Rotterdam çevresindeki lojistik ve liman işlerinden Westland’daki sera emeğine, Brabant ve Limburg’daki gıda ve depo işlerinden Amsterdam ve Den Haag’daki temizlik, bakım ve hizmet işlerine kadar göçmen emeğin yoğunlaştığı alanlarda kalıcı temas noktaları yaratmak zorundayız. Her yere aynı anda gitmek yerine, belirli sektörlerde küçük ama sürekli ilişkiler kurmak daha gerçekçidir

Bir önceki yazıda Hollanda’daki Türkiyeli emekçilerin neden hâlâ örgütsüz kaldığını tartışmaya çalışmıştım. Orada temel sorun şuydu: Dernek çok, çevre çok, aidiyet çok ama sınıf adına gerçek temas az. İşçinin ücretine, sözleşmesine, vardiyasına, geçici iş ajansıyla yaşadığı soruna, barınma baskısına ve dil engeline doğrudan dokunan örgütlü bir hat hâlâ zayıf.
Şimdi daha zor soruya geçmek gerekiyor: Ne yapmalı?
Bu soruya “daha fazla dayanışma” ya da “daha çok örgütlenme” diyerek cevap veremeyiz. Bunlar doğru ama eksik cümlelerdir. Eğer sorun işçinin gerçek hayatına değmeyen örgütlenme biçimleriyse, çözüm de işçinin gerçek hayatına yerleşen yeni bir sendikal hat olmalıdır.
Hedefi bulanıklaştırmaya gerek yok: Yeni bir sendikal örgütlenmeye ihtiyaç var.
Ama bu, yarın sabah tabelası asılacak dar bir topluluk sendikası anlamına gelmiyor. Türkiyeli emekçilerin deneyimi bu tartışmanın başlangıç noktası olabilir; çünkü bu yazı o deneyimin içinden konuşuyor. Fakat hedef yalnızca Türkiyeliler olamaz. Hedef, bütün göçmen işçileri ve aynı işyerlerinde çalışan Hollandalı işçileri kapsayacak örgütlü bir sınıf gücüdür.
Bugün emek meselesini göçmenlikten, göçmenliği de sermayenin hareketinden ayrı düşünemeyiz. Sermaye üretimi başka ülkeye taşıyabiliyor, tedarik zincirlerini kıtalar arasında kurabiliyor, kârını sınırların ötesine aktarabiliyor. Ama işçi sınıfı aynı serbestlikle hareket edemiyor.
İşçi vizeye, oturum iznine, dile, kira kontratına, aile sorumluluğuna, geçici sözleşmeye, geçici iş ajansına ve işten atılma korkusuna bağlı. Patron üretim yerini değiştirebilir, ajans yeni işçi bulabilir, şirket maliyeti başka yere kaydırabilir. Ama işçi çoğu zaman aynı vardiyaya, aynı eve, aynı borca, aynı statüye ve aynı korkuya sıkışır.
Göçmen işçinin kırılganlığı tam burada başlar. O yalnızca başka bir ülkeden geldiği için değil, hareket kabiliyeti sermayeye göre çok daha sınırlı olduğu için savunmasız hale gelir. Bu yüzden göçmen emek meselesi yalnızca kimlik, uyum ya da kültürel aidiyet meselesi değildir. Sermayenin hareket serbestliği ile işçinin bağlılığı arasındaki sınıfsal çelişkinin en görünür alanlarından biridir.
Hollanda Merkezi İstatistik Bürosu’nun (Centraal Bureau voor de Statistiek, CBS) verileri bu tabloyu daha somut hale getiriyor. 2024’ün son çeyreğinde çalışan nüfusun yüzde 27’si esnek iş ilişkisi içindeydi. Aynı dönemde 360 bin geçici iş ajansı işçisi vardı. 2024’te geçici iş ajansı işlerinin yüzde 52,4’ü ise Hollanda dışında doğmuş işçiler tarafından yapıldı. Bu tablo, göçmen emeğin örgütlenmesini soyut bir ahlaki çağrı olmaktan çıkarıp doğrudan sınıf mücadelesinin merkezine yerleştiriyor.
Hollanda’da göçmen emek örgütlenmesi sıfırdan başlamıyor. Türkiyeli işçilerin, sol ve sosyalist çevrelerin, antifaşist göçmen yapıların, işçi derneklerinin ve sendikal temasların geçmişten gelen bir hafızası var. Bu hafıza nostalji konusu değil, bugünün örgütlenmesi için ders çıkarılması gereken bir birikimdir.
Ama geçmişe yalnızca övgüyle bakamayız. Şunu sormak zorundayız: Bu deneyimlerin hangileri işyerine gerçekten yerleşebildi? Hangileri zamanla kültürel çevreye dönüştü? Hangileri kuşak değişimiyle zayıfladı? Hangileri yeni göçmen işçiye, geçici iş ajansı sistemine, esnek sözleşmelere ve çok dilli çalışma hayatına uyum sağlayamadı?
Bugün yeni bir sendikal hat tartışması, geçmişi tekrar etmek için değil, geçmişin eksik bıraktığı yerden devam etmek için yapılmalıdır. Önceki kuşakların mücadele hafızası bugünün depolarına, vardiyalarına, ajans işçilerine, sera emeğine, temizlik ve bakım işlerine bağlanmadıkça canlı bir örgütlenme gücüne dönüşemez.
Mesele geçmişi reddetmek değil; geçmişin sınıf birikimini bugünün parçalı ve güvencesiz emek rejimiyle yeniden buluşturmaktır.
Burada sınıf hattı derken işçinin dilini, kökenini, inancını, cinsiyetini ya da göçmenlik deneyimini yok sayan dar bir ücret mücadelesinden söz etmiyorum. Tam tersine, bütün bu farklılıkların emek sömürüsü içinde nasıl kullanıldığını görmekten söz ediyorum.
Patronun nihai dili kârdır; ama bu kârı üretirken milliyetçiliği, ırkçılığı, dil farkını ve göçmenlik statüsünü kullanmaktan geri durmaz. Göçmen işçiye “sen zaten geçicisin” duygusu verilir. Yerli işçiye “göçmen senin ücretini düşürüyor” denir. Eski göçmen yeni gelene, kadrolu işçi geçici ajans işçisine karşı konumlandırılır.
Bu yüzden sınıf hattı, ırkçılığı görmezden gelen çıplak bir ekonomik mücadele değildir. Irkçılığın, dil bariyerinin, göçmenlik statüsünün ve hukuki güvencesizliğin emek sömürüsünde nasıl kullanıldığını gösteren işyeri ve sektör temelli bir mücadele hattıdır.
Göçmen emekten başlamak sınıfı bölmek değildir. Sınıfın en kırılgan halkasından başlayarak bütünü örgütlemeye çalışmaktır.
Hollanda’da sendikal alan boş değil. Hollanda Sendikalar Federasyonu (Federatie Nederlandse Vakbeweging, FNV), Ulusal Hristiyan Sendikalar Federasyonu (Christelijk Nationaal Vakverbond, CNV) ve başka sendikal yapılar var. Toplu iş sözleşmesi sistemi (Collectieve Arbeidsovereenkomst, CAO), işyeri temsil mekanizmaları ve sendikal gelenekler bu ülkenin emek rejiminin parçası.
Bu gerçeği yok sayarak “yeni sendika” demek kolaycılık olur. Ama bu yapıların varlığını gerekçe gösterip göçmen emeğin örgütsüzlüğünü görmezden gelmek de aynı ölçüde yanlıştır.
Sorun, mevcut sendikaların var olup olmaması değil. Sorun, göçmen işçinin bu yapılara ne kadar ulaşabildiğidir. Bir işçi toplu iş sözleşmesinin ne olduğunu bilmiyorsa, bordrosunu okuyamıyorsa, hastalık hakkını anlamıyorsa, sözleşmesinin hangi maddesinin kendisini koruduğunu bilmiyorsa, ortada ciddi bir temas sorunu vardır.
Bu yüzden yeni sendikal hat, mevcut sendikaları yok sayan bir macera değil; onların ulaşamadığı alanlara basınç uygulayan, göçmen işçiyi görünür kılan ve gerekirse onlarla stratejik ilişki kuran bir örgütlenme olarak düşünülmelidir.
Bu yazı hazır bir kuruluş planı sunmuyor. Bir sendikanın hukuki statüsü, mali yapısı, üyelik modeli, mevcut sendikalarla ilişkisi ve toplu iş sözleşmesi süreçleri ayrıca tartışılması gereken başlıklardır. Ama bu zorluklar böyle bir hattın gereksiz olduğunu değil, ciddiyetle ele alınması gerektiğini gösterir.
İlk işimiz bellidir: Çok dilli bir hak ve dayanışma hattı kurmak. İşçi sözleşmesini, bordrosunu, hastalık hakkını, tatil ücretini ve işten çıkarıldığında ne yapacağını kendi dilinde öğrenebilmelidir. Bu hattı yalnızca danışma hattı olarak bırakmamak; gelen sorunları kayıt altına almak, tekrar eden örüntüleri görmek ve bunları ortak mücadele başlıklarına çevirmek gerekir.
