Bakunin’in karşı kutbunda siperlenmiş Öcalan, İslam’a övgüleriyle kendisinin ve yoldaşlarının eseri laik kampın önemli gücü Kürt ulusal cephesini geldiği yerden geriye çekmektedir. Ancak dine mesafe ve laiklik konusunda tavizsiz olmak, başka ülkelere kıyasla bizde daha önemlidir. İktidar 23 yıllık saltanatını giderek resmî ideolojisi haline getirdiği İslam istismarına borçludur. Gerçeklerin üstünü örten örgütlü egemen dini söylem, halk kitlelerinin kendi çıkarlarının bilincine varmaları ve sınıf mücadelesinde yerlerini almaları önünde engeldir

Türkiye devrimciliği, İslam’ın doğuşu ve anlamı hakkında, bir yanda Batıcıların ve laik ulusalcıların, öte yanda liberal solcuların ve pragmatistlerin kıskacından kurtulup, tutarlı ve istikrarlı bir görüş geliştirmekte her devirde sıkıntılı olmuştur.
Muhammed’e hakaret ve küfür içeren karalamaların Batı’da 9. yüzyıldan beri geçer akçe olduğu bilinmektedir. Yeni yüzyılda bu, El-Kaide, IŞİD gibi cihatçı İslamcılara tepkinin tetiklemesiyle ırkçı, İslam’ı faşizmle eş tutan biçimler almıştır. Batı dünyasında hâlâ şiddetin İslam dininin kurucu öğesi olduğunu, doğuşu itibariyle demokrasi ve laiklikle asla bağdaşmayacağını, bugünkü “İslamofaşizm”in köklerinin on dört asır önce yazılmış Kuran’da bulunduğunu savunan sayısız İslamofobik politikacı ve yazar vardır.
Solculuğu İslam’a küfretmekle eş tutan ulusal solcu ve ona yakın kesimler, bizde Batı’dakinden az değildir, belki daha da fazladır. İktidara tepkinin şiddetlendirdiği bu gereksiz aşırılık biraz da peygamber zamanındaki İslamla, onu araçsallaştıran siyasi İslam arasındaki farkı anlayamamaktan ileri gelmektedir. Birçoğumuzun dinden uzaklaşıp sosyalizme geçerken, Kemalizmin de etkisiyle, böylesine ilkel bir aşamadan geçmişlik hikayesi olmuştur. Tam kopamamışlık kendini, Türkiye’de temel çelişkiyi, dolayısıyla solculuğu laiklik ile anti-laiklik arasına sıkıştırmak, hatta bunu sosyalizm adına teorize etmek şeklinde gösterebilmiştir.
Öte taraftan siyasi İslamcı AKP’nin iktidara gelmesinden önce başlayıp, “Yetmez ama evet”çilikle devam eden muhafazakâr-liberal sol ittifakın hegemon olduğu, sağlı sollu liberal entelektüellerin ve çürük Marksistlerin iktidarın ideolojik propaganda bürosu rolü oynadıkları bir dönem yaşadığımızı düşünürsek, ters akıntının bunun gerisinde kalmadığını görürüz. Böylelerinin omuz omuza “burjuva demokratik devrim” yaparak “sivil toplum”un önünü açtığı gerekçesiyle iktidara tam destek verip, Fethullahçı yazarlarla, Abdurrahman Dilipak, Ali Bulaç gibi dört dörtlük siyasi İslamcılarla meydanlarda, ortak metinlerde, seminerlerde boy göstermelerinin üzerinden çok zaman geçmiş değil. Her biri Osmanlı’dan o güne “demokrasi”yi (solu) egemenlerin muhafazakâr-İslamcı kanadının temsil ettiği, bu geleneğin son halkası AKP’nin de Türkiye’ye demokrasi getireceği türünden görüşlerini, kitap ve makalelere dökerek dinin toplumdaki nüfuzunun güçlenmesine hizmet eden gönüllü misyoner rolü üstlenmişti.
