AKP’yi ANAP’laştırabilecek en belirgin ihtimal Gezi’ydi. Ki ANAP’ın gidici olduğunu belirleyen momentum da işçi eylemleri olmuştu. Fakat Gezi’deki enerjinin sandıklara havale edilişi halkın diri muhalefetini sönümlendirdi. Oradan sonra seçimden seçime bir umut ya da umutsuzluk iklimiyle sandık, tutanak peşinde koşan bir toplam doğdu. Tüm bu yaratılan koşullar böylece AKP’den bir ANAP çıkmasını önlerken, işte CHP’den bir “SHP” çıkması sonucunu getirdi

Kökleri, AP’de barındırılmayan bir grup “dinci”ye dayanan bir hareket Türkiye’yi yirmi dört yıldır yönetiyor. Dile kolay artık çeyrek asır olacak. 1950’ye kadar olan fiilî hâli hesaba katarsak tek parti dönemi süresine yaklaşan uzun bir süreç. Türkiye’yi baştan sona yeniden düzenlemek için gayet yeterli bir zaman.
AKP’den önce Türkiye’de Demirel’in (1965-1971) ve Özal’ın da (1983-1991) tek parti iktidarları hüküm sürmüştü. Her iki örneğin de sağ iktidarlar oluşu Türkiye’de devlet-siyaset-toplum kodlarına dair bir veri sunuyor olsa gerek. Üstelik bunlardan ilki siyaseten yahut siyasetin bir cephesi açısından hayli dramatik bir vakadır. 27 Mayıs müdahalesinden sonra gerçekleştirilen ikinci seçimde iktidardan alaşağı edilen DP’nin vârisleri yönetime geri dönerler. Zaten 27 Mayıs’ı Türk siyasi tarihinde bir tür “sapma” olarak değerlendirmek hayli olanaklı.[1] ANAP’sa 1983’te yine askerlere rağmen fakat darbeyle de doğrudan işbirliği yapmış bir figürün önderliğinde tek başına iktidarı almıştı. ANAP’ın ilk yıllarında cuntanın hâlâ etkisi sürdüğü için neredeyse ‘89’a kadar olan bir dönemi aslında “melez bir iktidar” diye de varsaymak gerekiyor.[2]
Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde bu makamı hemen hemen sembolik olan çehresinden çıkarıp fiilî bir başkanlık rejimi örmeye çalıştığı biliniyor. Bunda bir ölçüde başarılı da oldu. O dönemin işçi eylemlerinde sloganların hedefi Başbakan Akbulut değil “Çankaya’nın şişmanı”ydı örneğin. Akbulut sadece bir fıkra kahramanı olarak kalmış, kongrede de makamlarını Mesut Yılmaz’a bırakmıştır zaten.
Demirel[3], Sezer ya da Gül için düşünemeyeceğimiz düzeyde bir siyasallığın Özal için mümkün olabilmesi ANAP iktidarının AKP/ Erdoğan iktidarına çokça benzeyen yönü. Lâkin bu tablo, daha Özal hayattayken ve Çankaya’dayken yerle bir oldu ve 1991’de bol keseden demokrasi vaatleriyle Demirel-İnönü hükümeti kuruldu. Burada bilinmesi ya da hatırlanması, göz önünde tutulması gereken nokta, Özal hükümetinin zaten en geç 1987’den itibaren sallanmaya başladığı hakikatidir. Bunu gören Özal, Meclis'teki çoğunluktan yararlanarak kendini Çankaya’ya atmış ve siyasal ömrünü uzatmıştır. Lâkin biyolojik ömrü hâlâ tartışılan ölümüyle uzun sürmemiş, “icraatçi” ve fanatik neoliberal Özal’a koltuğunun keyfini süremeden emrihak vâki olmuştu. Yaşasaydı da istediklerini gerçekleştiremeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliyoruz.
Peki Özal’ın tam olarak beceremediğini Erdoğan nasıl becerdi? Daha önce, Özal’ınkinden -toplumsal taban itibariyle ve Bayar figürünün varlığıyla- daha güçlü bir iktidar olan DP’nin diktatörlük inşası da akim kalmıştı. Erdoğan bunu Türkiye gibi bir ülkede nasıl başarabildi?
AKP için her daim beklenen son yani ANAP’laşma nasıl savuşturulabildi?
AKP’nin ANAP’laşacağını söyleyenler aslında pek de mantıksız bir şey söylemiyorlardı. Bir “koalisyon” ve tek adam partisi olarak AKP’nin malzemesi bu tür hızlı dağılmaya pekâlâ açıktı. Dolayısıyla bunu dillendirenlerin siyaset bilmediklerini söyleyemiyoruz. Ama bir şartla: Eğer bu ANAP’laşmayı salt Erdoğan figürünün var olmadığı bir konjonktür için öne sürüyorsak.
Fakat AKP iktidarının sürekliliği yalnızca Erdoğan’ın güçlü varlığıyla da açıklanabilir değil. Bu durumu yaratan dış koşullar da söz konusu. Doksanlarda Türk siyaseti depremler yaşamakta ve yeniden dizayn edilmekteydi. Bir sürekli krizler dönemi biçiminde cereyan eden bu yıllar bugünün kurucu momenti, ön yılları olarak okunmalı. Türkiye’nin “Küçük ’70’leri” olan doksanlar ürettiği “istikrarsızlık” sarmalıyla AKP’nin “alternatifsizliği”nin motoru olma işlevi görecektir.
Kürt savaşına karşı ilk şoktan sonra dizginsiz şiddetinin kurumsallaştığı bu yıllarda yakın zamanda geri dönmüş olan eskimiş siyasiler bitimsiz ekonomik/ politik krizin etkisiyle artık itibar yitirmişlerdi. Bu siyasal alanda yeşeren sağlı sollu radikal hareketler de “müesses nizam” tarafından biçildi ya da ehlileştirildi. Göreli bir yükselme dönemi yaşayan devrimci hareket 1992-‘93’ten itibaren ağır yaralar aldı, Gazi ayaklanmasıyla zirveye çıkan militan-kitlesel öfke kendi sınırlarına çarptıktan sonra 19 Aralık katliamıyla budandı, etkisizleştirildi. “Devrimci demokrasi bitti” diye ilan edilen bu atmosferden devrimcilerin yerine etkili, daha yumuşak bir sosyalist hareket de çıkamadı. Zira Türkiye solunun ’71 sonrası kodlarında bu zaten epey zayıflamış, 12 Eylül’den sonraysa mecburen yönelinmiş bir siyaset biçimiydi.[4]
MHP, ’80 öncesine göre bir miktar palazlanmıştı. Özellikle üniversitelerde çatışmanın bir parçası olsa da medyanın verdiği gazla daha ılımlı bir hareket biçiminde topluma paketlenip, pazarlanıyordu. Ilımlı oluşun göstergeleri Bahçeli’nin beyaz çorap giymemek, bıyık bırakmamak gibi sembolik emirleridir. Bir nevi ülkücü kıyafet devrimi. MHP, “kontrgerilla”nın sahadaki unsurlarının partisi olmasına karşın 2007’den sonra düzenin sacayaklarından biri durumuna geldi. AKP’yle söylem bazında herkesten çok kavga eden MHP’nin 2016’dan itibaren “yeni durum”u görerek AKP’ye yaklaşması ve nihayetinde fiili koalisyonun bir paydaşı durumuna gelişi böyle bir sürecin üründür. O MHP ki bugün “çözüm süreci”ne öncülük ediyor ve Bahçeli’nin Öcalan’la, PKK’yle ilgili kimi çıkışları “benim” diyen birçok solcudan bile duymanın mümkün olmadığı bir evrede seyrediyor.
Tıpkı MHP gibi doksanlarda yükselen radikal bir akım olan İslamcılık da 28 Şubat’la ürkütülüp, ehlileştirilmişti. Ki, İslami hareketin çok büyük bir yekûnunu kapsayan ana akımın yani Milli Görüş’ün hiçbir zaman Cumhuriyet’le bir kopuş siyaseti gütmediğini de söylemek gerekiyor. AKP, zaten pratikte mevcut olan bu “evcil” yönelimi AB’cilik, demokrasi vaatleri, yeni bir siyaset yapma biçimiyle birleştirerek önünün açıldığı bir ortamda tek başına iktidara gelecektir. Depremin de vurduğu merkez siyaset itibarsızlaşarak bitmiştir, PKK meselesi Öcalan’ın yakalanmasıyla buzdolabına kaldırılmıştır, devrimci akımlar ölüm kalım mücadelesindedir. Muhafazakâr, İslamcı oyların yanı sıra ölmek üzere olan merkez sağın ve heyecanlı liberallerin oylarıyla erişilen bir tek başına iktidar… Merkez sağ oylarının CHP’yle paylaşılmasıyla ortay çıkan iki partili bir Meclis. Bu Meclis aritmetiğinin oluşumunda milliyetçi oyların Genç Parti’yle bölünmesinin ve sağ partilerin henüz tam olarak son nefeslerini vermemesiyle oluşan parçalı tablonun etkisi de var.
AKP, sıkışan ve kendini tüketen merkez siyasete ilaç gibi geldi. Toplumun bağrında zaten karşılığı olan muhafazakârlığın “yenilikçilik” söylemi hem Batı hem de Türk burjuvazisi tarafından satın alındı. Pek tabii sol ve sağ formlarıyla liberal kanaat önderlerince de… Yine de pürüzler yok değildi. Merkez siyasetin çekirdeğindeki unsurlardan Kemalist ya da daha dar bir tanımla ulusalcı akım AKP’yle mücadeleyi ana gündem belirledi. İdealist bir bakışla değilse bile kendi varlıklarını idame için bu şarttı da. Fakat bir kısmı muhtemelen gerçek olan darbe çalışması iddialarına karşın bu mücadelenin epey yumuşak ve savunmacı bir çerçeveden yürütüldüğünü belirtmek gerekiyor. Bu yumuşak yöntem ilerleyen safhalarda daha belirginleşecek ve AKP’yle mücadele meselesi bir tarafın sürekli saldırdığı öteki tarafınsa durmadan geri mevzilere çekilip en son uçurumun eşiğinde kendini bulduğu bir tiyatroya dönüşecektir.
Ordunun önemli bir kanadı, Baykal CHP’si, bürokraside, yargıda, akademide yerleşik ulusalcı odaklar AKP’yi geriletmek için ciddi bir çaba da harcadılar aslında. Orduyla iltisaklı kitlesel Cumhuriyet mitinglerinden kapatma davasına dek. -AKP az daha kapanıyordu-. Tamamen dövüşmeden çekildiklerini söylemek haksızlık olacaksa da “dava”nın üzerine yeterince titremediklerini, şahsi kaygıların daha çok ağır bastığını, geri çekilmenin erken bir dönemde başladığını söyleyebiliyoruz. Ancak yine de birçoğunun “dava”ya Fethullahçılardan daha bağlı olduklarını en azından mahkeme, hapishane performanlarından izleyebiliyoruz. Aynı hapishanelere kapatılma sürecinin bugünkü siyasal tabloyu belirleyenlerden biri olduğunun da altını çizerek elbette. Eldeki olanaklara karşın yenilgi kaçınılmazlaşmış ve bir grup “eski tüfek”, 15 Temmuz’dan sonra bu yenilgiden çıkış için eski düşmanlarıyla ittifak yolunu seçmiştir.
İşte AKP’nin operasyonelliğinin en geç örneklerinden biri.
Ama buradan önce daha eskilere gitmemiz şart.
Kendisine bürokrasi operasyonları çekilen AKP, bürokrasinin içinde başka bir güçlü odak olan siyasal akrabaları Fethullahçılarla ittifak kurarak karşı operasyonlara başladı. Demokrasi söyleminin rüzgârını da arkasına alan iktidar tıkır tıkır işleyen programıyla ve ittifakıyla varlığına yönelen tehdidi pek de zorlanmadan bertaraf etmeyi başardı. Ordu, yargı, akademi adım adım AKP’nin arka bahçesi hâline geldi. Dün için imkânsız görünen şey bugün için bir hakikat. Parti devleti onca badireye karşın tesis edilir. Bu süreçte, Fethullahçılarla papaz olmadan önceki en sert hamle Büyükanıt’ın e-muhtırasıydı. Birçok kişi bu iyi hazırlanmamış ve temellendirilmemiş metin karşısında 28 Şubat benzeri bir sinme beklerken “dik duran” iktidar yelkenini bu rüzgârla daha da şişirdi. Büyükanıt’la Erdoğan’ın sır kalan görüşmesinde ne konuşulduğu ise ciddi bir şaibe olarak merak konusu olmayı sürdürüyor…
Bundan sonra orduya ve destekçilerine yönelik -daha önce akıldan bile geçirilmesi mümkün olmayan- operasyonlarla AKP’ye karşı en büyük tehdidin beli kırıldı. Bunun PKK’yle savaşın -daha sonraki ardışık çözüm süreçleriyle birlikte- yeniden kızıştığı bir dönemde başarılması ise dikkate değer başka bir olgu.
Devletin paradigması ve yapısı birkaç hamlede dönüştü. Yeni bir rejimin tesis edildiği düzlemde eskinin direnişi kendine temelsiz bir nostaljiden başka bir tutamaç bulamıyordu. Bu nostalji daha sonra tabana ve Facebook gruplarına yayıldı. “Yenilgi” psikolojisi sadece eski muktedirleri değil halkın ciddi bir toplamını da kapsar vaziyete geldi. Bu psikoloji, durmadan kendine kahramanlar arar, yarattığı kahramanları bir günde hain yapar sonra kendine bir kahraman daha bulur. Gerçek bir kutuplaşmanın ve siyaset etme biçiminin olmadığı bir ortamda bu, bu şekilde sürer gider. “Kültürel iktidar bizde” gibi avuntular dolaşıma sokulur sonra. Geri bir kültürün de kültür olduğu gerçeği göz ardı edilerek.
Mevcut “Yeni Parti” çalışmasının da yenilgiyi kabul etmekten başka bir anlama gelmediğini söylemek zorunda kalıyoruz. Bir çıkış hamlesi gibi görülse de parti, tabanı olmayan ama parti içinde/çevresinde ikbalci destekçileri olan bir odağa teslim edilmiştir neticede. Başka türlü bir siyaset etme biçimi burjuva muhalefetinin sözlüğünde olmadığı için fiilen seçimsizleştirilmiş bir ülkede “umut” diye yeni bir parti ve yine seçimler gündeme konulmuştur. Bu hamlenin “siyasal normalleşme”yi Erdoğan’ın biyolojik varlığının sonrasına ertelemekten başka bir anlamı yokmuş gibi görünüyor. İdeo-politik sınırlar, en güçlü görünülen anda en zayıf kalma sonucunu getirdi. 19 Mart’ta da bizzat CHP tarafından durdurulan, yumuşatılan şey halkın sokakta siyaset yürütme isteğiydi.
2007 Ergenekon’la ve takiben 2010 referandumuyla ön hazırlıklarına başlanan, 2014’te doğan, 2018’de adı konan, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yeni müttefikleriyle -MHP ve bir kesim ulusalcı- konumunu sağlamlaştıran yeni bir rejim var. Devlet AKP, AKP devlet demektir. Yeni kurulan rejimin mahiyeti gereği de AKP’nin oylarının seçimlerde düşme eğiliminde oluşu rejimin varlığını nihai açıdan etkilemiyor. Zira Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 50’yi geçmek için hem iktidarın nimetlerini hem de muhalefetin zaaflarını kullanarak bir çözüm mutlaka bulunuyor. Erdoğan’ın oyunun AKP’nin oyundan on parmak kadar daha yüksek olduğu ise zaten bilinen bir gerçek. Kaldı ki genel ve yerel seçimlerde muhalefetin kazanımları da oluşturulan dikensiz gül bahçesinde yargı eliyle kolayca etkisizleştirilebiliyor. Tüm bunlara Batı emperyalizminin yeni evresinde AKP’ye daha hayırhah, kullanışlı, işlevsel bakıyor oluşunu da eklemek lâzım.
Dün 15 Temmuz olabildiyse -ki Türk siyasetinde ciddi bir sapmadır bu olay- bunun emperyalizme göbekten bağlı Fethullahçıların salt bir serdengeçtiliği, çılgınlığı, çaresiz kalışı olarak okuyamayız. Emperyalizmin en azından bir kanadının kararsız da olsa bu müdahaleye bir desteğinin olduğunu hesaba katabilmeliyiz. Bugünse emperyalizm ve AKP, ilk dönemden sonraki en sıkı fıkı dönemini yaşıyor. Konjonktür değişti, dünyada belirsizlikler, çatışma olasılıkları arttı. Türkiye gibi kilit bir ülkede istikrara en çok ihtiyaç duyulan an. Erdoğan’ın “otoriter eğilimleri”ne dair Avrupa’dan yükselen kimi çatlak sesleri edebiyat diye okuyunuz.. Ki ABD’nin çok daha ileri gittiği başka örnekler de olmuştur ama neticede var olan iktidarın gücü, simbiyotik ilişkinin sürdürülmesinden yana bir eğilimi kuvvetlendiriyor. AKP’nin bugün toplumsal algıdaki en iyi icraatinin dış politika oluşu yeni “aşırılıklar çağı”nın belirsizliklerinin kaygan zemininden güç almakta.
AKP’nin benzer simbiyotik ilişkileri dün Fethullahçılarla vardı, bugün MHP’yle. Erdoğan, kurultay sürecinde verdiği yargı desteğiyle Bahçeli’yi, Bahçeli de Başkanlık seçiminde verdiği destekle AKP’yi kurtardı. Fethullahçılarla ittifak ilişkisine son verilmesi ise daha karmaşık bir olay. Dersanelerin kapatılmasından MİT krizine, 17-25’ten ta darbeye giden bu kopuş sürecini sadece AKP’nin ya da Fethullahçıların tek başına iktidarı ele geçirme hırslarıyla açıklamak isabetsiz olacaktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi bunu emperyal klikler arası bir savaş biçiminde okuma olanağı mevcut. Neticede azımsanayacak bir kudrete sahip Fethullahçılık zelil bir duruma düşerek yenildi. Yüzeyde izleri bile kalmadı, ki Türkiye’de hiçbir siyasi hareket yenildikten sonra bu vaziyete düşmemiştir. Onca azametine karşın azami anlamıyla sempatizan kitlesi yüzde 3 olan bu mistik yapı, dağları tutan karların bir çırpıda suya dönüp kaybolması gibi çözüldü gitti.
AKP, ulusalcı bürokrasiden sonraki en büyük engelini, eski dostunu, bu defa daha zorlanarak tasfiye etti. Bu tasfiyeden sonra dost-düşman denkleminin de değiştiğini üst satırlarda belirttik.
AKP, bugün bir parti olarak merkez sağ, (kitabi anlamıyla) liberal unsurları büyük ölçüde tasfiye ettikten sonra bugün kendi politik ajandası gereği bayağı bayağı bir ideoloji partisine dönüşmüşse de koalisyon başka bir biçimiyle, Cumhur İttifakı'yla ve onu şu veya bu şekilde destekleyen unsurlarla sürüyor. Teğmenler olayı, TÜSİAD’ın bazı çıkışları, AKP içi İslami kliklerden biriyle MHP’nin yargıdaki mücadelesi gibi vakalar bir “iç kriz” okuması hevesine kimilerini götürse de bugün devlet Atatürk/Milli Şef[5] döneminden sonraki en bütüncül hâliyle tepemizde duruyor.
AKP’nin ANAP olmaması da işte tam da bu bütünsellik, parti devletinin tam olarak yerleşmesi hakikati sebebiyle ortaya çıkan bir sonuç. Hesap edilmiş, çalışılmış, uğruna nice operasyonlar çekilen ve ufak da olsa bir sıkıntı kalmaması için operasyonların süratle sürdürüldüğü bir dönem. Bu altüst ediş ikliminde iktidarda kalabilmek için sertlik dozunu biteviye arttırmak zorunda olduklarının bilincindeler. Hâl böyleyken Özel’in geçen sene gördüğü “darbe püskürtüldü” rüyasının “hikâyeden ibaret olduğu”nu belirtmiştik. Bu rüya bugün kâbusa döndü lâkin bu kâbusu öngörebilmek için de âlim olmak gerekmiyordu. Keramet bizde değildi yani.
Özel de belki bu sonuca varılacağını o gün biliyordu ama kendi siyasi geleneğinin gerçekliği gereği belli bir noktadan ileri gitmenin başka bir şeyleri göze almak anlamına geldiğinin, yepyeni bir siyaset etme biçimiyle AKP’nin kurduğu oyundan çıkmanın kendi harçları olmadığının farkındaydı. Gerçi “göze alınacak daha ne kaldı?” diye de sorulabilir. Bedel ödeme mefhumunun militan hareketleri aşarak tüm muhalefete yayıldığı bu atmosferde hâlâ yumuşak bir siyasetten ne umuluyor? Onun da cevabını -korkanlar, sinenler tabii ki var ama- artık bedel ödemekten korkmaktan ziyade siyaset biliminin kendisi belirliyor. CHP, o sert muhalefet dozuna kendini koşacak siyasal amaçlara da araçlara da sahip değil.
Taban kaybetse de AKP’nin en büyük avantajları Erdoğan’ın varlığı ve devletleşme olduğu kadar burjuva muhalefetinin de hareket alanının sadece yargı sopasıyla değil kendi ideolojik gıdası gereği de kısıtlı oluşudur. Bir taraf geniş ve durmadan değiştirilip, dönüştürülebilir bir hareket alanına sahipken, diğer taraf oyunu bizzat düşmanı tarafından belirlenmiş kurallara, sınırlara göre oynamak zorunda kalıyor. Üstelik işine gelmeyen yerlerde de iktidarın oyunbozanlıkları cabası.
AKP’yi ANAP’laştırabilecek en belirgin ihtimal Gezi’ydi. Ki ANAP’ın gidici olduğunu belirleyen momentum da işçi eylemleri olmuştu. Fakat Gezi’deki enerjinin sandıklara havale edilişi halkın diri muhalefetini sönümlendirdi. Oradan sonra seçimden seçime bir umut ya da umutsuzluk iklimiyle sandık, tutanak peşinde koşan bir toplam doğdu. Türkiye halkını bir bütün olarak özetleyebilecek şey onun yorgun olduğudur. Bu iktidar destekçileri için de geçerli. Zira aynı ekonomik, sosyal, siyasal darboğazdan onlar da etkileniyorlar uzayda yaşamadıkları için. 15 Temmuz’la edinilen psikolojik üstünlük iktidarın tabanına değil, salt tavanına özgüdür ve mükemmelen istismar edilmektedir.
İktidarı destekleyen kesimlerin bir kısmı pragmatik bir saikle bu desteklerini sürdürseler de onların çoğunun ideolojik bağlılıklarının küçümsenemez bir düzeyde olduğunu da söylemek gerekiyor. “Makarnacılar” denilen bu kesimin 15 Temmuz’da sokaklara çıkışı, yani 12 Eylül öncesinde bile bir program dahilinde çatışma ortamına girmeyen, ürkek, 28 Şubat’ta büyük ölçüde sinmiş, 27 Nisan’da tedirgin olmuş, korkak diye addedilen bu insanların uzun iktidar döneminde özgüven kazandıklarını gösterdi. 15 Temmuz’da marketlerde makarna kuyruğuna girenlerse daha çok karşı tarafta olanlardı… Elbette İslami ya da muhafazakâr kesimin bu “cesaret”inde arkalarındaki büyük siyasi, devletli gücün, polisin, askerin, tankın, topun etkisi de var kuşkusuz. Darbenin hiyerarşik bir biçimde cereyan etmiyor oluşunun bu cürete katkısı bir hakikat. Ama o gün ölenler de gerçek insanlardı.
Onca laubaliliklerine karşın Turgut Özal’a “Özal”, Erdoğan’a ise “Tayyip” denilmesi dahi AKP’nin neden ANAP olmadığını açıklamak için bir gösterge aslında. Ya da Özalcılık diye bir şey yokken Tayyipçiliğin olması. Aynı Tayyip’in bir yandan İslami duyarlılıkları ustaca işlerken, iç ve dış siyasette milliyetçiliği de istediği zaman partisi için işlevselleştirebilmesi, istediği vakit daha “demokrat” söylemleri kullanabilmesi, devlet oluşun kuvvetiyle yeni ittifaklar, destekçiler kazanmakta zorlanmaması onun en önemli silahı. Bu pragmatik siyasetin veçhelerinin farklılığını daha net görebilmek için Kürtlere kolektif bazı haklar tanınan dönemin de, çözüm süreçlerinde en ileriye atılan adımların da fakat işine gelince Kürtlere yönelik en amansız imha savaşlarının da bu yıllarda gerçekleştirildiğini söylemek kâfi. Daha dün HDP demek fiilen yasaklanmıştı bu ülkede. Ve bugün hâlâ DEM Parti'li belediyelerde kayyımlar varken, Kürt halkının temsilcileri içerideyken bir çözüm süreci yürütülebiliyor. Bu Allah vergisi bir yetenek olmadığına göre siyasetin dizayn edilmesi hamlelerinin ne denli başarılı olduğunu gösterir anca.
Tüm bu yaratılan koşullar böylece AKP’den bir ANAP çıkmasını önlerken, işte CHP’den bir “SHP” çıkması sonucunu getirdi.
Tek adam çevresinde örgütlenen, ileri/alternatif kadrolar yaratamayan, padişahlık psikolojisiyle var olan donanımlı kadrolarını da tasfiye eden, tabanın var olan kadrolardan son derece rahatsız olduğu AKP’nin ileride ANAP olacağı kesindir fakat bu sonla Tayyip Erdoğan’ın ömrü iç içe geçmiş gibi görünmektedir.
[1] Sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin doğal seyri açısından değil, merkez siyasetten Başbakan ve bakanların asılması olayıyla da çok ciddi bir sapma. Biz kendi siyasi tutumumuzla DP’ye nasıl bakarsak bakalım dönemin hükümetinin bu şekilde aşağılanarak yargılanması, hatta “köpek-bebek” davalarıyla işin sulandırılması ve neticede Bayar gibi bir isim de dahil olmak üzere idam cezaları verilmesi bir anomali. İhtilalci askerlerin akademisyenlere yazdırdığı anayasanın demokratik mahiyeti de bir sapma. TC’nin ve ordunun bundan sonraki tarihi bu anomali ve dallanmış kutupların iktidar mücadelesi çerçevesinde bir cunta girişimleri, gizli açık askeri müdahaleler fırtınası biçiminde geçecektir. Askerin cunta dönemleri dışında siyasette bu denli başat olduğu ikinci dönem de doksanlardır. Fakat paşaların imal etmeye çalıştığı yeni düzen kendi başlarını yedi.
[2] Özal, Başbakan olmasına karşın uzun bir süre resepsiyon sıralamalarında birçok askerin gerisinde tutuldu. Yine de Özal’ın özgül ağırlığını koyabildiğini ve zamanla duruma hâkim olduğunu, esas yönetici konumunu hemen hemen ilk günlerden ele aldığını söyleyebiliyoruz.
[3] Demirel enteresan bir figür. Altmışlarda dini duyarlılığı da kapsayarak DP'nin mirasını mutedil bir biçimde yürütme çabasında. Yetmişlerde faşistlerle müttefik. Seksenler sonu ve doksanlarda daha ılımlı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra da "laikliğin bekçisi" ekipte. Siyasal hayatı hep birilerini idare ederek geçti.
[4] ’68 ve ’71 devrimci çıkışını takiben, bugün Türkiye solu tarihinde ilk kez legalist sol devrimci harekete göre mukayese edilemez derecede daha güçlü. Dizaynın başarısının bir başka verisi. Tabiî daha genel düzlemde değişen dünya, ülke, toplum, siyaset, sol, gençlik, örgütlenme anlayışları, örgüte ve bireye bakış, kültür, ahlâk kodlarının dönüşmesiyle de ilişkili bu.
[5] Yazının “soluklanma” noktalarından ya da “eğlenceli” taraflarından biri olsun diye İnönü’den de bahsedelim. Paşa, sadece Türkiye’nin değil dünyanın en sıra dışı siyasi figürü. Sırasıyla: Milli Mücadele önderi, Atatürk döneminde TC tarihi rekoruyla çok uzun süre Başbakan, sonra tasfiye ediliyor ve Pembe Köşk’e kapanıyor, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra Millî Şef, diktatör, sonra DP hükümeti döneminde ana muhalefet lideri, 27 Mayıs müdahalesinden sonraki ilk seçimlerde koalisyon hükümetinde yine Başbakan (ve ilk hükümette DP’nin ardılı AP’lilerle koalisyonda), en sonunda parti içindeki Ecevitçilere “ya ben ya o” diye rest çekerek 34 yıl başkanlık ettiği CHP’ye veda etmek zorunda kalıyor.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.