Amazon’da bir işçi: Deborah Liljegren*

Deborah Liljegren bir anda tali, kapıya konabilecek bir muhasebeciden, asli bir işçiye, hem de işçinin mavi yakalısına dönüşüvermişti. Bu gerçekle yüzleşmekten başka çare yoktu. Zaten, günün akışı, ritmi öylesine değişmişti ki, her an hayatın kendisi ona “işçisin sen, işçisin” diye işçi olduğunu durmadan hatırlatıyordu

Amazon’da bir işçi: Deborah Liljegren*

Deborah Liljegren geçtiğimiz mart ayına kadar kendini işçi sınıfının bir mensubu olarak görmüyordu. Bir reklam şirketinde muhasebeci olarak çalışıyor, kimilerinin ona plaza çalışanı, kimilerinin beyaz yakalı demesine aldırmıyordu. O kendini orta sınıfın ortasında bir yerde görüyor, kendine en çok bu sıfatı yakıştırıyordu.

Ta ki, o malum salgın gelene, hayat durana kadar. Liljegren’in yıllardır yaptığı o muhasebecilik işi asli işler grubuna girmiyordu. Reklamlar azalmış, çalıştığı şirket sızlanmaya başlamıştı. Gelen giden para azaldı, harcamalar kısıldı. Dolayısıyla, Liljegren’in kaydını tutacağı pek bir şey kalmadı. Liljegren şirketin kendisine ihtiyacı kalmadığını görüyor, kapıya konacağı günü bekliyordu. Sonunda kondu da. Kendini bir anda pandemi yüzünden işinden olanlar arasında, hızla şişen yedek emekçiler ordusunun içinde buldu.

Sudan çıkmış balığa dönen Liljegren’in bakmak zorunda olduğu iki çocuğu, üç aydır işsiz kocası yetmiyormuş gibi, bir de aslında bankanın sahip olduğu ama onun kendisinin sandığı ipotekli evinin, kamyonetinin, kocasının arabasının borçları, beş adet kredi kartının aylık ödemeleri, kısacası ancak borçlanarak sürdürülebilecek bir hayat standardı vardı. Hepsi bir anda yok olabilirdi. Bir iki ay içinde her şeyini kaybeden komşularının durumuna düşmek istemiyordu. Hemen iş aramaya başladı. Allahtan pandeminin palazlandırdığı Amazon vardı da bir iş bulabildi. Çok mutlu oldu.

Yeni hayatının eskisinden biraz farklı olacağını kestiriyordu. Ne de olsa masa başında değil, ayakta fiziki bir işti bulabildiği: önündeki konteynerlerden robotik kutulara/raflara durmaksızın bir şeyler yerleştirmesi gerekiyordu. Bazı günler bu “şeylerin” sayısı 2000’i geçiyordu. İşin kendisinin bu kadar yorucu olacağını önceden tahmin etmek zordu; ancak başına geldiğinde fark edilen başka tür bir yorgunluktu bu.  Amazon, çalışanların üretkenliğini, saat başı kaç yerleştirme yaptığını denetlemenin binbir türünü kullandığı için insana başını kaşıyacak, hatta tuvalete gidecek vakit bile kalmıyordu.

Deborah Liljegren bir anda tali, kapıya konabilecek bir muhasebeciden, asli bir işçiye, hem de işçinin mavi yakalısına dönüşüvermişti. Bu gerçekle yüzleşmekten başka çare yoktu. Zaten, günün akışı, ritmi öylesine değişmişti ki, her an hayatın kendisi ona “işçisin sen, işçisin” diye işçi olduğunu durmadan hatırlatıyordu. O, sabah 8 civarı kalkıp, ailece yapılan kahvaltıların yerini bambaşka bir koşturma, ama yine de hiçbir şeye yetişememe almıştı.

Sabah 3.15’te kalkıp, kendine gelmek için suyun altına girip, hızla bir kahvaltı yapmak, ardından öğle yemeği için sandviç hazırlamak, yetişilemeyen çamaşır, yemek gibi ev işlerinden yapabildiğini yapmak ve hızla 50 km uzaktaki 93 bin metrekarelik Amazon hangarına 5.30’da varabilmek için kamyonete atlamak şarttı. 5.45’te 3 metrelik bir alanda iş başı yaptığında her sabah karşısında neyin nereye yerleştirileceğini, kutulu/raflı robotların gelmek üzere olduğunu ona hatırlatan bilgisayar ekranını buluyordu. Amazon’un şaşmaz düzenine, aksamayan robotlarına hayran olmamak elde değildi!

İşe başlamadan tuvalete gitmek şarttı, çünkü ilk 20 dakikalık mola neredeyse 4 saat sonra 9.35’te idi. 9.55’te dönüldüğünde ise sadece 1 saat 35 dakika daha çalışmak gerektiğinden insan idare edebiliyordu. Liljegren’in en sevdiği mola 30 dakikalık öğle yemeği molası idi: hemen kendini hangarın dışına kamyonetine atıyor ve hazırladığı sandviçini yiyor, biraz temiz hava alıyordu. Hangarda neyi soluduğu pek belli değildi, gazetelerde en az 20 bin Amazon işçisinin COVID-19 virüsünü kaptığını o da okuyor, uzaktan aşina olduğu bazı işçilerin bir süre sonra kaybolduğunu gözlemliyordu.

Öğleden sonraki mesai sabah mesaisine benzemez; sabahın yorgunluğunun üzerine biner bu mesai. Süre olarak daha azdır (4 saat 55 dakika) ama sabah mesaisinin (5 saat 15 dakika) en az iki katı yorucudur. 14.45 ile 15.05 arası verilen o kahve/sigara molası yetmez, insanın ayakları geri geri gider o son, 17.15’te bitecek 2 saatlik mesaiye dönerken.

Liljegren 50 km’lik mecburi seyahat ile eve döndüğünde saat 18.00’di. 10 saat 20 dakikalık işgününü arkada bırakmıştı. Yemek yemek, iki laf etmek, sabah yapamadığı ev işlerini yapabilmek, 7 saat uyuyarak, ertesi gün emek gücünü tekrar satılabilecek hale getirebilmek için 2 saati vardı.

20.15’te Liljegren de tıpkı diğerleri gibi Allah’ına şükrederek yatağa kendini bıraktı.


* Deborah Liljegren’in kendisi, önceki işi, Amazon’daki mesai saatleri, yaptığı iş gibi bilgiler Wall Street Journal’da 28 Kasım’da okuduğum bir haberden. Yazıdaki diğer bazı kurgusal bilgiler ise ABD’de çalıştığım bir oyuncak fabrikasındaki kendi deneyimime dayanıyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur