Ortadoğu sorunu, yalnızca diplomatik müzakerelerle çözülebilecek dar bir güvenlik meselesi değildir. Bölgenin yapısal krizleri; emperyalist bağımlılık ilişkileri, enerji tekelleri, otoriter rejimler, eşitsiz gelişim ve tarihsel parçalanma dinamikleriyle birlikte ele alınmalıdır. Aksi halde ateşkesler geçici olacak, savaşlar farklı biçimlerde yeniden üretilecek ve Ortadoğu küresel güç mücadelelerinin merkezindeki kırılgan coğrafyalardan biri olmaya devam edecektir

Modern Ortadoğu’nun tarihsel biçimlenişi, bölge halklarının doğal toplumsal gelişim süreçlerinden çok, emperyalist müdahalelerin belirlediği siyasal mühendislik projeleri üzerinden şekillenmiştir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme süreciyle birlikte Ortadoğu, küresel kapitalist sistemin stratejik yeniden paylaşım alanlarından biri haline gelmiştir. Bu nedenle günümüzde yaşanan savaşları, mezhepsel çatışmaları, sınır krizlerini ve devletler arası gerilimleri anlayabilmek için öncelikle Ortadoğu’nun nasıl parçalandığını ve emperyalist merkezler tarafından nasıl yeniden tasarlandığını incelemek gerekir.
Yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik, askeri ve idari açıdan zayıflaması, Avrupa emperyalizminin bölge üzerindeki hesaplarını hızlandırmıştır. Sanayi kapitalizminin gelişmesiyle birlikte enerji kaynaklarına, ticaret yollarına ve stratejik limanlara duyulan ihtiyaç artmış; Ortadoğu bu yeni küresel sistem açısından yaşamsal önem kazanmıştır. Özellikle Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla birlikte bölge, Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin merkezlerinden biri haline gelmiş; İngiliz emperyalizmi açısından Hindistan yolu üzerinde vazgeçilmez bir jeopolitik koridora dönüşmüştür.
Birinci Dünya Savaşı, yalnızca büyük imparatorlukların çöküşü değil; aynı zamanda Ortadoğu’nun emperyalist merkezler arasında yeniden paylaşılması anlamına gelmiştir. Savaş sırasında İngiltere ve Fransa arasında imzalanan Sykes–Picot Antlaşması, modern Ortadoğu’nun siyasal haritasını belirleyen en kritik dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu anlaşma, bölge halklarının etnik, kültürel, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerini dikkate almadan çizilmiş yapay sınırlar üzerinden yeni devletlerin oluşturulmasını öngörüyordu. Böylece Ortadoğu’daki sınırlar halkların tarihsel gelişiminin sonucu olarak değil; emperyalist çıkarların ihtiyaçlarına göre şekillendirildi.
Bu yapay sınırlar, sonraki yüzyıl boyunca sürecek olan birçok çatışmanın da temelini oluşturdu. Kürtlerin dört ayrı devlet arasında bölünmesi, Filistin meselesinin yaratılması, mezhepsel fay hatlarının devlet yapıları içine yerleştirilmesi ve kabile-toplum ilişkilerinin parçalanması; bölgenin sürekli kriz üretmesinin tarihsel altyapısını oluşturdu. Emperyalist güçler açısından amaç, güçlü ve bağımsız bölgesel birliklerin ortaya çıkmasını engellemek; birbirleriyle çelişki yaşayan zayıf devlet yapıları yaratmaktı. Bu politika, klasik “böl ve yönet” stratejisinin Ortadoğu’daki somut biçimi olarak işledi.
Özellikle İngiliz emperyalizmi, bölgedeki monarşik yapıları destekleyerek kendi çıkarlarına bağlı siyasal rejimler inşa etmeye yöneldi. Körfez şeyhlikleri ve hanedanlıkları bu süreçte yalnızca yerel yönetimler değil; emperyalist sistemin bölgesel uzantıları olarak örgütlendi. Daha sonra ABD’nin bölgeye hâkim olmasıyla birlikte bu yapıların büyük bölümü Amerikan güvenlik mimarisine entegre edildi. Böylece Ortadoğu’da siyasal iktidarlar ile küresel sermaye arasında bağımlılık ilişkileri derinleşti.
Ortadoğu’nun emperyalist paylaşımında petrolün keşfi belirleyici bir kırılma yarattı. 20. yüzyılın başlarında petrolün sanayi, ulaşım ve askeri teknolojiler açısından vazgeçilmez hale gelmesi, bölgeyi küresel kapitalizmin merkezlerinden biri haline getirdi. Özellikle Irak, İran, Suudi Arabistan ve Körfez hattındaki rezervler, emperyalist devletlerin doğrudan müdahale politikalarını hızlandırdı. Petrol artık yalnızca ekonomik bir meta değil; küresel hegemonya kurmanın temel araçlarından biri haline gelmişti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin zayıflamasıyla birlikte ABD, Ortadoğu’da yeni hegemonik güç olarak öne çıktı. Özellikle Soğuk Savaş sürecinde Ortadoğu, Sovyet etkisinin sınırlandırılması açısından kritik bir cephe olarak görüldü. ABD bir yandan İsrail’i bölgesel askeri müttefik olarak güçlendirirken, diğer yandan Körfez monarşilerini kendi güvenlik eksenine bağladı. Böylece bölge, hem enerji kaynaklarının kontrol edildiği hem de küresel askeri üs ağlarının yoğunlaştığı stratejik bir merkez haline geldi.
Bu süreçte İsrail’in kuruluşu da Ortadoğu’daki jeopolitik dengeleri köklü biçimde değiştirdi. 1948 Arap-İsrail savaşı sonrasında Filistin halkının kitlesel biçimde yerinden edilmesi, bölge tarihinin en derin siyasal ve toplumsal travmalarından birini yarattı. Filistin sorunu yalnızca ulusal bir mesele olarak değil; emperyalist müdahalelerin ve bölgesel güç dengelerinin merkezindeki sürekli bir çatışma alanı olarak gelişti. İsrail’in Batı destekli askeri üstünlüğü, bölgedeki Arap rejimlerinin krizlerini daha da derinleştirdi.
Ortadoğu’nun yeniden dizaynı sürecinde mezhepçilik de önemli bir siyasal araç olarak kullanıldı. Özellikle İran devrimi sonrası Şii-Sünni gerilimleri, emperyalist müdahaleler ve bölgesel güç mücadeleleri tarafından sürekli beslenmiştir. Mezhepsel fay hatları üzerinden yürütülen siyaset, sınıfsal çelişkilerin üzerini örterek halkların ortak demokratik ve toplumsal taleplerinin parçalanmasına hizmet etmiştir. Böylece bölge halkları ortak sömürü ilişkilerine karşı birleşmek yerine, kimlik eksenli çatışmalar içine çekilmiştir.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan savaşların önemli bölümü, yüz yıl önce oluşturulan bu emperyalist düzenin devam eden krizlerinden beslenmektedir. Irak’ın işgali, Suriye savaşı, Yemen’deki çatışmalar, İran–İsrail gerilimi ve Körfez’de büyüyen militarizasyon; emperyalist müdahalelerin tarihsel sürekliliği içinde değerlendirilmelidir. Çünkü Ortadoğu’daki kriz yalnızca bölgesel devletlerin politikalarından kaynaklanmamakta; küresel kapitalist sistemin enerji, güvenlik ve hegemonya ihtiyaçlarıyla doğrudan bağlantılı biçimde şekillenmektedir.
Bu nedenle Ortadoğu sorunu, yalnızca diplomatik müzakerelerle çözülebilecek dar bir güvenlik meselesi değildir. Bölgenin yapısal krizleri; emperyalist bağımlılık ilişkileri, enerji tekelleri, otoriter rejimler, eşitsiz gelişim ve tarihsel parçalanma dinamikleriyle birlikte ele alınmalıdır. Aksi halde ateşkesler geçici olacak, savaşlar farklı biçimlerde yeniden üretilecek ve Ortadoğu küresel güç mücadelelerinin merkezindeki kırılgan coğrafyalardan biri olmaya devam edecektir.
1979 İran devrimi, yalnızca İran’daki monarşik rejimin yıkılması anlamına gelmemiş; aynı zamanda Ortadoğu’daki emperyalist denge sistemini kökten sarsan tarihsel bir kırılma yaratmıştır. Devrim sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal yapı, Batı eksenli bölgesel düzeni reddederek bağımsız bir jeopolitik hat oluşturmaya yönelmiş; bu durum özellikle ABD'nin bölgedeki müttefikleri açısından İran’ı stratejik tehdit konumuna taşımıştır. Bu nedenle İran meselesi, yalnızca bir devletin dış politikası değil; Ortadoğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendiren tarihsel bir dönüşüm olarak değerlendirilmelidir.
Şah rejimi döneminde İran, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi. Özellikle Soğuk Savaş yıllarında İran, Sovyet etkisini çevreleme stratejisinin temel halkalarından biri olarak işlev görüyordu. Ancak devrimle birlikte bu yapı çöktü ve İran, Batı merkezli güvenlik mimarisinin dışına çıkarak kendi bölgesel etki alanını oluşturmaya yöneldi. Devrim sonrası kurulan siyasal sistem, antiemperyalist söylem, Şii siyasal mobilizasyonu ve bağımsız bölgesel güç olma hedefini birleştiren özgün bir devlet aklı geliştirdi.
İran’ın bölgesel stratejisinin temelinde “savunmayı sınırların ötesinde kurma” anlayışı bulunmaktadır. İran yönetimi, doğrudan kendi topraklarında yaşanacak bir savaşı engellemenin yolunun; bölgesel nüfuz alanları oluşturmak ve çevre ülkelerde stratejik derinlik yaratmak olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle İran, klasik devletler arası askeri dengeden çok, asimetrik savaş kapasitesine dayalı çok katmanlı bir güvenlik modeli geliştirmiştir. Bu model; vekil güçler, milis ağları, ideolojik bağlar, füze teknolojileri ve istihbarat kapasitesi üzerinden işlemektedir.
Bu stratejinin en önemli ayağı “Direniş Ekseni” olarak tanımlanan bölgesel ittifak sistemidir. İran; Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta çeşitli Şii milis yapılar, Suriye’da rejim güçleri ve Yemen’de Husiler üzerinden geniş bir etki ağı oluşturmuştur. Bu yapı yalnızca askeri değil; ideolojik ve politik bir eksen olarak da işlev görmektedir. İran açısından bu ağ, hem İsrail’e karşı caydırıcılık sağlamakta hem de ABD’nin bölgesel kuşatma politikalarına karşı savunma hattı oluşturmaktadır.
Özellikle Irak’ın 2003 yılında ABD tarafından işgal edilmesi, İran’ın bölgesel etkisini büyük ölçüde genişletmiştir. Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasıyla ortaya çıkan siyasal boşluk, İran’a Irak içinde güçlü nüfuz alanları kurma fırsatı verdi. Böylece İran, Basra Körfezi’nden Akdeniz’e uzanan stratejik bir kara hattı oluşturmaya başladı. Bu durum İsrail ve Körfez monarşileri açısından ciddi bir güvenlik tehdidi olarak algılandı.
Suriye iç savaşı ise İran’ın bölgesel stratejisi açısından kritik bir dönüm noktası oldu. İran, Beşşar Esad yönetiminin çökmesini kendi güvenlik hattının parçalanması olarak değerlendirdi ve bu nedenle Suriye savaşına doğrudan müdahil oldu. İran Devrim Muhafızları, Hizbullah güçleri ve İran destekli milisler sahada aktif rol oynadı. Çünkü Şam yönetiminin düşmesi, İran’ın Lübnan bağlantısını ve Akdeniz’e açılan stratejik koridorunu zayıflatabilirdi.
İran’ın geliştirdiği bu strateji, yalnızca askeri araçlarla sınırlı değildir. İran aynı zamanda bölgedeki Şii topluluklar üzerinde kültürel, dini ve politik etki alanı oluşturarak “jeopolitik ideolojik bağlar” geliştirmektedir. Bu durum Körfez monarşileri açısından yalnızca güvenlik değil; rejimsel istikrar sorunu olarak görülmektedir. Özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İran’ın bölgesel etkisini kendi siyasal sistemlerine yönelik uzun vadeli tehdit olarak değerlendirmektedir.
İran’ın füze programı da bölgesel stratejisinin temel bileşenlerinden biridir. ABD yaptırımları ve uluslararası izolasyon koşullarında İran, konvansiyonel askeri güç açısından rakipleriyle eşit kapasite kuramayacağını gördüğü için füze teknolojilerine, insansız hava araçlarına ve hibrit savaş yöntemlerine yoğunlaşmıştır. Özellikle son yıllarda İran’ın geliştirdiği uzun menzilli füze sistemleri ve drone kapasitesi, İsrail ve Körfez ülkelerinde ciddi güvenlik kaygıları yaratmıştır.
Bununla birlikte İran’ın bölgesel stratejisi ciddi çelişkiler de üretmektedir. Bir yandan antiemperyalist söylem geliştirilirken, diğer yandan bölgesel nüfuz mücadeleleri İran’ın kendi içinde ekonomik krizleri derinleştirmektedir. Uzun yıllardır uygulanan yaptırımlar, yüksek enflasyon, işsizlik ve toplumsal hoşnutsuzluk İran toplumunda ciddi gerilimler yaratmaktadır. Bu nedenle İran yönetimi açısından dış politika aynı zamanda iç siyasal meşruiyet üretme aracı olarak da işlev görmektedir.
İsrail açısından İran’ın “Direniş Ekseni” stratejisi varoluşsal tehdit olarak değerlendirilmektedir. Özellikle Hizbullah’ın füze kapasitesi ve İran’ın Suriye’deki askeri varlığı, İsrail’in güvenlik doktrinini yeniden şekillendirmiştir. Bu nedenle İsrail son yıllarda Suriye’de İran bağlantılı hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı gerçekleştirmiş; İran’ın bölgesel yayılımını sınırlandırmaya çalışmıştır. Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki yakınlaşmanın temel nedenlerinden biri de İran karşıtı ortak güvenlik eksenidir.
Bugün İran’ın bölgesel stratejisi Ortadoğu’daki savaş dinamiklerinin merkezinde yer almaktadır. Çünkü İran yalnızca bir devlet değil; aynı zamanda çok katmanlı bölgesel ağlar üzerinden hareket eden ideolojik-jeopolitik bir güç haline gelmiştir. Bu durum bölgedeki çatışmaları klasik devlet savaşlarının ötesine taşımakta; vekâlet savaşları, hibrit çatışmalar ve düşük yoğunluklu savaş biçimlerini sürekli hale getirmektedir.
Dolayısıyla İran meselesi, yalnızca nükleer program ya da diplomatik kriz başlığı altında değerlendirilemez. İran’ın bölgesel stratejisi; emperyalist kuşatma politikaları, enerji jeopolitiği, mezhepsel fay hatları, İsrail’in güvenlik paradigması ve Körfez monarşilerinin rejim kaygılarıyla birlikte düşünülmelidir. Ortadoğu’daki mevcut gerilimlerin önemli bölümü, tam da bu çok katmanlı çelişkilerin kesişim noktasında şekillenmektedir.
İsrail’in Ortadoğu’daki güvenlik stratejisi, yalnızca askeri savunma anlayışıyla açıklanabilecek dar bir devlet politikası değildir. İsrail’in kuruluşundan itibaren şekillenen siyasal akıl, bölgesel üstünlüğü sürekli korumaya dayanan, çevresindeki devletlerin askeri ve siyasal kapasitesini denetim altında tutmayı hedefleyen uzun vadeli bir güvenlik paradigması üretmiştir. Bu nedenle İsrail’in bölgesel politikaları yalnızca mevcut tehditlere karşı geliştirilen geçici refleksler değil; tarihsel süreklilik taşıyan stratejik devlet doktrinleridir.
İsrail’in kuruluş süreci doğrudan emperyalist müdahaleler ve sömürgeci yeniden paylaşım politikalarıyla bağlantılı gelişmiştir. Özellikle Balfour Deklarasyonu ve ardından gelen 1948 Arap–İsrail savaşı, bölgenin siyasal yapısını geri dönülmez biçimde değiştirmiştir. Filistin halkının kitlesel biçimde yerinden edilmesiyle oluşan yeni jeopolitik yapı, Ortadoğu’da sürekli savaş ve çatışma üreten tarihsel bir fay hattı yaratmıştır. İsrail devleti, kuruluşundan itibaren kendisini “kuşatılmış güvenlik devleti” olarak tanımlamış; bu nedenle askeri kapasiteyi devletin varoluşsal temeli haline getirmiştir.
İsrail’in güvenlik doktrininin merkezinde “önleyici saldırı” anlayışı bulunmaktadır. Bu stratejiye göre tehdit oluşmadan önce düşman kapasitesinin etkisiz hale getirilmesi gerekir. Bu yaklaşım özellikle 6 Gün Savaşı sonrasında daha sistematik hale gelmiştir. İsrail, bölgesel rakiplerinin uzun vadede askeri denge kurmasını engellemek için sürekli operasyonel üstünlük sağlamaya çalışmıştır. Bu nedenle hava kuvvetleri, füze savunma sistemleri, elektronik harp kapasitesi ve istihbarat ağları İsrail devlet yapısının merkezi unsurlarına dönüşmüştür.
İsrail açısından bölgesel güvenliğin temel koşullarından biri, çevre ülkelerde güçlü, bağımsız ve birleşik siyasal yapıların oluşmasını engellemektir. Bu nedenle Tel Aviv yönetimi uzun yıllardır Ortadoğu’daki parçalanmışlık durumunu kendi güvenlik çıkarları açısından avantajlı görmektedir. “Kontrollü istikrarsızlık” olarak tanımlanabilecek bu yaklaşım, bölgedeki krizlerin tamamen çözülmesinden ziyade; yönetilebilir düzeyde sürdürülmesini esas almaktadır. Çünkü sürekli iç çatışmalar yaşayan, ekonomik krizlerle boğuşan ve birbirleriyle rekabet eden devletler, İsrail açısından daha düşük stratejik tehdit oluşturmaktadır.
Bu bağlamda Lübnan, Suriye, Irak ve Filistin sahası, İsrail güvenlik stratejisinin doğrudan müdahale alanları haline gelmiştir. Özellikle Lübnan’da Hizbullah’ın yükselişi, İsrail açısından en ciddi güvenlik tehditlerinden biri olarak görülmektedir. 2006 Lübnan savaşı, İsrail ordusunun klasik konvansiyonel üstünlüğünün asimetrik savaş koşullarında sınırlanabileceğini göstermiştir. Bu nedenle İsrail sonraki süreçte füze savunma sistemlerine, elektronik izleme kapasitesine ve nokta operasyonlara daha fazla yoğunlaşmıştır.
