Dünyayı sömürgeleştirme ve bağımlı ülkeler yaratma planı üç zincirleme alternatiften oluşuyordu. Hedef tahtasına oturtulan ülkeye ilk olarak ekonomik tetikçiler gönderiliyor, bunların başarısız olması halinde, ekonomik tetikçilerin “çakal” diye adlandırdıkları CIA ajanları devreye giriyordu. "Çakalların" da başarısız olmaları durumunda ise iş ABD ordusu ve askerlerine düşüyordu

Amerikalı senatör Albert J.Beveridge, 1898 yılında yaptığı bir konuşmada şunları söylüyordu:
Daha soylu ve daha erkek insanlardan doğan, daha yüksek uygarlıklar önünde alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması Tanrının sınırsız tasarısının bir parçasıdır. Tutacağımız yol bizim için çizilmiş bir yazgıdır. Dünya ticareti bizim olmalıdır ve olacaktır… Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyecektir. (Aktaran, Devrimci Yol/Savunma)
Senatörün söyledikleri kısa sürede, aradan yüzyıl bile geçmeden gerçekleşti. Dünyayı kuşatma hareketinde ABD'nin ayak basmadığı bölge neredeyse kalmadı! Bugün “küresel bir güç” haline gelen ABD, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyayı bütünüyle kuşatma stratejisinde, savaş ve askeri müdahaleler hakkını saklı tutarak taktik değişikliklere yöneldi ve bazı yeni yöntemler geliştirdi. Yeni sömürgecilik işte böyle doğdu.
Emperyalizm gelişmiş ve sınırlarına ulaşmış kapitalizm demektir aynı zamanda ve özü sömürgeciliğe dayanır. Batılı ülkeler, (İngiltere, Fransa, İtalya vb.) Sanayi Devrimi'nin sonucu hızla gelişme sağlayarak, dünyanın diğer ülkelerini denetimleri altına almışlardır. Bu denetim, geri bıraktırılmış ülkelerin ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel açıdan kontrol edilmesi, denetlenmesi ve bağımlılaştırılması demekti. Bu süreç, bağımlı ülkelerin sömürgeleştirilmesini de beraberinde getirmiş, doğal kaynakları yağmalanmış, insan emeği sömürülmüş ve bu ülkelerin gelişmelerinin önü tıkanmış; askeri, siyasi, kültürel ve ekonomik bağımsızlıkları, “dostluk ve karşılıklı yardımlaşma” adı altında emperyalist güçler tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Klasik sömürgeler döneminde belirginleşen eşitsiz gelişme süreci bu yeni dönemde daha da artmış, dünya ülkeleri ikiye bölünmüştür. Gelişmiş emperyalist-kapitalist ülkeler ve geri bıraktırılmış (sömürgeleştirilmiş) bağımlı ülkeler. Her ne kadar emperyalizmin teorisyenleri bugün için "küreselleşme", "bütünleşme" vb. deseler de dünya günümüzde de bu ikiye bölünmenin sonuçlarını en acımasız bir biçimde yaşamaktadır.
Tarih boyunca, dünyaya hâkim olmaya çalışan imparatorluklar, güçlü ve büyük devletler, genelde askeri güç tehdidiyle ya da savaşlar yoluyla kurulmuş, yine aynı yöntemlerle ayakta kalabilmişlerdir. Bu durum yirminci yüzyılın ortalarına kadar sürmüş, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın ortaya çıkardığı felaket tablosu görüldüğünde, sömürge strateji ve taktiklerini değiştirerek, bu süreç, yani açık işgallere dayalı sömürgeleştirme sona erdirilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Sovyetler Birliği’nin varlığı, sınıf mücadelelerinin gelişkinliği, ulusal bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarının ortaya çıkması, nükleer savaş tehdidi nedeniyle artık dünya imparatorluğu yolunda hareket eden güçler için fiili işgal ve savaşlar aşırı riskli bir hal almıştır. Bu nedenle emperyalist ülkelerin strateji ve taktikleri değişiyor, askeri savaşların yerini sözde dostluk ve yardımlaşma ilişkileri alıyor; ekonomik ve askeri yardım, müttefiklik, ittifak vb. yaklaşımlarla, geri bıraktırılmış ve kalkınmaya çalışan üçüncü dünya ülkeleri, bu ülkelerin işbirlikçi egemen sınıf ve yönetimlerinin de yardımları sayesinde tek tek içten işgal ediliyordu. Bir başka deyişle, emperyalizm (küresel güçlere teslim olma) bu ülkeler için “içsel bir olgu” halini alıyordu. Emperyalizme bağımlılık hiyerarşisi içerisinde “yeni-sömürge ülkeler” tespiti ve adlandırması böyle doğdu.
Ekonomik tetikçi (ET) kavramı da bu dönemde ortaya çıktı. Emperyalist ekonomik yayılmanın önünü açan bir “meslek” halini aldı. Özel şirket elemanları gibi görünüyorlardı ama tam anlamıyla temsil ettikleri emperyalist ve yayılmacı devletin “ekonomi istihbaratçıları” olarak görev yapıyorlardı. Örneğin, ABD'li bir ekonomik tetikçinin bir CIA ajanından pek farkı yoktu.

