Boğaziçi direnişinin düşündürdükleri

Alttaki magma kaynamaya başlamışsa şu veya bu vesileyle mutlaka işaret veriyor. Soma ve Boğaziçi direnişleri böylesi işaretlerdir ve gerisinin gelmesi kuvvetle muhtemeldir

Boğaziçi direnişinin düşündürdükleri

Önce Somalı madencilerin “Öyle mi Alay Komutanı!” haykırışı, ardından Boğaziçi öğrencilerinin tüm üniversitelere yayılan, memleket vicdanında yankılanan direnişi…

İrili ufaklı onlarca işçi direnişinin, Belediyelerine kayyum atanan Kürt halkının, doğa savunucularının ve kadınların dinmeyen isyanının temsili sözcüsü oldu Soma ve Boğaziçi direnişleri.

Başka sözcüklerle Türkiye’nin altında kaynamakta olan magmayı haber veren işaret fişekleri…

“Hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyin durmadan değiştirildiği” canım memleketimizde deja vu hissinden kurtulmak mümkün olmuyor. 12 Eylül darbesinin üzerinden altı yıl geçtikten sonra, durumun emekçiler için dayanılmaz hale gelmeye başladığını gösteren işaret fişekleri 1986 sonu 87 başlarında çakmaya başladı: Önce Netaş grevi, ardından da üniversite gençliğinin 14 Nisan İstanbul yürüyüşü ile başlayan ve Nisan ayı boyunca tüm Türkiye’ye yayılan eylemleri sökün etti. Ve bu işaret fişeklerini iki milyon işçinin sokaklara döküldüğü 1989 Bahar Eylemleri, 3 Ocak Genel Grevi, Büyük Madenci Yürüyüşü, KESK’in temellerinin atılışı, Kürdistan’da serhildanlar ve feminist hareketin ilk eylemleri izledi.

Sabah 00.05’te TV’lerde Hasan Mutlucan’ın sesinden “Kolbaşının kır atı” türküsünü dinlemedikleri sürece darbe olduğuna inanmayacak bir kitle var memlekette, onlara sözümüz yok. Devrim yolunda ömür tüketenler içinse 20 Temmuz 2015’de Suruç’ta patlayan bomba, rejimin ordusunun Kürt kentlerine tanklarla girmesi, Şırnak’ın, Sur’un yerle bir edilmesi ve 10 Ekim Ankara Katliamı, yeni darbe sürecinin kanlı ilanını bildiriyordu. 6-8 Ekim 2014 Kobanê olaylarından sonra MGK’de kararlaştırılan “Çöktürme Planı”, 5 Haziran 2015 seçimlerinden bir gün önce HDP’nin Diyarbakır mitinginde beş cana mal olan bombalı saldırı ilk işaretlerdi. Suruç-Sur-10 Ekim 2015 Ankara katliamlarıyla darbenin kanlı dönemi başladı ve 15 Temmuz 2016 “Allah’ın lütfu darbesinin” ardından tamamına erdi: Memleket altı yıldır cumhur şeysi darbesi altında inliyor. Suruç’tan başlayarak, 2015’in son altı ayındaki üç bin civarı can kaybı ile 12 Eylül 1980’den sonraki bir yılı kıyaslayacak olursak, cumhur şeysi darbesinin çok daha kanlı bir dönem olduğunu görürüz. Kürt kentlerinin yerle bir edilmesi esnasında yaşananları görmemeye meyyal ufku anti-Erdoğan’la sınırlılar ne üç bin can kaybını ne de Suruç ve Ankara Katliamlarını doğru anlayabilirler. İster kurbağanın yavaş yavaş ısıtılması efekti deyin, isterseniz “Kolbaşının kır atının” kişnememesinin -kişneyecek hali de kalmadı ya pek- yarattığı rehavet; altı yıldır kanlı bir darbe sürecinin içinden geçtiğimiz pek anlaşılamıyor.

Halbuki adı konmasa da yaşananın ağırlığını etinde kemiğinde hissediyor işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, aydınlar ve ezilenler. Ve bazı şeyler “doygunluğa ulaştığında” sağda solda çoban ateşleri yanmaya, dumanlar tütmeye başlıyor…

12 Eylül Darbesi’nden altı yıl sonra Netaş Grevi ve 14 Nisan gençlik eylemleriyle ilk etkili çoban ateşleri yandı.

2015 cumhur şeysi darbesinin üzerinden altı yıl geçtikten sonra “Dinle Alay Komutanı!” diyen işçi önderinin sesi ve tüm Türkiye’de yankılanan Boğaziçi direnişi de bir şeylerin doygunluğa ulaştığını, yeni dönemin çoban ateşlerinin yanmaya başladığını gösteriyor.

Alttaki magma kaynamaya başlamışsa şu veya bu vesileyle mutlaka işaret veriyor. Soma ve Boğaziçi direnişleri böylesi işaretlerdir ve gerisinin gelmesi kuvvetle muhtemeldir.

