María Corina Machado, Venezüella’nın Bolivarcı Devrim damarına ve bu damarın kazandırmış olduğu tarihsel ilerlemelere karşı emperyalizmin en kirli, en sinsi silahlarından biridir. Ona verilen Nobel Barış Ödülü, ne barışla ne de insanlık onuruyla ilgilidir. Tam tersine, bu ödül, egemen sınıfların, halkların iradesini çiğneyen, savaşı ve sefaleti kışkırtan işbirlikçilerini aklamak ve ödüllendirmek için kullandığı geleneksel bir araçtan daha fazlası değil

Nobel Barış Ödülü, yaygın kanının aksine, “sınıflar üstü olduğu düşünülen” “evrensel değerlerin” değil, egemen sınıfların ve onların iktidar ilişkilerinin bir yansımasıdır. Tarihsel olarak incelendiğinde, bu ödülün burjuvazinin ve devletlerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını meşrulaştıran bir platform işlevi gördüğü açıkça görülür. Nobel törenini düzenleyenler ve ilgili ödül komitesi de, sınıflar üstü “demokrasi”, “barış” ve “insan hakları” var olabilirmiş gibi bu kavramları kullanagelse de, tüm söylemlerin arkasında her zaman belirli bir ideolojik perspektif ve politik çıkar mevcuttur.
Ödülün kime verileceği, verilmeyeceği veya kimin aday gösterileceği kararları da, egemen sınıfların dünya görüşü ve çıkarları doğrultusunda şekillenir. Bu perspektiften bakıldığında, Venezüella’daki emperyalist çıkarların savunucusu María Corina Machado’nun Nobel ödülü kazanması da bu çerçevede gerçekleşmiştir. Ödül, burada bir “barış” aracı olarak değil, uluslararası sermayenin Venezüella’daki temsilcisini meşrulaştırma aracı olarak işlev görmektedir.
7 Ekim 1967’de, Venezüella’nın kalbi Caracas’ın lüks semtlerinde, burjuva elitinin tam göbeğinde doğan María Corina Machado, sıradan bir politikacı değil, adeta içerisine doğduğu sınıfa ait bir siyasal proje olarak kendi varlığını inşa etmiştir. Babası Henrique Machado Zuloaga, Venezüella’nın çelik endüstrisi devi SIVENSA’nın sahibi olarak, ülkenin en güçlü oligarklarından biridir. Hugo Chávez’in, petrol başta olmak üzere stratejik sektörleri ulusallaştırarak halkın yararına sunan politikaları, tam da bu ailenin servetinin ve gücünün kaynağını kurutma tehdidi taşıyordu. Annesi Corina Parisca Pérez ise, seçkin çevrelerde tanınan bir psikolog olarak, bu ayrıcalıklı dünyanın bir diğer temsilcisiydi.
Ancak Machado ailesinin emperyalist ağlarla bağı sadece Venezüella sınırları içinde değildi. Machadolar, uluslararası sermayenin ve siyonist lobinin en derin katmanlarıyla iç içe geçmişti. Büyük amcası Pedro Zuloaga ve dedesi Carlos Eduardo Mendoza, 1947’de Birleşmiş Milletler’de, Filistin halkının topraklarının işgal edilerek İsrail’in kuruluşunun tanınması için oy kullanan, siyonist projenin kilit aktörlerindendi. Bu kan bağı, Machado’yu, Wall Street’in, Pentagon’un ve Tel Aviv’in çıkarlarını Venezüella’da savunacak doğal bir “seçilmiş” kılıyordu. Onun siyasi kariyeri, bu zehirli mirasın kaçınılmaz bir devamıdır.
Machado’nun siyasi sahneye çıkışı, “demokrasi” ile değil, bir darbe girişimiyle oldu. 2002’de, Hugo Chávez’e karşı düzenlenen ABD destekli darbe, onun gerçek yüzünü gösterdi. Machado, bu kalkışmanın ateşli bir savunucusu ve organizatörü olarak öne çıktı. Kurduğu Súmate adlı sözde “sivil toplum” örgütü, aslında bu karanlık operasyonun finans ve propaganda ayağıydı. Súmate, ABD’nin Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) ve Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü (IRI) gibi, CIA bağlantıları defalarca ifşa edilmiş kuruluşlardan milyonlarca dolar fon aktarılan bir mekanizmaya dönüştü. NED’in Latin Amerika’daki karanlık sicili – 1973’te Şili’de Salvador Allende’ye karşı düzenlenen kanlı darbeden, Nikaragua’da Kontraları finanse etmeye kadar – Machado’nun da içinde yer aldığı operasyonun niteliğini açıkça ortaya koyuyordu.
Machado, bu fonlarla, Venezüella’nın seçim sistemini itibarsızlaştırmak, Chávez’in meşruiyetini sarsmak ve nihayetinde darbeyi “demokratik bir ayaklanma” olarak pazarlamak için medyayı ve kamuoyunu manipüle etti. Ancak Venezüella halkının olağanüstü direnişi, darbeyi 48 saat içinde çökertti. Machado’nun ilk büyük emperyalist hizmeti, kısa süreli oldu ama azmini kırmadı; aksine, burjuvaziye kaybettikleri alanı geri kazandırma misyonunu daha da pervasızca sürdürdü.
2010’da, manipülasyon ve ABD fonlarıyla süslenmiş bir seçim kampanyasının ardından Ulusal Meclis’e giren Machado, burayı burjuvazinin çıkarlarını açıkça savunacağı bir kürsüye çevirdi. Chávez’in, yoksullara ücretsiz sağlık, eğitim ve konut sağlayan, milyonlarca insanın hayatını değiştiren sosyalist politikalarını “popülist hırsızlık” olarak nitelendirdi. Ona göre, devletin asıl görevi halka hizmet etmek değil, özel sektöre ve yabancı sermayeye alan açmaktı.
Bu doğrultuda, ulusallaştırılan petrol devi PDVSA başta olmak üzere tüm kamu varlıklarının özelleştirilmesi için çağrılar yaptı. Bu, Venezüella’nın en büyük ulusal zenginliğinin, ExxonMobil ve Chevron gibi ABD enerji tekellerine bir altın tepsi içinde sunulması anlamına geliyordu. Machado’nun dilinden düşürmediği “ekonomik özgürlük” aslında neoliberalizmin en acımasız yalanıydı: Zenginlere ve çokuluslu şirketlere sınırsız özgürlük, yoksullara ise sefalet ve güvencesizlik.
Bu ajandasını sokağa taşımakta gecikmedi. 2014’te düzenlediği ve “guarimba” adı verilen şiddet eylemleri, ülkeyi bir kaos ortamına sürükledi. Barikatlar, molotofkokteylleri ve keskin nişancılarla donatılmış bu protestolar, 43 kişinin hayatını kaybetmesine, yüzlercesinin yaralanmasına yol açtı. Machado ise bu kanlı ayaklanmayı “özgürlük mücadelesi” olarak selamladı. Oysa gerçek hedef, küçük esnafı batırmak, kamu hizmetlerini felç etmek ve yoksul mahalleleri cehenneme çevirerek halkın Bolivarcı hükümete olan desteğini kırmaktı. Tıpkı uluslararası sermayenin istediği gibi.
Machado, 2012’de kurduğu Vente Venezuela partisi ile burjuvazinin siyasi arenadaki kale surlarını yükseltti. Partinin programı, özelleştirme, sosyal harcamaların budanması ve mutlak serbest piyasa dogması üzerine inşa edilmişti. Tıpkı “idolü” olarak övdüğü Margaret Thatcher gibi, onun vizyonu da işçi sınıfını, emekçileri ve yoksulları ezen neoliberal politikaların Venezüella’ya uyarlanmasıydı.
2019’da, Juan Guaidó’nun ABD tarafından icat edilen sahte “geçici hükümet”ine verdiği destek, bu yağma projesinin doruk noktasıydı. Machado, PDVSA’nın kontrolünün fiilen Washington’a devredilmesi planını açıkça destekledi. Guaidó’nun, Venezüella’nın yurtdışı varlıklarından biri olan Citgo’yu ve milyarlarca dolarlık altın rezervlerini yağmalaması, Machado’nun onayı ve teşvikiyle gerçekleşti. Bu, ulusal servetin, halkın elinden alınıp uluslararası finans kapitale aktarılmasının en somut örneğiydi.
Machado’nun savunduğu ABD yaptırımları ise Venezüella halkına adeta bir ekonomik savaş olarak yansıdı. 2018-2023 yılları arasında ülke ekonomisi yüzde 60’tan fazla küçüldü, hiperenflasyon yüzde 130 binlere fırladı ve 7 milyondan fazla insan hayatta kalabilmek için göç etmek zorunda kaldı. Machado, bu insanlık dışı yaptırımları “rejime karşı gerekli baskı” olarak savunmaktan çekinmedi. Yoksulların açlıkla, ilaçsızlıkla boğuşması, onun “burjuvaziye alan açma” projesinin kabul edilebilir bir bedeliydi.
Machado’nun sosyalizme olan düşmanlığı, basit bir politik pozisyonun ötesinde, ideolojik bir saplantıdır. Chávez’in Bolivarcı Devrimi, Venezüella’nın petrol gelirlerini tarihte ilk kez yoksul halkın yararına kullanarak, milyonlarca insanı yoksulluktan kurtaran, eğitim ve sağlık hizmetlerini ücretsiz ve evrensel hale getiren bir dönüşümü temsil ediyordu. Machado için ise bu kazanımlar, ortadan kaldırılması gereken birer “sosyalist tiranlık” belirtisiydi.