Kendisi de bir ekonomik tetikçi olan Amerikalı yazar John Perkins, anılarını itiraflar şeklinde kaleme aldığı, “Ekonomik Tetikçilik” adlı kitabında, bu süreçleri detaylarıyla anlatmakta ve “Biz Ekonomik Tetikçiler, bu küresel imparatorluğun yaratılmasının gerçek sorumlularıyız” demektedir. Ekonomik tetikçilik yaptığı ülkeler arasında Panama, Ekvador, Endonezya, Suudi Arabistan ve 1979 Devrimi öncesinin İran’ı yer almaktadır.
Okuyucuların affına sığınarak bu kitaptan biraz uzunca alıntılar yapacağım. Çünkü bu itiraflar bizim ülkemizi de ilgilendiriyor. Türkiye de ekonomik tetikçilerin hedefinde bir ülke ve yirmi üç yıllık AKP iktidarları döneminde çok iyi çalıştılar. Onların yönlendirmesinde, ihtiyaçtan kaynaklanmayan ve hiç gereği yokken AKP iktidarı havaalanı, yol, köprü, baraj vb. birçok projeye imza attı ve bu çalışmalar halka kalkınma/gelişme olarak pazarlandı. Bu projelere milyarlarca dolar harcandı. Kanal İstanbul projesi de bunlardan biridir ve emperyalizmin ekonomik tetikçilerinin marifetidir.
Perkins'in anılarına bakıldığında fark edilecektir ki, hiçbir şey göründüğü gibi değil! Yıllardır Türkiye’nin ABD ile tek taraflı bağımlılık içeren ilişkileri mevcut ve biz bu ilişkilerin arka planında nelerin olduğunu bilmiyoruz. Ekonomik tetikçilerin hedef ülkelerinden birinin de Türkiye olduğu gerçeği göz önüne alınınca, bu tür yayınların bizim için ne kadar önemli olduğu da anlaşılmış olacaktır.
Perkins kitabının hemen girişinde ekonomik tetikçinin(ET) tanımını yapıyor ve kendisinin de uzun yıllar bu işi yaptığını ve bir ET olduğunu itiraf ediyor:
Ekonomik tetikçi(ET) dediğim kişiler, birçok ülkeyi trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Bu kişiler, Dünya Bankası, Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yabancı ‘yardım’ kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet vardır. Oynadıkları oyun imparatorluklar kadar eskidir ama günümüzün küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır. Nereden mi biliyorum? Ben de bir ET idim.
Plan şöyle işliyordu: Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ya da geri kalmış ülkelere ekonomik tetikçiler gönderiyor ve o ülkenin ihtiyacı ya da öncelik sırası olmayan konularda projeler geliştirip raporlar hazırlatıyorlardı. Bu projelerin acilen gerçekleştirilmesinin ülkenin yararına olduğu konusunda yöneticiler ikna ediliyordu. Sonra bu projelerin hangi firmalara yaptırılabileceği (bu firmalar hep ABD ve Batı kökenlidir) ve kredi olanakları belirleniyordu. Borç alınacak kredi kuruluşları ise Dünya Bankası, IMF, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası, Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) oluyordu.
Özel olarak yetiştirilmiş binlerce ABD’li ekonomik ajan, dünyaya yayılarak, özellikle geri kalmış ülkelerin liderlerini, ABD’nin ticari çıkarlarını gözeten büyük bir ağın parçası yapmayı başardılar. Sonunda bu ülkeler daha da yoksullaşarak, gelişmelerini sekteye uğratan büyük bir borç batağına saplandılar. Bu duruma paralel olarak ABD ve Batı, uluslararası planda siyasi, ekonomik ya da askeri ihtiyaçları için bu ülkeleri kullanmaya başladılar.
ABD ve Batı ile işbirliği içerisinde olan ülke liderlerinin durumunu iç politikada korumak ve güçlendirmek için, karşılığında o ülkede, ekonomik tetikçilerin belirlediği gerçekçi olmayan planlar dâhilinde sanayi siteleri, elektrik santralleri, havaalanları, limanlar, otoyollar vb. yaptırmaya teşvik ettiler. Bu projelerin inşası ise ABD denetiminde olan Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası gibi bankaların kredi desteğiyle yapılıyordu. Bu kredilerin kullanılmasının önemli şartlarından biri de, projeleri yine ABD şirketlerinin gerçekleştirecek olmasıdır.
Politika çok açıktı: Bir taşla iki kuş vurmak ve kredi alan ülkeleri de kalıcı olarak borçlandırmak(tı)!
Dünyayı sömürgeleştirme ve bağımlı ülkeler yaratma planı üç kademeden ya da daha doğrusu, sırasıyla üç zincirleme alternatiften oluşuyordu. Hedef tahtasına oturtulan ülkeye ilk olarak ekonomik tetikçiler gönderiliyor, bunların başarısız olması halinde, ekonomik tetikçilerin “çakal” diye adlandırdıkları CIA ajanları devreye giriyordu. "Çakalların" da başarısız olmaları durumunda ise iş ABD ordusu ve askerlerine düşüyordu. Örneğin, ABD’nin Irak, Suriye, Libya, Afganistan gibi ülkelere askeri müdahalesi bu son aşamayı temsil etmektedir.
