Merkan Aksoydan ve Fuat Yücel Filizler tarafından yazılan “Öcalan Perspektifine Marksist Eleştiriler” kitabı NotaBene Yayınları’ndan çıktı. Kitap Öcalan’ın Manifesto ve Perspektif’ine Marksist eksenden eleştirilerle bu tartışmalara sistematik ve etkin bir katılım göstermekle kalmıyor, bu kritik tartışmalarda Marksizm açısından kurucu bir rol oynama iddiasını da taşıyor

Merkan Aksoydan ve Fuat Yücel Filizler tarafından yazılan “Öcalan Perspektifine Marksist Eleştiriler” kitabı NotaBene Yayınları’ndan çıktı.
Abdullah Öcalan’ın Perspektif metni yayımlandıktan sonra çok yoğun tartışmalar yaşanmıştı. Kitap Öcalan’ın Manifesto ve Perspektif’ine Marksist eksenden eleştirilerle bu tartışmalara sistematik ve etkin bir katılım göstermekle kalmıyor, bu kritik tartışmalarda Marksizm açısından kurucu bir rol oynama iddiasını da taşıyor.
Kitabı almak için tıklayınız.
Kitabın önsözü şöyle başlıyor:
Engels Anti-Dühring kitabına şöyle başlıyordu: “Aşağıdaki çalışma kesinlikle herhangi bir ‘iç dürtü’nün ürünü değildir. Tersine…” Çünkü Dühring sosyalizmin ıslahatçısı olarak ortaya çıkmış görünüyor ve sosyalizme “yeni bir soluk” getirmekle böbürleniyordu. Ancak bunu yaparken tabii ki hem Marx-Engels’in bilimsel sosyalizmine saldırıyor hem de sosyalizm diye ortaya koyduğu şey “komün” adı altında kapitalist ilişkilerin yeniden üretiminin ötesine geçmiyordu.
Hem Marx ve Engels’in bilimsel sosyalizm anlayışına hem de “reel sosyalizm” adlandırılmasıyla Sovyetler Birliği’ne Lenin’den başlatılarak geliştirilen bir dizi eleştiriler geçtiğimiz tüm yıl süreklileşmiş bir şekilde yapılırken bu tartışmalara yazarlar Marksist açıdan Sendika.Org’da yayınlanan yazılarıyla cevaplar üretmişti. Şimdi hem Sendika.Org’daki yazıların genişletilmiş halleri hem de daha önce yayınlanmamış yazıları kitaplaştırmışlardır.
Aşağıdaki pasaj da kitabın iddiasını kristalize edecek nitelikte. Yazarlar bu pasajı hem Öcalan’ın teorik yönelimindeki Marksizm’den kopuşunu görünür kılmak hem de tartışmayı bilimsel zeminde yürütmek açısından önemli görerek paylaşıyor:
Demokratik komünalizmde de her şey Proudhon’daki gibidir. Devlet, olmasın ama her şey halka kalırsa da anarşi olur, biraz olsun… Halk, mücadele etsin ama devletin düzenini bozmadan etsin…. Sınıflar, olmasın ama olsun, tekelcilik ve sınıf egemenliğinin olmadığı demokratik toplum olsun… Uygarlık güçleri, olmasın ama olsun, yani demokratik politik yönetimle denge içinde olsun… AB hukuku en üstte olsun ama hegemonya arayışına girmesin…
Ulus, ulusal egemenlik olmasın ama anayasal vatandaşlık egemenliği biçimiyle olsun… Ulusçuluk olmasın ama demokratik ulus olsun… Endüstriyalizmi reddelim ama azami verimlilik olsun… Pazar olsun ama piyasa olmasın…
Burjuva neoliberal demokrasi de olsun ama biraz da aşağıdan katılımcı demokrasi olsun…
Sonuçta demokratik komünalizm, bağdaşmaz olan ne varsa; sermaye ile emek, ezen ile ezilen, neoliberal kapitalist üretim ilişkileri ile çözdüğü prekapitalist ve geçimlik küçük üretim ilişkileri, burjuva neoliberal demokrasi ile küçük burjuva halkçı demokratizm kalıntıları, burjuva parlamenter demokrasi ile liberter demokrasi, burjuva mali oligarşik devlet iktidarı ile “özgürlükçü belediyecilik”, anarşizm ile Marksizm, kapitalizm ile kooperatifçi sosyalizm, arasındaki çelişkileri uzlaştırmaya ve birbiriyle uyumlu kılmaya çalışır. Bunu da toplumun, küçük burjuva halkçı demokratizm kalıntıları ile burjuva neoliberalizmi arasında, küçük ve orta burjuvazinin başını çektiği türden bir liberal halkçılık ile büyük burjuvazi arasında, hem demokratik iç ve dış gerilim hem de liberal/neoliberal uzlaşmacılıkla sağlanacak bir dönüşüm süreci olacağını var sayar.
“Bunların hepsi de olanaksızı, yani burjuva varlığının koşullarını, bu koşulların zorunlu sonuçları olmaksızın isterler.” (Marx, age)
“Proudhon tepeden tırnağa, küçük burjuvazinin filozofu ve iktisatçısıdır. İlerlemiş bir toplumda küçük burjuvazi, kendi durumu gereği, bir yandan bir sosyalist, öte yandan ise bir iktisatçıdır; yani büyük burjuvazinin görkemi karşısında gözleri kamaşırken, halkın çektiklerine de sempati besler. Aynı anda hem burjuva ve hem de halk adamıdır. Tarafsız kalmış olmaktan ve bayağılıktan başka bir şey olduğunu öne süren doğru dengeyi bulmuş olmaktan ötürü, yüreğinin derinliklerinde, kendi kendisiyle övünmektedir. Bu türden bir küçük burjuva çelişkiyi yüceltir, çünkü kendi varlığının temeli çelişkidir.” (Marx, age)
Proudhon’a haksızlık etmemiş olmak için, demokratik konfederalizmin Proudhon’u da hayli –geriye doğru– aştığını, bir küçük ve orta burjuva liberal ezilenci demokratizm teorisi olduğunu, Kürdistan’da neoliberal kapitalizm hakimiyeti artıp sınıf çelişkileri derinleştikçe de daha gerilere gittiğini belirtmek durumundayız.
Ancak şurada benzerlik daha kesin ki, demokratik konfederalizm teorisyeni de yalnızca burjuvazi ile halk arasında değil ezen ulus ile ezilen ulus arasında tarafsız bir hakemmiş gibi davranarak doğru dengeyi bulabileceğini sanıyor.
Sendika.Org