek istiyorum, abdullah öcalan’a büyük bir teşekkür borçluyuz, bizlere şu yangın yerinde meleklerin cinsiyetini tartışma imkânı verdiği için. onun metinlerine gelen tepkiler ve o tepkilere verilen karşılıklar sadece tartışma kültürümüzle ilgili veriler sunmadı -onlara zaten az buçuk hakimdik- aynı zamanda kültürümüzün tartışmadan ibaret olabileceğini de düşündürdü.
x’te bir hesap, “türk arkadaşların bir doktora jürisi gibi söze başlaması bu coğrafya için üzücü” demiş; ne kadar isabetli bir ifade. fakat, sosyalistlerin kendi aralarındaki tartışmaları da izlemeye çalıştığım için, bunun kürtlere yönelik bir “beyaz” kibri olduğuna katılmıyorum. akademik metaforlarla devam edeyim, bu, çalıştığı yerden soru gelen öğrencinin heyecanı gibi görünüyor bana; o “yer” marksist metinlerin tefsiridir.
fakat çok uzun zaman önce, marksizm-leninizme mesafelendiğini bildiğimiz bir hareketin, abd’li bir anarşist düşünür olan bookchin’den etkilendiğinden yine çok uzun bir zamandır haberdar olduğumuz en önemli kurucu öznesinin, sosyalizmi m-l çerçevesinin dışında tanımlaması neden bu kadar infiale sebep olabiliyor.
bence karşı “cenahta” ölçüsüz bir infiale yol açan şey, yarım asır içinde ülke ve hatta bölge siyasetinde belirleyici konuma gelmiş bir hareketin “önderlik”inin lafzıyla ve sadece bununla değerlendirilmesi. kendi halkının kaderini değiştirmiş, bölgenin dinamiklerini etkilemiş ne fayda, marksizmi yanlış yorumluyor, öyle mi! oysa köh de, öcalan da tabii ki tarihsel olarak bu metinlerin ötesinde bir anlam ve işlevi ifade ediyor.
diğer yandan, ideolojik hegemonyayla hegemonya arasındaki farkı da unutmamak gerek. ilki iknaya ikincisi zora ve biat ettirmeye dayanır. herhangi bir tartışmada, karşı tarafı terörize edecek yöntemlere başvurmak hegemonya arayışıdır ki en azından dostlar arasında olmaması gereken bir şey, “özgürlükçü” ifadesini içeren herhangi bir tanımla bağdaşması da mümkün değil. söyleyenler oldu ama altını bir kere de ben çizeyim; öcalan’ın ya da genel olarak köh’ün tezleri karşısında marksizm-leninizmi savunmak çözüm sürecine karşı olmak anlamına gelmiyor. kürt halkının haklı mücadelesini destekleyip köh’ün görüşlerini benimsememek mümkün. ve kürt halkını destekleyen liberallerin değil de marksist-leninistlerin böyle bir imtihana tâbi tutulması en hafif ifadeyle ilginç.
bu konudaki düşüncem değerli olduğundan değil ama bu yazının bakış açısı konusunda bir fikir vermek için söylüyorum; öcalan’ın son birkaç ayda geniş kamuoyuna ulaşan metinlerindeki görüşleri hiçbir şekilde benimsemiyorum, daha önce karşımıza çıktığı durumlarda da benimsememiştim. bu görüşlerle ilk kez karşılaşmadık, köh’ün birçok metninde, hdp, dem ve en çok da hdk metinlerinde bu fikriyat hep oldu ve o fikriyattan neşet eden, geniş ve kapsayıcı politik hattın içinde yer almış unsurları da göz önüne alınca bu değerlendirmeler için neden şu spesifik ânın tercih edildiğini anlamakta zorlanıyorum. o kadar ittifak, seçim işbirliği ve şu anda aklıma gelmeyen birliğin ardından, neden şimdi? belki daha önce bu kadar açık, eğilip bükülemeyecek kadar net ve derli toplu ifade edildiği için mi? ancak münazara değil de siyasal bir tartışma yürütüyorsak zamanlama açısından bu faktörler belirleyici olmamalı. hem marksizmden öğrendiğimiz en önemli şeylerden biri sözün -eleştirinin, tartışmanın, yazının- karşısında eylemin belirleyiciliği. eleştiri de çok önemli bir edevat tabii ama koca koca hareketler ufalanırken karar mercilerinde olanların ilk sökmesi gereken vidalar öcalan’ın sözlerinde değil, kendi tarihlerinde.
marksizmin de temellerinden biri olduğuna şüphe olmayan maddeci bakış açısıyla bu noktada sorulması gereken başka sorular var bence.
sosyalist enternasyonal’in bileşenlerini de hatırlayınca açıkça görebiliyoruz ki bugün sosyalizmin tanımı sadece bu fikriyatta değil, çok daha geniş kesimlerin metinlerinde de epeyce muğlak. komünizmin ön aşaması ya da mülkiyete dair bir siyaset olmanın dışında, sosyal demokrasiyle olan sınırları belirsizleşmiş, zaman zaman iç içe geçmiş gibi. bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda, inşası yarım asır önce başlamış ve bugün bölgede denklemin parçası olmayı başarmış bir hareketin, yine de sosyalizm sınırları içinde düşünmeye ve hareket etmeye çalışması önemsiz mi? altını tekrar çizeyim; marksizm-leninizmle mesafesini uzun yıllar önce ifade etmişken, onun kurucu lideri neden hâlâ marx’la tartışır, sosyalistlere hitap eder? son sorunun cevabını sadece marksizmin ve sosyalizmin prestijine bağlayanlar yanılıyor bence.
bunun en önemli sebebinin türkiye’deki kürt siyasetinde belli bir ağırlığı bulunan burjuvaziye ve bölgedeki, emperyalizmin de sürekli ve istikrarlı ortağı olan kürt burjuva akımlarına karşı barikat için türkiyeli sosyalistlere duyulan güven olduğunu düşünüyorum. diğer yandan öcalan’ın başka birçok konu gibi, türkiye soluyla ilgili de düzenli bilgi aldığına şüphem yok ama etki, hacim ve kapsam olarak kendisinin dışarıda olduğu dönemdekine benzer bir durum olduğunu varsayması ihtimali de var bence.
müzakere süreci sadece siyasal bir olgu olarak ele alınamaz, aslında hiçbir gelişme sadece siyasal bir olgu olarak ele alınamaz, en az onun kadar önemli olan toplumsal sonuçlarıdır. bu açıdan maddecinin sorması gereken ikinci soru, sürecin türkiye emekçileri açısından nasıl sonuçları olacağı ve bununla ilgili ne yapılabileceği, emekçilerin “süreç”le ilişkisi konusunda ne yapmak gerektiği olmalı ki bunun getireceği sorumluluklar da var. bunların, muhtemel bir seçimdeki dizilmelerden çok daha önemli olduğuna şüphe yok, seçim odaklı düşünmenin son yılların en önemli melanetlerinden biri olduğu da ortada. diğer yandan, mevcut tablo karşısında bir siyaset geliştirmek adına, halkın her tür sol düşünce açısından son derece tehlikeli olan milliyetçi reflekslerine seslenmek ve buradan büyümek tabii ki mümkün ama bu siyasete sosyalizm diyebilir miyiz?
ve tabii enternasyonalistin sorması gereken soru; bütün bu gelişmelerin bölgedeki halklar, suriye, filistin, iran, ırak hatta lübnan açısından nasıl sonuçları olabilir?
suriye’deki işgalini genişleten, lübnan’a saldırılar düzenleyen, filistin’de ateşkese rağmen saldırılarına devam eden, iran için tehdit oluşturmayı sürdüren israil’in en önemli destekçisi olan abd’nin suriye’deki etkisi ve bir nato üyesi olarak türkiye ile ilişkileri nelere yol açabilir? özellikle türkiye’deki çözüm sürecinin suriye ile doğrudan bağlantılı olduğunu ve buradaki son derece istikrarsız ve kırılgan siyasi durumun nasıl sonuçları olabileceğini akılda tuttuğumuzda. kürtlerin abd ile bu kadar uzun ve kapsamlı işbirliğini konjonktürel olarak tanımlamak güç olsa da geçmişte ve bugün, kendi öncelikleri çerçevesinde düşünmek ve hareket etmek tabii ki haklarıdır ama en geniş anlamda bölgede olup bitenleri anlamak ve bununla ilgili siyaset üretmek de kendilerine sosyalist diyen, tahlillerinde emperyalizm kavramı yer alanların görevi değil mi? o bir yana, halkın bütçesiyle silahlandırılan, yoksul evlerde büyümüş çocukların nerede ve ne sebeple çatışmaya sürülme ihtimali olduğu halkçı her hareketin derdi değil mi?
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.