2014’teki guarimba isyanları, sadece bir hükümeti devirmek için değil, aynı zamanda bu sosyalist mirası yerle bir etmek için tasarlanmıştı. Yoksul mahalleleri hedef alan bu şiddet eylemlerinde, Chávez yanlıları linç edildi, sosyalist liderler tehdit edildi. Machado ise tüm bu olanları “barışçıl direniş” olarak pazarlamaya çalıştı. Onun gerçek amacı, sosyalizmin halkçı köklerini kazımak, ülkeyi emperyalizmin yeniden kesin hakim olacağı neoliberal bir laboratuvara dönüştürmekti.
Bu düşmanlık sadece Venezüella ile sınırlı değildi. Tüm Latin Amerika’daki sol hükümetlere ve “21. yüzyıl sosyalizmi”ne alaycı bir küçümsemeyle yaklaşıyor, Küba, Nikaragua ve o dönemdeki Bolivya gibi ülkeleri “diktatörlük” olarak karalıyordu. 2019’da Evo Morales’e karşı düzenlenen ABD destekli faşist darbeyi coşkuyla desteklemesi, onun bölgedeki emperyalist projeyle olan uyumunu gösteriyordu. Bu darbe, yerli halkı katleden Jeanine Áñez’i iktidara taşımıştı. Machado’nun sosyalizm karşıtlığı, işte bu kanlı ittifakların bir parçasıydı.
Machado’nun ABD ile ilişkileri, bir politikacının dış temaslarından çok, bir uşağın efendisine olan bağlılığını andırır. 2005’te George W. Bush’un Beyaz Saray’ında ağırlanması, bu ilişkinin resmi bir tasdikiydi. 2014’te ise doğrudan ABD Kongresi’nin kürsüsüne çıkarak, Venezüella’ya yönelik “tam finansal boğma” anlamına gelen yaptırımların artırılması için yalvardı. Birleşmiş Milletler raporlarına göre, bu yaptırımlar 2017-2022 yılları arasında ilaç ve gıda ithalatını engelleyerek 100 binden fazla ölüme neden oldu. Machado, bu insanlık suçunu “demokrasi için gerekli bir bedel” olarak sunmaktan hiç çekinmedi.
2019’da Trump’ın oğlu Donald Trump Jr. ile Miami’deki buluşmasında, “Venezüella’yı özelleştireceğiz, ABD şirketleri çok para kazanacak” sözünü verdi. Trump’ın Venezüella’ya askeri müdahale tehditlerini “hayat kurtaran operasyon” diyerek alkışladı. 2020’de, Trump’ın “maksimum baskı” politikası kapsamında Venezüella’nın yurtdışı altın rezervlerine el konulmasını destekledi.
Machado’nun siyonist lobiyle olan bağları, ailesinden gelen karanlık bir mirastı ve bunu modern çağın ihanetiyle taçlandırdı. 2020’de kurduğu Vente Venezeula partisi, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Likud partisiyle resmi bir işbirliği anlaşması imzaladı.
Machado, 2021’de attığı bir tweette, “Venezüella’nın mücadelesi, İsrail’in mücadelesidir” diyerek bu ittifakın ruhunu özetledi. Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırılarını “terör” olarak kınarken, İsrail’in Gazze’de on binlerce Filistinliyi katlettiği soykırımı görmezden geldi, hatta örtük bir destek sundu. İktidara gelmesi halinde Venezüella büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını açıklayarak, Trump’ın 2018’deki provokatif hamlesinin aynısını yapmaya söz verdi.
Bu ilişkinin sadece ideolojik bir boyutu yoktu. Machado’nun vaat ettiği özelleştirme furyası, İsrailli şirketlerin Venezüella’nın maden ve enerji sektörüne sızmasının önünü açacak fırsatlar sunuyordu.
Bugün Venezüella’nın Bolivarcı Devrim çizgisinden epey uzaklaştığı açık. Ancak María Corina Machado, Venezüella’nın Bolivarcı Devrim damarına ve bu damarın kazandırmış olduğu tarihsel ilerlemelere karşı emperyalizmin en kirli, en sinsi silahlarından biridir.
Ona verilen Nobel Barış Ödülü, ne barışla ne de insanlık onuruyla ilgilidir. Tam tersine, bu ödül, egemen sınıfların, halkların iradesini çiğneyen, savaşı ve sefaleti kışkırtan işbirlikçilerini aklamak ve ödüllendirmek için kullandığı geleneksel bir araçtan daha fazlası değil.
Bu yüzdendir ki, -yalnızca Nobel Ödülleri değil- burjuvazinin ve onun devletlerinin kültür, sanat, spor ve birçok üstyapı organizasyonu ile araya mesafe koymak, bu kurumların ideo-politik menzilinden çıkmak, şu ya da bu sebeple bu kurum ve organizasyonların ne olduğunu unutturmamak sınıfsal bir aciliyettir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.