İsrail’in İran’a yönelik stratejisi ise bölgesel güvenlik paradigmasının merkezinde yer almaktadır. İran’ın geliştirdiği “Direniş Ekseni” modeli, İsrail açısından yalnızca askeri değil; stratejik kuşatma tehdidi olarak değerlendirilmektedir. İran’ın Hizbullah, Suriye yönetimi, Irak’taki milis güçler ve Yemen’deki Husiler üzerinden oluşturduğu etki alanı, İsrail’in çevresinde çok cepheli bir baskı hattı yaratmaktadır. Bu nedenle İsrail uzun yıllardır İran’ın bölgesel yayılımını engellemek için doğrudan ve dolaylı operasyonlar yürütmektedir.
Özellikle Suriye sahası, İsrail–İran geriliminin görünmeyen savaş alanlarından biri haline gelmiştir. İsrail hava kuvvetleri yıllardır İran bağlantılı askeri hedeflere yönelik saldırılar düzenlemekte; İran’ın Suriye’de kalıcı askeri altyapı kurmasını engellemeye çalışmaktadır. Bu durum bölgedeki çatışmaları açık savaşın ötesinde “sürekli düşük yoğunluklu savaş” modeline dönüştürmüştür.
İsrail’in son yıllardaki en önemli stratejik hamlelerinden biri de Körfez monarşileriyle geliştirdiği yakınlaşmadır. Özellikle İbrahim Anlaşmaları sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri ve bazı Arap devletleriyle ilişkilerin normalleşmesi, Ortadoğu’daki bloklaşmaları yeniden şekillendirmiştir. Bu süreç yalnızca diplomatik ilişkilerden ibaret değildir; aynı zamanda istihbarat paylaşımı, hava savunma sistemleri, siber güvenlik ve ortak askeri koordinasyon gibi çok boyutlu güvenlik işbirliklerini içermektedir.
İsrail açısından bu yakınlaşmanın temel amacı İran’a karşı bölgesel güvenlik hattı oluşturmaktır. Körfez monarşileri ise İran’ın artan etkisini dengelemek için İsrail’in askeri-teknolojik kapasitesinden yararlanmak istemektedir. Böylece Ortadoğu’da tarihsel olarak birbirine karşı konumlanan güçler, ortak tehdit algısı üzerinden yeni ittifak ilişkileri geliştirmektedir.
Ancak İsrail’in bölgesel stratejisi ciddi yapısal çelişkiler de taşımaktadır. Filistin meselesinin çözümsüzlüğü, Gazze’deki yıkım, Batı Şeria’daki yerleşim politikaları ve bölgedeki askeri operasyonlar; İsrail’in güvenlik sorunlarını uzun vadede daha karmaşık hale getirmektedir. Çünkü askeri üstünlük kısa vadede caydırıcılık sağlasa da, sürekli savaş hali bölgede toplumsal öfkeyi derinleştirmekte ve yeni çatışma dinamikleri üretmektedir.
Özellikle Gazze'de yaşanan insani krizler, İsrail’in uluslararası meşruiyetini tartışmalı hale getirmektedir. Bölgesel savaşların yoğunlaşması aynı zamanda İsrail toplumunda da militarizasyonu artırmakta; siyasal kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Bu durum İsrail devletinin güvenlik merkezli yapısını daha sert hale getirirken, uzun vadeli siyasal çözüm imkanlarını zayıflatmaktadır.
İsrail’in bölgesel güvenlik doktrini bugün yalnızca Ortadoğu’yu değil; küresel güç dengelerini de etkileyen bir düzeye ulaşmıştır. Çünkü İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, Körfez’deki askeri bloklaşmalar ve Filistin sahasındaki çatışmalar; ABD, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin bölge politikalarıyla doğrudan bağlantılı hale gelmiştir.
Bu nedenle İsrail’in güvenlik stratejisi yalnızca ulusal savunma perspektifiyle değil; emperyalist sistemin Ortadoğu’daki yeniden yapılanma süreçleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Bölgedeki kontrollü istikrarsızlık hali, yalnızca yerel çatışmaların sonucu değil; enerji jeopolitiği, küresel sermaye rekabeti ve hegemonya mücadelelerinin kesişim noktasında üretilen tarihsel bir düzen biçimidir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.