İkinci adımımız, sektör bazlı işçi komiteleri kurmaktır. Rotterdam çevresindeki lojistik ve liman işlerinden Westland’daki sera emeğine, Brabant ve Limburg’daki gıda ve depo işlerinden Amsterdam ve Den Haag’daki temizlik, bakım ve hizmet işlerine kadar göçmen emeğin yoğunlaştığı alanlarda kalıcı temas noktaları yaratmak zorundayız. Her yere aynı anda gitmek yerine, belirli sektörlerde küçük ama sürekli ilişkiler kurmak daha gerçekçidir.
Üçüncü adımımız, bu komiteleri sendikal güce dönüştürmektir. Bu güç, Hollanda Sendikalar Federasyonu ya da Ulusal Hristiyan Sendikalar Federasyonu içinde göçmen işçi komiteleri biçimini alabilir; bağımsız bir işçi inisiyatifi olarak başlayabilir; zamanla ayrı bir sendikal yapıya da dönüşebilir. Belirleyici olan tabela değil, işçinin hayatında gerçek karşılığı olan örgütlü güçtür.
Bu hattın sürdürülebilirliği de baştan düşünülmelidir. Yalnızca gönüllülükle kalıcı sendikal çalışma yürütülemez. Üyelik aidatı, dayanışma fonu, gönüllü hukukçular ve çevirmenlerden oluşan destek ağı, düzenli eğitim toplantıları, sektör raporları ve şeffaf mali yapı gerekir. İşçinin güven duyacağı örgütlenme, yalnızca doğru sözle değil, süreklilikle ve hesap verebilirlikle kurulur.
Bu soru önemlidir. Ama cevabı yalnızca “irade” kelimesine sıkıştırılamaz. Örgütsel form, kaynak, hukuk bilgisi, süreklilik, kadro, dil kapasitesi, sektör bilgisi ve işyeri teması gerekir.
Hollanda’da bunu yapabilecek birikim, donanım, tarihsel hafıza ve kadro potansiyeli var. Yıllardır emek vermiş, örgütlenmiş, mücadele etmiş, sendikal deneyim biriktirmiş insanlar var. Göçmen hakları alanında bir hafıza var. Irkçılığa karşı mücadele deneyimi var. Bunların yanında bugün fabrikalarda, depolarda, geçici iş ajansı sisteminde ve vardiyalarda çalışan, bu ihtiyacı doğrudan kendi hayatında hisseden işçiler var.
Ama potansiyel kendiliğinden örgüte dönüşmez. Geçmiş deneyim bugünün örgütlenme biçimiyle birleşmezse yalnızca anı olarak kalır. Kadro süreklilik kazanmazsa dağılır. Öfke kaynakla, bilgiyle, disiplinle ve işyeri temasıyla birleşmezse kısa sürede söner.
Bugünkü mesele, mevcut birikimi göçmen işçi gerçekliğine uygun bir örgütsel forma kavuşturmaktır.
Bir önceki yazıda temsil iddiasının çok, temasın az olduğunu söylemiştim. Şimdi bir adım daha ileri gitmek gerekiyor: Temas örgüte dönüşmelidir.
İşçinin halini bilmek, onunla sohbet etmek, yalnızlığını görmek önemli. Ama bunlar örgütlü sınıf gücüne dönüşmediği sürece sorun yerinde durur.
Bugün Hollanda’daki göçmen emekçiler için ihtiyaç duyulan şey yeni bir aidiyet çevresi değil, yeni bir sınıf örgütlenmesidir. İşçinin hayatına yerleşen, onun dilini konuşan, vardiyasını bilen, bordrosuna bakan, korkusunu ciddiye alan, hakkını savunan ve onu yalnız bir birey olmaktan çıkarıp kolektif bir özneye dönüştüren bir sendikal hat.
Bu hattın adı bugünden hazır olmayabilir. Hukuki biçimi, mali yapısı, mevcut sendikalarla ilişkisi ve örgütsel modeli tartışılabilir. Ama ihtiyaç tartışılamayacak kadar açıktır.
Sermaye sınır tanımadan hareket ederken, işçi sınıfı kendi ortak hareket gücünü kurmak zorundadır.
Bunun adı yeni bir dernek değil.
Bunun adı, örgütlü sınıf gücüdür.
Kaynak notu: CBS/TNO, “Minder werknemers met flexibel contract”, 14 Şubat 2025; CBS, “In buitenland geboren uitzendkrachten doen ruim helft uitzendwerk”, 28 Ocak 2026.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.