İleri sürülen olgulara yanıt yerine biz "nasıl olur da 'Eren ablaya' sahip çıkmayız"la, "anti-Kürt, antisemit çevrelerin politikalarına alet oluruz"la karşılandık. Af Örgütü’nün, bazı bireylerin referansı vardı, Gerhart Baum bakanlıktan ayrıldıktan sonra başta kadın hakları ve mülteciler olmak üzere insan hakları alanında önemli çabalar sarfetmişti ve bunlar ödülü kabul etmek için yeterliydi. Yalnızca “bu konuda bilgi verebilir misiniz” diye başlayan tartışmaya dair aldığımız tutum çok “rencide edici” olmanın ötesinde, Eren arkadaşımıza yönelik linç politikasına ve saldırılara zemin hazırlayan, iyi niyetli olmayan bir sorgulama, suçlama olarak değerlendirildi

Bir ödülün peşinden bu kadar koşacağımı söyleseler inanmazdım.
Yanlış anlaşılmasın bir ödül almak için koşmaktan bahsetmiyorum.
Eski Almanya İçişleri Bakan yardımcısı ve daha sonra içişleri bakanı Gerhart Baum adına verilen insan hakları ödülünün gerçekten değerli olup olmadığını anlamak için koşturmayı kastettim.
Olayın başlangıcı İHD önceki dönem Eş Genel Başkanı, bir dönem İstanbul Şubesi Başkanı ve insan hakları mücadelesi veren herkesin saygısını kazanmış arkadaşımız Eren Keskin’e mayıs ayı başında Gerhart Baum adına ödül verilmesidir. Basında haberi okumuş ve sevinmiştik.
Adına ödül verilenleri araştırma ihtiyacı hissetmediğim için gerisine hiç bakmamıştım.
Ta ki Odak dergisinde ve TKP‘nin yayın organı Sol Haber’de Gerhart Baum ve vakfı ile ilgili haberler çıkana kadar.
Haberlerde Baum’un İçişleri Bakan Yardımcısı (1972 – 1978) ve İçişleri Bakanı olduğu (1978 – 1982) dönemlerde Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyelerinin cezaevlerinde işkence görmesinden, intihar görüntüsü altında katledilmesinden sorumlu olduğu iddiaları vardı. Yayımlanan yazılarda ismi verilen bazı RAF üyelerinin açlık grevinde öldüğü, cezaevinde katledildiği, yargısız infazla öldürüldüğü anlatılıyordu.
Baum Vakfı tarafından daha önce ödüllendirilenlerin de İsrail devletinin ve Batılı emperyalist devletlerin saldırgan politikalarına destek olanlardan seçildiği iddia edilmekteydi.
Baum ve vakfı hakkında başka iddialarda bulunulsa da bu yazı için yeterli sanırım. İsteyen bunları bulur, okur ya da daha ayrıntılı araştırır.
Bu haberleri okuyunca doğallığında şaşkınlığa uğradık.
Bir yanda sol cenahta yer alan bazı yayın organlarının iddiaları, diğer yanda da insan hakları mücadelesine saygı ve hayranlık duyduğumuz bir isim ve arkasındaki dernek, derneğimiz vardı.
Bir İHD üyesinin taşıması gerektiğini düşündüğümüz sorumlulukla Eren’den ve dernekten bir açıklama talep ettik.
Duymak istediğimiz, ileri sürülen olgulara, iddialara yönelik tatmin edici bir yanıttı.
Haberlerde ileri sürülen iddialara güçlü yanıtlar verileceğini, vakfın ve Baum’un iç yüzünün ileri sürüldüğü gibi olmadığının ortaya konulacağını ummuştuk.
Aklımıza gelen bir diğer olasılık da bir hata yapılmış olduğunun kabulü ve bunu tamir için yapılması gerekenlerin tartışılması idi.
İkinci şaşkınlık bu aşamada geldi.
İleri sürülen olgulara yanıt yerine biz "nasıl olur da 'Eren ablaya' sahip çıkmayız"la, "anti-Kürt, antisemit çevrelerin politikalarına alet oluruz"la karşılandık. Af Örgütü’nün, bazı bireylerin referansı vardı, Gerhart Baum bakanlıktan ayrıldıktan sonra başta kadın hakları ve mülteciler olmak üzere insan hakları alanında önemli çabalar sarfetmişti ve bunlar ödülü kabul etmek için yeterliydi. Yalnızca “bu konuda bilgi verebilir misiniz” diye başlayan tartışmaya dair aldığımız tutum çok “rencide edici” olmanın ötesinde, Eren arkadaşımıza yönelik linç politikasına ve saldırılara zemin hazırlayan, iyi niyetli olmayan bir sorgulama, suçlama olarak değerlendirildi.
Suçlamayı bir yana bırakalım, eleştiri dahi getirmediğimizi, kim söylerse söylesin sadece bu iddiaların tek tek yanıtlanmasının insan hakları çevrelerinde ve bireylerde yaratmış olduğu şaşkınlık ve kuşkuları gidermek için bir zorunluluk olduğunu, bu konuyu hem bir insan hakları kurumu olarak hem de kurumla doğrudan bağlantılı arkadaşımızı ilgilendirmesi açısından gündemimize almanın gerektiğini, olguları tartışmak yerine birtakım değerleri bayraklaştırarak, bazı referanslar göstererek, ciddi suçlamaları bertaraf edip etmeyeceği belli olmayan kimi faaliyetleri öne sürerek iddialara gereği gibi yanıt verilmiş olunamayacağını safça anlatmaya çalıştık.
Anlatmaya çalıştıkça iyi niyetimiz, masumiyetimiz sorgulandı, birtakım değerler bayraklaştırıldı, üzerimize sallandı.
Egemenlerin ezan-bayrak-kitap saldırılarını anımsamadan ve anımsatmadan edemedim. İş daha da kızıştı.
Dostlar sorgulasın, yanıt veririm, anlarlar diyerek yine yazdım.
Niyet sorgusu çabuk bitti, karar verildi. Kötü niyetliydim.
“Masum değiliz hiçbirimiz” biliyordum da bu anlamıyla masum olamayacağım hiç aklıma gelmemişti. O da oldu. Masum da değildim.
Neden mi burada bunları yazıyorum?
Çünkü bahsettiğim boyuttaki tepki o boyutlara vardı ki 25 yıldır üyesi olduğum derneğin, benim dahil olduğum WhatsApp grubunda düşüncelerimi ifade etmenin imkânı kalmadı. İş daha kızışacak diye endişe de duymadım değil.
Söylemeden de olmuyor.
En son 27 Haziran günü gerçekleştirilen şube genel kurulunda da benzer tutumlarla karşı karşıya kalınınca grupta konunun artık bir ödül meselesi olmaktan çıktığını, düşüncelerin İHD gibi bir kurumda dahi ifade edilememesinin esas sorun olduğunu yazıp, insan hakları mücadelesinin kurum içi ya da dışı farklı alanlarında buluşmak umudumu belirterek iki arkadaşla birlikte gruptan ayrıldım.
Evet mevcut anda artık bu ödülün peşinden koşmuyorum.
Artık bize dert olan, düşüncelerimizi ifade edemememiz, gündem oluşturma hakkımızın yok sayılması nedeniyle duyduğumuz şaşkınlık, ardı sıra gelen üzüntü ve açıkçası kızgınlık.
Düzenin yoğun baskılarıyla karşılaşmış, bin bir türlü eziyeti görmüş ve üstlendiği sorumluluk gereği gözlemleyip, raporlaştırmış bir kurumda basit bir açıklama talebinin, düşünce ve ifade özgürlüğümüzü kullanmamızın böylesi bir tepkiyle karşılanması, sol olarak içinde bulunduğumuz durumu biraz daha aydınlatmak, eksiklerimizi giderme mücadelesine olan sorumluluğu yerine getirmek için ortaya konulmalı.