Sosyalist harekette zamanın ruhuna kapılarak dini Marksizme eklemleyenler her zaman olagelmiştir. Bunların en eskisi ve etkilisi, İslamiyet ve sınıfsal özü hakkında maddeci tarih görüşüne ters varsayımlar öne süren Hikmet Kıvılcımlı’dır. Bu bağlamda eleştirilecek çok yanı olmakla birlikte, fikir sahibi olunsun diye şu sözlerini aktarmakla yetineceğiz:
Gerçek mutluluğun malda mülkte değil, kardeşçe kurulmuş kollektivizimde olduğunu sezen yeni Peygamber (Hz.Muhammed) ve savunucu çekirdeği; sahabeleri ve yardımcıları: Ensar; açıkça dünya malına-mülküne düşman ilkel komünist maneviyatçılarıydılar. “Rızkınızı ticarette arayın ama azıtmayın, fakiri fukarayı kollayıp, kardeşçe birlikte, zenginliği değil İslam’ı yüceltip bütün insanlıkta yükseltin” diyorlardı, başka bir şey demiyorlardı. [1]
İçinde antisemitizmi de barındıran böylesine tek taraflı övgülere bolca rastlanabilir Kıvılcımlı’nın yazılarında. Muhammed döneminin sınıflı toplum olduğunu atlayan ve onu tek taraflı yücelten bu görüşleri birtakım ideolojik ve siyasi sonuçlar yaratmakla kalmamış; kendisinin hem laikliği halkın dini görüşleriyle kavgaya indirgeyen Kemalistlere yönelik haklı eleştirisini zayıflatmış hem de Marksizmin din eleştirisinden uzaklaşmasına yol açmıştır. Dindarlık karşısında Batıcılıktan ve Kemalist yaklaşımdan kopamayıp katı bir tepkiyle halkla arasına duvar çeken kimi sosyalistleri eleştirmekte haksız değildi gerçi, ama bu, Marksizmin dine yaklaşımının dışına düşmesini haklı çıkaran bir gerekçe olamazdı.
Dini kanalları serbest bırakan DP iktidarının havasına kapılarak 1957 yılında yaptığı Eyüp Sultan Camii meydanında yaptığı ünlü konuşması, dine anti-Marksist yaklaşımının tipik bir örneğidir. İslam’ın doğuşu ve Muhammed hakkındaki methiyelerini, konuşmasından üç yıl önce kurduğu Vatan Partisi’nin İslami söylem ve semboller içeren politik bir taktiğine çevirmiştir. Komünistlerin her türlü dine, hatta Bolşeviklerin yenilgi yıllarında kendi saflarından çıkan ampiryokritisistlerin Marksizmi bir çeşit din olarak yorumlamalarına karşı çıktıklarını bilmiyormuş gibi, “Dine karşı değil, din istismarcılığına karşıyız” diyebilmiştir.
Şimdi de aynı virüs, Öcalan’ın eskiye dayanan yanlışlarını yeni bir düzleme taşımasıyla, Kürt ulusal hareketinin bünyesini kemirmeye devam ediyor. Türk ve Kürt solunun iki ünlü şahsiyetinin çalışma alanlarını ve müttefiklerini yanlış yerde aramalarının sebebinin dar zamanlarında tavan yapan pragmatizmleri olduğunu tahmin etmek zor değildir.
Burada konumuz Kıvılcımlı’yı eleştirmek değil, onu tekrarlamanın ötesinde daha da geri adımlar atan Abdullah Öcalan’ın, özellikle yeni döneminde ağırlık verdiği din açılımıdır. Gerçi 1990’lardan beri de İslamiyet’e Marksist açıdan yaklaşmayıp faydacı davranmıştı ama, siyasi İslamcı iktidarın Kürt ulusal hareketinin tabanını oymak için doğrulttuğu din silahını tersine çevirme amacı güttüğünden ve bunda başarılı da olduğundan dolayı bu bir yere kadar mazur görülebilirdi. Gerek yeni paradigmasının eksenlerinden biri olması (hem dini toplumsal rıza sağlama/hegemonya aracı olarak görmesi hem bu konuda iktidarla yarışması hem de bunu bir diyalog kapısı olarak kullanmak istemesi), gerekse Filistin halkının düşmanlarının ortak projesi Abraham Anlaşmaları’na göz kırpması bakımından doğuracağı vahim sonuçlar nedeniyle geçiştirilmemesi gerekir.
Muhammed neden bu kadar büyüktür? Çünkü Hz. Muhammed’in kendisi son büyük komünalisttir. Klasik köleliği sona erdirmiştir. Afrika ve Arabistan’da kabileler toplumsal gelişim önünde artık engel haline gelmişlerdir. Muhammed bu engeli büyük umut ve ilhamla kaldırıyor. [2]
Hz. Muhammed özünde son büyük komüncüdür. Ben ona ‘primitif sosyalist’ dedim. “Primitif” kavramını “gerici” anlamında kullanmıyorum, ilklerden olması itibariyle ifade ediyorum. İlk sosyalist, ilk komüncü ve bunların en güçlü temsilcilerinden birisidir… Güçlü bir komünal ideoloji olması nedeniyle de mevcut bütün krallıkları yerle bir edebilmiştir. [3]
İslamiyet’in doğuşu ve Muhammed dönemi hakkında Öcalan’ın dedikleri, nihai hedef olarak belirlediği “komünalizm” teorisinin esin kaynağını ilkel komünal toplum yüceleştirmesinden almasıyla yakından alakalıdır. Siyasi İslamla geliştirdiği güncel diyalog ve dini eğilimi güçlü Kürt orta sınıflarını kendine çekme taktiği de bundan bağımsız değildir. Bunun örtük anlamı “komünalizm”inde, kapının dini hassasiyetleri fazla Kürt sömürücü sınıf ve zümrelerine ardına kadar açık olduğudur.
İslamiyet’in doğuşu ve Muhammed’in kurduğu düzene bakmadan, ne Öcalan’ın İslam’ın doğuşu hakkındaki yanlış değerlendirmesini, ne de “tarihsel sosyolojisi”nin idealist ve sınıfsal niteliğini anlayabiliriz.
Tarihsel ve toplumsal bir olguyu değerlendirmenin ilk şartı, onun tarihsel süreçteki yerini ve sosyal bağlamını doğru belirlemektir. 7. Yüzyıl başlarında ilkel komünal ilişkilerden sınıflı topluma geçiş sancılarının yaşayan Arap toplumu yerleşik ve göçebe kabilelere bölünmüştü. Bazı kesimleri ticaret, zanaat ve tarımla, bazıları da göçebe çobanlıkla uğraştıklarından hepsinin karışımı bir sosyal sistem oluşmuştu.
Başlıca çelişki şehirli tüccarlar, toprak sahipleri ile yoksullar ve ekseriyeti çöllerde yaşayıp yağmacılık ve talancılıkla geçinen Bedevi göçebeler arasındaydı. Bu bölünmede Öcalan, görüşlerinin mantığı gereği ilkel komünizme dayanan Bedevileri tutması gerekirken, tam tersi bir tutumla erken feodal topluma geçişi temsil eden Muhammed’i sahiplenerek kendi kendisiyle çelişkiye düşüyor. Üstelik Muhammed sadece ekseriyeti pagan/putperest Bedevilerin değil, Agonistler, Anabaptistler, Hussitler gibi Hristiyan mezhep ve hareketlerin ilkel eşitlikçi komünist fikirlerinin gelişmesine de izin vermiyordu.
Yirmi beş yaşındayken kendinden yaşlı Mekkeli varlıklı bir dul kadınla evlenen Muhammed, zenginlik ve sosyal statü kazanınca Mekke’de hatırı sayılır bir şahsiyet haline gelecekti. Bu tam da iç ve dış çelişkilerinin yarattığı krizden bunalmış Arap toplumunun bir kurtarıcı kahramana ihtiyaç duyduğu bir zamandı. Muhammed’in üstün kabiliyeti gerek Arap ve Yahudi zenginleri arasındaki ve onların kendi içlerindeki, gerekse göçebe Bedevilerle ötekiler arasındaki çelişkileri uzlaştıracak ve hepsinin ihtiyaçlarına az çok cevap verecek İslamiyet’i (öğelerini Yahudilik ve Hristiyanlıktan alan) geliştirerek yeni bir sosyal düzenin ideolojik ve siyasi temellerini atmayı başarmasındadır.
7. Yüzyıl başlarındaki Arabistan, köle sahipliği oluşumunu atlayarak ilkel komünist ilişkilerden kademeli olarak kendine özgü yanları da olan feodal sosyoekonomik yapıya geçiş aşamasını yaşamaktaydı. Bu yönüyle İslamiyet, devlet dini (ilkin Roma) olmadan önce kölelerin ve yoksulların özel mülkiyet karşıtı görüşlerini dile getiren Hristiyanlığın aksine, feodal özel mülkiyetin, tüccar ve toprak sahiplerinin çıkarlarını kollayan bir hâkim sınıf dini olarak gelişmişti. Her türlü devleti reddeden Öcalan, feodal dönüşümün ideolojik ve siyasi önderi Muhammed’in yeni bir dinin temellerini atmakla kalmayıp, aynı zamanda İslam devletinin temellerini attığını görmezden geliyor.
O halde, “Muhammed primitif bir komüncüdür. Dikkat edin, Muhammed ortak yaşıyor, yanında müminler grubu var. Bunlara Eshab-ı Kiram deniliyor. Muhammed’i Muhacirin, muazzam bir komünal gruptur; hep birlikte yaşıyorlar, bu bir komündür” [4] tespitinin toplumsal gerçeklikte bir karşılığı yoktur. Tersine, kendisi dahil sahabeleri ve yardımcıları üst düzey askeri liderlerden ve varlıklı kesimlerden oluşuyordu. Muhammed zenginlik kaynağı ticarete ve servete, özel mülkiyete karşı çıkmamış, bunların yarattığı derin eşitsizliği hafifletmeye yarayan tedbirler (zekât vs.) getirerek sınıfsal çelişkileri yumuşatmaya çalışmıştır. Eğer komünalist olsaydı, en başta kabile düzenini koruyarak feodalleşmeye karşı direnmesi ve Arap toplumunda yaygın ama baskınlık kazanamamış köleliği ilga etmesi beklenirdi. Bu bakımdan Öcalan “klasik köleliği sona erdirmiştir” derken de yanılmaktadır. Zira, Arap toplumunda kölelik hiçbir zaman antik Yunan ve Roma’daki gibi hâkim üretim tarzı haline gelmemişti, ama köle ticareti ve borçlandırma yoluyla köleleştirme hem yaygındı hem de kurumsal varlığını koruyordu. Muhammed köleci toplumlardan farklı olarak köleciliğe hafifletici kurallar getirip yumuşatarak yasallaştırmıştır. Olumlu yanı kabile düzeninden feodalizme geçişte hemen her soruna cevap getiren görüşleriyle toplumun çelişik unsurlarını bir devlet düzeninde birleştirmesidir. Her kesimin desteğini alacak söylemlerinin arka planında bu vardır.
İslamiyet doğuşundan başlayarak ticaretin gelişmesini tüccarlar lehine düzenlenmesini sağlayan ve kademeli bir şekilde Arap soylularını hâkim feodal sınıflara dönüştüren kentli elitlerin dini haline geldi. Kuran’da özel mülkiyeti onaylayan ve sınıflı toplumu koruyan hükümlerle de bu kanıtlanabilir.
Sosyalizminin ilkelerini pragmatizmin belirlediği Öcalan’ın, zaman zaman Kuran diliyle yazmasının ve Muhammed’i çağrıştıracak bir üslup kullanmayı sevmesinin nedeni dini etkilerin güçlü olduğu Kürt toplumundaki sempatisini arttırmaktır. Ekolojik hareketin ve erkek egemenliğine karşı kadın uyanışının dünyada çığ gibi büyümesini de gözden kaçırmamış, “demokratik konfederalizm”inin sacayağına “demokratik siyaset”, kadın özgürlüğü ve ekolojik hareketi yerleştirmiştir.
Olumlu ve işlevli kadın hareketine önem vermesine bir diyeceğimiz yoktur. Dağda savaşanlar arasında, Rojava’da ve DEM tabanında kadınların güçlü bir özne olarak öne çıkması dolayısıyla ulusal harekete ivme kazandırması görmezden gelinemez. Ancak meseleye sınıfsal bir perspektifle bakmayan Öcalan, kadın sorununu ondan daha önemli sorunların (örneğin Kürt işçileri ve yoksul köylüleri) önüne çıkarması hatadır. Kendi icadı olan Jineoloji’ye (kadın bilimi) bilim ünvanı yakıştırdığı, erkek egemenliğine karşı mücadeleyi teorisinin merkezine yerleştirdiği ve tarihsel evrimde toplumsal özgürleşmeyi kadınların özgürleşmesine tabi kıldığı halde, din söz konusu olunca Kürt kadınlarını unutuvermektedir.
Bunun nedeni, Öcalan’ın pragmatik önermeleri arasında uyum olmaması, kolaylıkla kendi kendisiyle çelişkiye düşebilmesidir. Muhammed’i ilk “komünalist” ilan ederken, onun kadınları ikinci sınıf saymasını kale almayıp es geçmesinin nedeni budur. Oysaki sadece Marksistler, aydınlanmacı laikçiler ve Kemalistler değil; cinsiyetlerine bakılmaksızın tüm Müslümanların kamusal ve özel hayatta eşitliğini, İslamiyet içinde kalarak kadın haklarını, toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan İslamcı feministler bile bunun farkındadır.
Marksizme sadık Garbis Altınoğlu, Hikmet Kıvılcımlı’nın İslam övgüsünde kadınların durumu karşısındaki kayıtsızlığını eleştirirken, “Muhammed’in ve Sünni İslam’ın bağnaz bir yandaşı olan Hintli bir Müslüman hukuk aliminin”, kadınların Cahiliye dönemindeki göreli eşitlik statülerini nasıl yitirdikleri hususunda söylediği şu sözleri aktarıyor:
Özellikle kadınların yaşama tarzı ve giyinme biçimi büyük bir değişikliğe uğradı. Kafirlere özgü umursamazca özgürlük bir yana bırakıldı ve davranış tarzı daha ağırbaşlı ve hemen hemen katı hale geldi… Daha önceleri evlerde herhangi bir mahremiyet yoktu; bu dönemden itibaren kadınların ayrı odalarda yaşaması adet edinildi. [5]
Altınoğlu, Kuran’ın Ahzap sûresinin 33. Ayetinin de bunu doğruladığını söylüyor. O da şöyle:
Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günah gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. [6]
Bunlar da gösteriyor ki, ilk komünalist saydığı Muhammed’in kadınları sadece bunda değil miras hakkı gibi konularda da erkeklerle eşit statüde görmemesi, Jineoloji adına söyledikleriyle taban tabana zıttır. Bu, Öcalan’ın “belediye sosyalizmi”ndeki eklektizminin kaçınılmaz uyumsuzluğunu gösteren örneklerden biridir.
Marksist geleneği ve materyalist toplum analizini açıktan reddettiği için, eleştirimiz “Öcalan öğretiye neden uygun davranmıyorsun”un ötesinde. Ondan daha ileri, Marksizmi aşan bir “sosyalizm”i savunduğu iddiasında bulununca durum değişiyor. Oysa teorik cephaneliğini oluşturan Proudhon, Bakunin, Kropotkin, Bookchin ve bilumum post-Marksist, post-anarşist teorisyenlerin ateizminin gerisine düşüyor. Bakunin din eleştirisinde, “Eğer Tanrı gerçekten var olsaydı, onu yok etmek gerekirdi” diyecek kadar katıydı. Hatta dine karşı mücadeleyi sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirdiği için Marx tarafından eleştirilmişti.
Bakunin’in karşı kutbunda siperlenmiş Öcalan, İslam’a övgüleriyle kendisinin ve yoldaşlarının eseri laik kampın önemli gücü Kürt ulusal cephesini geldiği yerden geriye çekmektedir. Belki AKP, Hüda-Par gibi partilerin Kürt halkını kendi nüfuz alanlarına çekmelerine karşı tampon niyetine kullanıyor. Ancak gün gelir kullandığın başkasının silahı, bumerang gibi döner seni de vurur.
Dine mesafe ve laiklik konusunda tavizsiz olmak, başka ülkelere kıyasla bizde daha önemlidir. İktidar 23 yıllık saltanatını giderek resmî ideolojisi haline getirdiği İslam istismarına borçludur. Gerçeklerin üstünü örten örgütlü egemen dini söylem, halk kitlelerinin kendi çıkarlarının bilincine varmaları ve sınıf mücadelesinde yerlerini almaları önünde engeldir.
[1] Kıvılcımlı’dan aktaran Garbis Altınoğlu, Osmanlı ve Türkiye Tarihine Bakışlar, Peri Yayınları, s. 508.
[2] https://www.scribd.com/document/890192996/Baris-Ve-Demokartik-Toplum-Manifestosu-2
[3] A.g.y.
[4] A.g.y.
[5] Aktaran Garbis Altınoğlu, Syed Ameer Ali, A Short History of the Saracens, s. 19.
[6] Kuran’ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali, s. 201.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.