ABD ve Batılı güçler karşısında diğer ulusların boyun eğmesini sağlamak, ekonomik tetikçilerin en önemli görevleriydi. Uluslararası finans kuruluşlarıyla birlikte, seçkin bir grup olarak hareket ediyorlar, dünyanın her tarafında istedikleri gibi at koşturuyorlardı. Fakir ülkelerin devlet başkanları ve üst düzey yöneticileriyle rahatlıkla görüşebiliyor ve gerçekçi olmayan projelerini onlara empoze ediyorlardı. Daha da vahimi, rüşvet bile veriyorlardı.
Bir tür mafya gibi çalışıyorlardı. Perkins anılarında bu durumu açık bir şekilde itiraf etmektedir:
Mafyadaki muadillerimiz gibi, ‘iyilik’ de yaparız: Bunlar genellikle altyapı (elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, sanayi siteleri) yatırımları için verilen borçlar şeklindedir. Bu tip borçların bir şartı da, tüm projelerin bizim mühendislik ve inşaat firmalarımız tarafından gerçekleştirilmesidir.
İşin aslı şuydu: Verilen kredilerin çoğu ABD’nin dışına bile çıkmıyordu. Para, sadece Washington’daki bankalardan New York, Houston ya da San Francisco’daki mühendislik ve inşaat firmalarının banka hesaplarına transfer ediliyordu.
Bir ekonomik tetikçinin başarısı, projelerinin hacmiyle orantılıydı. Kredi ya da borç olarak verilen paraların miktarı o kadar yüksek oluyordu ki borçlu ülke birkaç yıl sonra borçlarını ödeyemez hale geliyordu. Elbette bunun bir karşılığı da vardı!
Bu karşılığın ne olduğunu yine Perkins kendisi açıklıyor:
İşte o zaman da biz, (tıpkı mafya gibi) diyetimizi isteriz. Bu da genellikle şunlardan bir veya birkaçını içerir: Birleşmiş Milletlerde alınacak bir kararda ülkenin vereceği oyun kontrolü, topraklarında askeri üsler kurulması, petrol ya da Panama Kanalı gibi değerli kaynaklara erişim. Bu arada borç yükümlülüğü tabii ki devam etmektedir ve küresel imparatorluğumuza yeni bir ülke daha eklenmiştir.
Cumhuriyet tarihi boyunca ve özellikle 1950’lilerden sonra Türkiye’nin dış kaynaklı yatırımları sorgulandığında, birçok projenin altında ABD ve Batılı ülkelerin ekonomik tetikçilerinin parmağı olduğu görülür. Örneğin Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gibi enerji ve sulamada amacına ulaşmayan, akim kalmış, milyarlarca doların gömüldüğü onlarca başka amaçlı proje ve yatırım mevcuttur. Bu sürecin en somut sonuçlarından biri, kronikleşen dış borç hastalığıdır. Ülke yüzyıldır bu borçlardan bir türlü kurtulamamakta, dolayısıyla ekonomik, toplumsal ve siyasal olarak yeni sömürgeci bir ilişkiler ağı içerisinde varlığını sürdürmeye çalışmakta ve bunun bedelini de halk ödemektedir.
Perkins’in de ifade ettiği gibi, ekonomik tetikçilerin en önemli amaçlarından biri, iş yaptıkları ülkeleri kalıcı olarak borçlandırmaktır. ABD ve Batılı ülkelerle işbirliği yapan iktidarların iç politikada ellerini güçlendirmek için yaptıkları otoyollar, limanlar, havaalanları, barajlar ve benzeri yatırımların hangisinin ülke ihtiyacından kaynaklandığını ve gerekli olduğunu belirlemek ise imkânsızdır.
Eğer dikkat edildiyse, ekonomik tetikçilerin ilgilendikleri konular arasında, üretime yönelik, örneğin fabrika vb. tesisler yoktur. İlgi alanları daha çok, büyük paralar emen altyapı hizmetleridir. Diğer yandan, bir ülkenin atılım, gelişme ve kalkınma hamleleri olarak gösterilen bu tür altyapı çalışmalarının esasta kalkınmayı temsil etmediği de, iktisat biliminin ortaya koyduğu, bilinen bir gerçektir. Buna rağmen ülkeyi yönetenler hala bu yolda devam etmekte ve uyguladıkları ekonomi-politikalarda (borçlanma ekonomisi) bir beis görmemektedirler. Ama unutulmamalıdır ki, Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki ilk Başkan Yardımcısı olan John Adams’ın dediği gibi, “Bir ulusu fethetmenin iki yolu vardır. Birisi kılıçla, diğeri borçla.” Türkiye borçla içten teslim alınmış ve fethedilmiş bir ülkedir. İktidarı ellerine geçirmiş olan işbirlikçi egemen güçler, sınıfsal karakterleri ve çıkarları, dolayısıyla doğaları gereği bu durumu devam ettirmektedirler.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.