Ayrıca kimse de dudak bükmemeli. Ne yazık ki birçok kurumumuz bu eksiklerle malul.
Her birimizde şu ya da bu ölçüde düzenin bıraktığı iktidar hastalığı var. Kendimdekileri bulmaya çalışıyorum. Bulup bulamadığımdan, yenip yenemediğimden her zaman da emin değilim açıkçası.
Uzatmadan söylemek gerek. Öyle değil deniyorsa da yanıtı verilsin.
Devletler, egemenler, sömürenler tarafından ezilmiş, hakları gasp edilmiş, hapsedilmiş, işinden atılmış, işkence edilmiş olmak, düzene alternatif yeni bir dünya hayal etmek, bizi otomatik olarak yoldaş yapamıyor ne yazık ki.
Öyle davranmayan çok sayıda kişiyi tenzih ederek söylüyorum, birbirimizi hâlâ rakip görüyoruz. Eleştirilerimiz, açıklama taleplerimiz kurduğumuz iktidar alanlarına saldırı olarak görülüyor. Bunun dostluktan, yoldaşlıktan, düşünce ve ifade özgürlüğünün gereğinden olabileceği, bize hak olduğu sıklıkla kabul edilmiyor. Kurduğumuz yeni dünya hayalinden ait olduğumuz grubun çıkarları uğruna tavizler verebiliyor, uzaklaşabiliyor, bunu sorgulamamanın yollarını kolayca bulabiliyoruz. İlkeler, hayaller, grupsal çıkarlara feda ediliyor. İnsanları itiyor, azalıyor, küçülüyoruz. İstisnai şekilde nicel olarak büyüsek de başta kurduğumuz hayalleri küçültüyoruz.
Bu arada enerjimizin önemli bir bölümünü farklı fikirlerle ve yaklaşımlarla bir arada iş yapmak, onların varlığını kabullenmek, farklılıklarla birlikte yol yürümek yerine iktidar alanları kurmak ya da korumakla tüketiyoruz.
Sürekli, insanların bize göre olumsuz yanlarını görüyor, çoğu kez bunları abartıp büyütüyor, kurgularla niyet okumaları yapıyor, iyi ve ortak yanları görünmez kılıyor, birlikte mücadele imkanlarını yok ediyoruz.
Mahkemelerde en ağır eleştirilerin dahi düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini AYM, AİHM kararlarına atıfla savunurken böylesi bir platformda bunları tartışmak, bunlara maruz kalmak, ötesini bir tarafa bırakalım, üzüntü verici değil mi?
Yaşadığımız baskı, haksızlık ve hukuksuzluğun koyulaşmasında bu eksiklerimizin payı ne kadar acaba?
Son söz; çizginin bu yanında olanlar olarak, karşılaştığımız her türlü haksızlığa rağmen öfkemizi azaltıp, mümkünse yok edip, üzüntümüzü çoğaltıp ama bunda boğularak umudumuzu kaybetmeyip, aynı örgüt içinde olmasa bile farklı platformlarda ortak mücadeleyi gerçekleştirebilirsek eleştirdiğimiz noktaya biz de düşmeyiz.
Karşımızdakilerde, yanımızdakilerde dostluğu, sevgiyi arasak, olmuyorsa saygıyı, sadece kendimizin değil karşımızdakinin de hakkını sonuna kadar korusak ideallerimizle daha uyumlu olmaz mıyız?
Zor ama başka çare yok, tersinin özrü de yok.
Unutmadan. Bence buradan alınması gereken bir ders daha var. Genci, yaşlısıyla her zaman sorgulayıcı olmalı, kutsallar, dokunulmazlıklar, dokunulmazlar yaratmamalıyız. Hiç kimse, hiçbir kurum eleştiriden muaf olamaz.
Bu, değerleri sıfırlamak, yok saymak değil, eleştirme hakkının kullanılmasıdır. Aynı zamanda muhatabın da ihtiyacıdır.
Eleştirisiz ilerlemek de mümkün değildir.
* Fazıl Ahmet Tamer, İHD üyesi
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.