Devlet Bahçeli, Boğaziçi direnişçileri için “Başları ezilmelidir!” buyurdu. Polis kapı yerine duvar delerek evlere girdi. Bunun bilhassa tercih edilen, göze sokulmak istenen bir “yöntem” olduğu açık. Fakat bıçak kemiğe dayanmış, eylemciler haklılık bilinç ve cesaretini kuşanmışsa, su diye döktüğünüz şey yangını harlamaktan başka sonuç vermez: Boğaziçi’nde olan budur! Ve Boğaziçi yalnızca Boğaziçi değildir artık; kaynayan magmanın lav püskürttüğü kraterlerden biridir. Boğaziçi direnişi bağlamında, “Cumhurbaşkanının yetkileri sorgulanamaz” diyen İbrahim Kalın, pek de ince sayılamayacak bir doğrudanlıkla baklayı ağzından çıkardı: Rejim açısından mevzu Kayyum Melih’i dayatmak değil, Cumhurbaşkanının otoritesini sorgulatmamaktır. Tüm Türkiye’deki Boğaziçi eylemcileri de neye kalkıştıklarının farkında; direnişi Kayyum Melih’e daraltma sınırlarını aşıp üniversitelerde akademik-idari özerklik talep ediyor, rektörlerini kendileri seçmek istiyorlar. Ve bu talebin, faşizme karşı özgürlük mücadelesinin bir parçası olduğunun gayet farkındalar. Direnişin Boğaziçi’ne kapanarak değil, ancak toplumsallaşması durumunda kazanılabileceği bilinciyle, Rumeli Hisarüstü Mahallesi’nden başlayarak halkı tencere tava çalıp, ışıkları yakıp söndürerek eylemi büyütmeye çağırmaları tam da bu farkındalığı gösteriyor.

İktidar kuyruğu dik tutarak bükemediği bileği öpme yöntemlerinden biri olarak direnişin tavsayıp sönümlenmesini mi bekleyecek yoksa saldıracak mı?

Bunu kısa süre içinde göreceğiz.

Boğaziçi direnişçilerinin ve tüm toplumsal muhalefetin önündeki soru(n) ise iktidarın iki taktiğine; yani sönümlendirme ve/veya ezme usullerine karşı ne yapılacağıdır?

Gökçe Çiçek Kösedağı’nın Medyascope’ta sekiz üniversiteden gençlerle yaptığı Boğaziçi gündemli programı hayranlıkla izledim. Konuşmaların ruhunu-esasını şöyle özetleyebilirim: Sorunu etinde kemiğinde hisseden sahicilik ve samimiyet, öğrenci sorunlarını büyük bir inandırıcılıkla tarifleme yeteneği ve alanın özgül sorununu Türkiye’nin demokratikleşmesi meselesine ustalıkla bağlayabilme kavrayışı.

Şifresiz-dolambaçsız konuşmak gerekirse, bizim kuşağımızın öğrenci hareketi bu “dilden” yoksundu. Biz üniversite sorunlarına dair kurduğumuz üçüncü cümlenin ardından devrim meselesine atlar, hatta araya sıkıştıracağımız bazı işaretlerle grup kimliğimize dair “renk vermeyi” de ihmal etmezdik. Şekillenmemiz böyleydi. Herhangi bir meseleyi, trafik sorununu bile devrime bağlamakta bir sakınca yoktur; mesele bunu nasıl yaptığınızda düğümleniyor. Başkalarını da ikna eden bir ustalıkla mı, yoksa kestirmeden slogancılığa atlayarak mı? Hiçbir sorun araçsallaştırılamaz ya da araçsallaştırılan her sorun/dinamik bizden uzaklaşır. Yaşayanların hissettiği içtenlikle sorunu paylaşmak, onlarla omuz omuza, eylem içinde birlikte tecrübe-bilinç biriktire biriktire, sorunun içinden genel politik/devrimci bağlama doğru ilerleyebilmek, bizim kuşağın devrimci gençlik hareketinin pek beceremediği bir şeydi.

Kösedağı’na konuşan sekiz üniversiteden temsilcilerin dillerindeki yetkinlik -ki bu dil, genel muhalif öğrenci kitlesinin yönelim ve birikimleri hakkında da fikir verir- ikinci ve temel bir vasıfla pekiştirilmeyi bekliyor ya da zaten öyleyse ne iyi: Alanın özgül sorununun içinden yürüyerek ustalıkla demokrasi ve özgürlük mücadelesine, faşizmden acı çeken tüm ezilen ve sömürülenlerle birlikte yürümeye doğru ilerleyebilmek…

Bu sadece Boğaziçi ve Soma direnişçilerinin değil Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında parlayıp sönen tüm çoban ateşlerinin temel meselesidir; tüm demokrat, devrimci ve sosyalistlerin de tabii.

Bu soruna üretilen veya üretilemeyen cevap, işaret fişeklerinin ardından gelmesi kuvvetle muhtemel büyük volkanik patlamanın kaderini de belirleyecektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur