Ortadoğu’daki mevcut krizler, yalnızca yerel savaşlar değil; küresel hegemonya mücadelesinin bölgesel yansımalarıdır. ABD hegemonyasının aşınması, Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın askeri-jeopolitik dönüşü; bölgeyi yeni bir tarihsel kırılma sürecine taşımaktadır. Ancak bu çok kutuplu rekabet, otomatik olarak daha dengeli ve barışçıl bir dünya anlamına gelmemektedir. Aksine enerji yolları, güvenlik blokları ve jeostratejik koridorlar üzerindeki mücadele yoğunlaştıkça Ortadoğu’daki militarizasyonun ve parçalanmanın daha da derinleşme ihtimali bulunmaktadır

Ortadoğu’daki siyasal dengelerin anlaşılabilmesi için Körfez monarşilerinin tarihsel oluşumunu ve küresel kapitalist sistem içindeki işlevini çözümlemek büyük önem taşımaktadır. Çünkü bugün Suudi Arabistan, Birleşik Arab Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve diğer Körfez monarşileri yalnızca enerji üreticisi devletler değil; aynı zamanda küresel sermaye dolaşımının, bölgesel güvenlik mimarisinin ve emperyalist stratejilerin merkezinde bulunan jeopolitik aktörlerdir. Bu devletlerin yapısı klasik ulus-devlet modellerinden farklıdır; siyasal iktidar büyük ölçüde hanedanlık sistemi, enerji gelirleri ve dış güvenlik ittifakları üzerinden örgütlenmiştir.
Körfez monarşilerinin tarihsel gelişimi büyük ölçüde İngiliz emperyalizminin bölgedeki hâkimiyet politikalarıyla bağlantılıdır. 19. yüzyıl boyunca İngiltere, Hindistan yolu üzerindeki deniz ticaretini koruyabilmek için Körfez’deki yerel hanedanlıklarla özel anlaşmalar geliştirmiştir. Bu süreçte birçok Körfez yönetimi, doğrudan ya da dolaylı biçimde İngiliz himayesine girmiştir. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde İngiliz etkisinin gerilemesiyle birlikte bölgedeki güvenlik sistemi ABD merkezli yeni emperyalist düzene entegre edilmiştir.
Petrolün küresel ekonomi açısından yaşamsal hale gelmesi, Körfez monarşilerini olağanüstü ekonomik güç merkezlerine dönüştürdü. Özellikle 1970’lerden sonra enerji fiyatlarının yükselmesiyle birlikte Körfez sermayesi dünya kapitalist sistemi içinde devasa birikim kapasitesine ulaştı. Ancak bu ekonomik büyüme klasik sanayileşme süreçleriyle değil; büyük ölçüde enerji rantına dayalı biçimde gelişti. Bu nedenle Körfez ekonomileri üretimden çok finans, enerji ihracatı, lojistik ve küresel yatırım ağları üzerinden şekillendi.
Bu yapı “rantiyer devlet modeli” olarak tanımlanmaktadır. Devlet gelirlerinin büyük bölümü halktan toplanan vergiler yerine petrol ve doğalgaz gelirlerinden sağlandığı için, siyasal meşruiyet demokratik katılımdan çok ekonomik dağıtım mekanizmaları üzerinden kurulmaktadır. Körfez monarşileri toplumsal istikrarı; yüksek refah harcamaları, kamu istihdamı, güvenlik aygıtları ve dış destek ilişkileriyle sağlamaya çalışmaktadır. Ancak bu model aynı zamanda siyasal baskının, ifade özgürlüğü sınırlamalarının ve otoriter devlet yapılarının güçlenmesine neden olmaktadır.
Özellikle Suudi Arabistan, tarihsel olarak Körfez düzeninin merkezi aktörü olmuştur. Hem İslam dünyasındaki dini etkisi hem de devasa petrol rezervleri nedeniyle Suudi Arabistan, uzun yıllar boyunca ABD’nin bölgedeki temel müttefiki olarak hareket etmiştir. Ancak son yıllarda bölgesel dengelerde önemli değişimler yaşanmaktadır. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri, ekonomik modernizasyon, teknoloji yatırımları, lojistik ağlar ve askeri kapasite açısından daha bağımsız ve aktif bir bölgesel güç olmaya yönelmiştir.
BAE’nin yükselişi, Körfez siyasetinde yeni bir dönemi temsil etmektedir. Abu Dabi merkezli yönetim, yalnızca ekonomik değil; askeri ve jeopolitik alanlarda da etkisini artırmaya çalışmaktadır. Libya iç savaşı, Yemen müdahalesi, Sudan’daki mücadeleleri ve Doğu Akdeniz politikaları, BAE’nin bölgesel etkinlik arayışının örnekleri haline gelmiştir. Bu süreçte BAE, klasik Körfez monarşisi modelinden farklı olarak daha merkezi, teknolojik ve güvenlik odaklı bir devlet yapısı geliştirmektedir.
Özellikle İran’ın bölgesel etkisinin artması, Körfez monarşilerini yeni güvenlik arayışlarına yöneltmiştir. İran’ın Irak, Yemen, Lübnan ve Suriye’de genişleyen nüfuzu; Körfez ülkelerinde ciddi rejim güvenliği kaygıları yaratmıştır. Bu nedenle Körfez yönetimleri son yıllarda askeri harcamalarını büyük ölçüde artırmış; hava savunma sistemleri, siber güvenlik altyapıları ve yeni nesil savaş teknolojilerine yoğun yatırım yapmıştır.
Bu güvenlik kaygıları, İsrail ile Körfez monarşileri arasındaki ilişkilerin normalleşmesinde de belirleyici olmuştur. Özellikle İbrahim Anlaşmaları sonrasında İsrail ile BAE arasındaki ilişkiler hızla derinleşmiştir. Bu yakınlaşma yalnızca diplomatik değil; aynı zamanda istihbarat paylaşımı, ortak askeri koordinasyon ve teknoloji transferi boyutları taşımaktadır. Böylece tarihsel olarak Filistin meselesi üzerinden şekillenen Arap–İsrail karşıtlığı, yerini İran karşıtı güvenlik eksenine bırakmaya başlamıştır.
Körfez monarşilerinin İsrail ile yakınlaşması, bölgedeki bloklaşmaları daha keskin hale getirmektedir. Bir tarafta İsrail, ABD ve Körfez ekseni; diğer tarafta İran ve “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan yapı bulunmaktadır. Bu durum Ortadoğu’daki çatışmaları yalnızca ulusal güvenlik düzeyinde değil; bölgesel sistem krizi düzeyinde derinleştirmektedir.
Bununla birlikte Körfez monarşileri kendi içlerinde de önemli çelişkiler taşımaktadır. Yüksek enerji gelirlerine rağmen genç işsizlik oranları, gelir eşitsizlikleri, göçmen emeğine dayalı ekonomik yapı ve demokratik katılım eksikliği uzun vadeli toplumsal gerilimler üretmektedir. Özellikle milyonlarca göçmen işçinin ağır sömürü koşullarında çalıştırılması, Körfez ekonomilerinin görünmeyen sınıfsal temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle Körfez’deki “istikrar”, büyük ölçüde güvenlik aygıtları ve ekonomik dağıtım mekanizmalarıyla korunmaktadır.
Ayrıca enerji dönüşümü tartışmaları da Körfez monarşileri açısından yeni kriz dinamikleri yaratmaktadır. Dünya ekonomisinin uzun vadede fosil yakıtlardan uzaklaşma eğilimi, petrol gelirlerine bağımlı ekonomik yapıları kırılgan hale getirebilir. Bu nedenle özellikle BAE ve Suudi Arabistan, teknoloji, finans, turizm ve lojistik sektörlerine yönelerek ekonomik çeşitlenme stratejileri geliştirmektedir. Ancak bu dönüşüm süreçleri aynı zamanda yeni toplumsal eşitsizlikler ve sınıfsal gerilimler de yaratmaktadır.
Körfez’de oluşan yeni güvenlik bloklaşmaları yalnızca bölgesel dengeleri değil; küresel enerji sistemini de doğrudan etkilemektedir. Çünkü Hürmüz Boğazı üzerinden dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü geçmektedir. Olası bir bölgesel savaş ya da İran–Körfez çatışması, enerji fiyatlarında küresel kriz yaratabilecek sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Körfez güvenliği yalnızca bölgesel mesele değil; dünya kapitalist sisteminin sürekliliği açısından stratejik öneme sahiptir.
Bugün Körfez monarşileri, emperyalist sistemin pasif müttefikleri olmaktan çıkarak daha aktif bölgesel aktörlere dönüşmektedir. Ancak bu dönüşüm aynı zamanda bölgesel militarizasyonu artırmakta, yeni savaş risklerini büyütmekte ve Ortadoğu’daki tarihsel parçalanmayı daha karmaşık hale getirmektedir. Körfez’de oluşan yeni bloklaşmaların geleceği, yalnızca bölge halklarının kaderini değil; küresel ekonomi ve uluslararası güvenlik dengelerini de belirleyecek temel dinamiklerden biri olmaya devam edecektir.
Yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu’da yaşanan savaşlar, yalnızca bölgesel güç mücadeleleriyle açıklanamayacak kadar geniş tarihsel ve jeopolitik anlamlar taşımaktadır. Bölge artık sadece petrol rezervlerinin bulunduğu bir enerji havzası değil; aynı zamanda küresel hegemonya krizinin düğümlendiği temel çatışma alanlarından biri haline gelmiştir. Özellikle ABD hegemonyasının aşınması, Çin'in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın yeniden jeopolitik güç olarak sahaya dönmesi, Ortadoğu’yu yeni küresel rekabet çağının merkezlerinden biri haline getirmiştir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, Ortadoğu’da tartışmasız hegemonik güç konumundaydı. Özellikle Körfez Savaşı sonrasında ABD askeri üsleri, enerji yolları ve bölgesel ittifak sistemi üzerinden Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini büyük ölçüde kontrol altına aldı. Ancak 2003 Irak işgaliyle başlayan süreç, ABD açısından beklenmedik sonuçlar doğurdu. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi kısa vadede askeri başarı gibi görünse de, uzun vadede bölgesel istikrarsızlığı derinleştirdi ve İran’ın etkisini artırdı. Böylece ABD’nin “Yeni Ortadoğu” stratejisi, kontrol edilemeyen parçalanma süreçlerini tetikledi.
Afganistan ve Irak savaşlarının yarattığı ekonomik maliyetler, Amerikan kamuoyunda oluşan savaş yorgunluğu ve küresel ekonomik krizler, ABD hegemonyasının aşınmasını hızlandırdı. Bu süreçte Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden askeri-politik güç olarak sahaya dönmesi, çok kutuplu dünya tartışmalarını güçlendirdi. Ortadoğu ise bu yeni güç rekabetinin en kritik cephelerinden biri haline geldi.
Çin, Ortadoğu’ya büyük ölçüde ekonomik strateji üzerinden yaklaşmaktadır. Çin açısından bölgenin temel önemi enerji güvenliğidir. Dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biri olan Çin, Körfez petrolüne ve Ortadoğu enerji koridorlarına uzun vadeli bağımlılık taşımaktadır. Bu nedenle Pekin yönetimi, bölgeyle askeri çatışma yerine ekonomik entegrasyon ve altyapı yatırımları üzerinden ilişki kurmayı tercih etmektedir.
Özellikle “Kuşak ve Yol Girişimi”, Çin’in Ortadoğu politikasının merkezinde yer almaktadır. Limanlar, lojistik merkezleri, enerji yatırımları ve ticaret koridorları üzerinden Çin, bölgeyi küresel ekonomik ağlarına entegre etmeye çalışmaktadır. İran ile yapılan uzun vadeli enerji ve yatırım anlaşmaları, Çin’in bölgedeki stratejik etkisini artırmıştır. Aynı zamanda Çin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arab Emirlikleri ile de güçlü ekonomik ilişkiler geliştirmektedir. Böylece Pekin yönetimi, bölgesel bloklar arasında denge kurmaya çalışan pragmatik bir strateji izlemektedir.
Çin’in Ortadoğu’daki yükselişi, ABD açısından ciddi stratejik kaygılar yaratmaktadır. Çünkü enerji ticaretinin dolar dışı mekanizmalarla yürütülmesi ihtimali, Amerikan küresel finans sistemini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle Ortadoğu’daki enerji yolları ve Körfez güvenliği, yalnızca askeri değil; aynı zamanda dolar hegemonyasının geleceği açısından da kritik önemdedir.
Rusya ise Ortadoğu’ya daha çok askeri-jeopolitik perspektiften yaklaşmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası bölgede etkisini kaybeden Rusya, özellikle Suriye iç savaşına müdahalesiyle yeniden belirleyici aktörlerden biri haline geldi. 2015 sonrası Rus askeri müdahalesi, Beşşar Esad yönetiminin çökmesini engelledi ve Moskova’ya Akdeniz’de kalıcı askeri varlık sağladı.
Rusya açısından Ortadoğu’daki temel hedefler şunlardır:
Ortadoğu’daki küresel rekabetin önemli özelliklerinden biri, klasik Soğuk Savaş döneminden farklı olarak esnek ittifakların oluşmasıdır. Bugün aynı devletler farklı alanlarda hem rekabet hem iş birliği yapabilmektedir. Örneğin Suudi Arabistan bir yandan ABD’nin stratejik müttefiki olmaya devam ederken, diğer yandan Çin ile ekonomik ilişkilerini derinleştirmekte ve Rusya ile enerji koordinasyonu geliştirmektedir. Bu durum çok kutuplu jeopolitik yapının giderek daha karmaşık hale geldiğini göstermektedir.
Özellikle enerji piyasaları bu rekabetin merkezinde yer almaktadır. Petrol ve doğalgaz yalnızca ekonomik kaynak değil; aynı zamanda küresel siyasal güç üretim araçlarıdır. Hürmüz Boğazı, Babülmendep Boğazı ve Doğu Akdeniz enerji sahaları; dünya ticaretinin ve enerji dolaşımının kritik düğüm noktaları haline gelmiştir. Bu nedenle bölgedeki her kriz, doğrudan dünya ekonomisini etkileyebilecek sonuçlar üretmektedir.
ABD açısından İsrail’in güvenliği ve Körfez monarşilerinin korunması hâlâ temel stratejik önceliklerdir. Ancak Washington artık doğrudan büyük ölçekli kara savaşlarından çok; bölgesel müttefikler, teknoloji üstünlüğü, istihbarat ağları ve ekonomik baskı mekanizmaları üzerinden hegemonya kurmaya çalışmaktadır. Bu durum “vekâlet savaşları” modelinin daha da yaygınlaşmasına neden olmaktadır.
Çin ise askeri müdahaleden kaçınarak ekonomik nüfuz stratejisi izlese de, uzun vadede enerji yollarının güvenliği meselesi Pekin’i daha aktif güvenlik politikalarına yöneltebilir. Özellikle Hint-Pasifik gerilimlerinin büyümesi durumunda Ortadoğu enerji hatları Çin açısından daha kritik hale gelecektir.
Bölgedeki küresel rekabet aynı zamanda yerel devletlerin hareket alanını da değiştirmektedir. Körfez monarşileri, Türkiye, İran ve İsrail gibi bölgesel aktörler artık yalnızca tek bir küresel merkeze bağlı hareket etmemekte; büyük güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak daha özerk manevra alanları oluşturmaya çalışmaktadır. Bu durum Ortadoğu’daki jeopolitik denklemleri daha akışkan ve öngörülemez hale getirmektedir.
Özcesi Ortadoğu’daki mevcut krizler, yalnızca yerel savaşlar değil; küresel hegemonya mücadelesinin bölgesel yansımalarıdır. ABD hegemonyasının aşınması, Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın askeri-jeopolitik dönüşü; bölgeyi yeni bir tarihsel kırılma sürecine taşımaktadır. Ancak bu çok kutuplu rekabet, otomatik olarak daha dengeli ve barışçıl bir dünya anlamına gelmemektedir. Aksine enerji yolları, güvenlik blokları ve jeostratejik koridorlar üzerindeki mücadele yoğunlaştıkça Ortadoğu’daki militarizasyonun ve parçalanmanın daha da derinleşme ihtimali bulunmaktadır.
Modern Ortadoğu’nun jeopolitik önemini belirleyen temel unsur, kuşkusuz enerji kaynakları ve bu kaynakların dünya piyasalarına taşındığı stratejik deniz yollarıdır. Petrol ve doğalgaz yalnızca ekonomik değer taşıyan hammaddeler değildir; aynı zamanda küresel güç ilişkilerini belirleyen stratejik araçlardır. Bu nedenle Ortadoğu’daki savaşlar, darbeler, askeri üsler ve bölgesel bloklaşmaların büyük bölümü enerji jeopolitiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Özellikle Körfez bölgesi ve Hürmüz Boğazı, dünya kapitalist sisteminin en kırılgan enerji damarlarından biri olarak tarihsel önemini sürdürmektedir.
Yüzyıl boyunca petrol, sanayi kapitalizminin temel enerji kaynağı haline geldi. Otomotiv sektöründen askeri teknolojilere, havacılıktan petrokimya sanayisine kadar geniş bir üretim ağı petrol bağımlılığı üzerinden gelişti. Bu nedenle petrol rezervlerinin yoğunlaştığı bölgeler, küresel hegemonya mücadelelerinin merkezine yerleşti. Ortadoğu ise dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerini barındırması nedeniyle emperyalist müdahalelerin sürekli hedefi oldu.
Özellikle Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikler gibi devletler, dünya enerji piyasasının merkezinde yer almaktadır. Bu ülkelerdeki siyasal istikrarsızlık ya da askeri çatışmalar, yalnızca bölgesel sonuçlar yaratmamakta; dünya ekonomisinin tamamını etkileyebilecek krizler üretmektedir. Çünkü küresel enerji piyasaları, savaş risklerine karşı son derece hassas ve kırılgan bir yapıya sahiptir.
Bu enerji sisteminin merkezinde ise Hürmüz Boğazı bulunmaktadır. Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’ni Umman Denizi ve Hint Okyanusu’na bağlayan dar ancak son derece stratejik bir geçiş hattıdır. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu boğaz üzerinden taşınmaktadır. Günlük milyonlarca varil petrolün geçtiği bu hat, küresel enerji dolaşımının ana arterlerinden biri olarak işlev görmektedir. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanacak herhangi bir askeri kriz ya da deniz trafiği kesintisi, dünya enerji fiyatlarında ani sıçramalara ve küresel ekonomik dalgalanmalara yol açabilir.
İran açısından Hürmüz Boğazı yalnızca ekonomik değil; stratejik caydırıcılık aracıdır. ABD yaptırımları ve bölgesel kuşatma politikaları karşısında İran, gerektiğinde Hürmüz üzerinden küresel enerji akışını tehdit edebileceğini sürekli vurgulamaktadır. İran’ın füze sistemleri, deniz mayınları, hızlı saldırı botları ve insansız hava araçları üzerinden geliştirdiği asimetrik kapasite, Körfez’deki enerji güvenliği açısından ciddi kaygılar yaratmaktadır.
Bu nedenle ABD uzun yıllardır Körfez’de yoğun askeri varlık bulundurmaktadır. ABD donanması, hava üsleri ve bölgesel müttefikleri aracılığıyla enerji yollarının güvenliğini kontrol etmeye çalışmaktadır. Çünkü enerji ticaretinin kesintisiz sürmesi yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda dolar sisteminin küresel egemenliği açısından stratejik önemdedir. Petrol ticaretinin büyük ölçüde dolar üzerinden yürütülmesi, Amerikan finans sisteminin küresel gücünü besleyen temel mekanizmalardan biridir.
Ancak son yıllarda enerji jeopolitiği daha karmaşık hale gelmiştir. Çin’nin artan enerji ihtiyacı, Körfez bölgesini Pekin açısından yaşamsal hale getirmiştir. Çin, Ortadoğu petrolünün en büyük müşterilerinden biri haline gelirken; enerji yollarının güvenliği meselesi Çin dış politikasının stratejik başlıklarından biri olmuştur. Bu durum ABD–Çin rekabetinin enerji boyutunu daha görünür hale getirmektedir.
Aynı şekilde Rusya enerji piyasaları üzerinden küresel etkisini sürdürmeye çalışmaktadır. Rusya yalnızca askeri güç değil; aynı zamanda büyük enerji ihracatçısı olarak dünya ekonomisinde önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki değişimler, Rusya’nın jeopolitik kapasitesini doğrudan etkilemektedir. Ortadoğu’daki enerji krizleri bazen Rusya açısından ekonomik avantaj yaratırken, bazen de küresel rekabet baskısını artırmaktadır.
Enerji jeopolitiği yalnızca petrol üretimiyle sınırlı değildir; deniz yolları ve lojistik koridorlar da büyük önem taşımaktadır. Babülmendep Boğazı, Süveyş Kanalı ve Doğu Akdeniz enerji sahaları, küresel ticaretin en kritik geçiş noktaları arasındadır. Özellikle Yemen savaşı ve Kızıldeniz’de artan askeri gerilimler, dünya ticaret zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle günümüz savaşları yalnızca toprak kontrolü için değil; enerji akışını, ticaret yollarını ve lojistik merkezleri denetlemek için yürütülmektedir. Modern savaş stratejileri giderek “enerji güvenliği savaşı” niteliği kazanmaktadır. Limanlar, boru hatları, rafineriler, LNG terminalleri ve deniz koridorları artık askeri hedefler haline gelmiştir.
Enerji savaşlarının toplumsal sonuçları da son derece ağırdır. Petrol gelirlerine bağımlı ekonomilerde savaşlar, büyük yıkım ve eşitsizlikler yaratmaktadır. Irak, Libya ve Yemen örneklerinde görüldüğü gibi enerji kaynakları üzerindeki mücadeleler; devlet yapılarının çökmesine, kitlesel göçlere ve uzun süreli insani krizlere yol açabilmektedir. Bu durum enerji zenginliğinin toplumsal refah yerine çoğu zaman militarizasyon ve otoriterleşme ürettiğini göstermektedir.
Ayrıca küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar dünya emekçi sınıflarını da doğrudan etkilemektedir. Petrol fiyatlarındaki yükseliş; ulaşım maliyetlerinden gıda fiyatlarına kadar geniş bir ekonomik zinciri etkileyerek küresel enflasyonu artırmaktadır. Böylece Ortadoğu’daki savaşların faturası yalnızca bölge halklarına değil; dünya çapında emekçilere ve yoksul kesimlere de yansımaktadır.
Son yıllarda enerji dönüşümü ve yenilenebilir kaynak tartışmaları yoğunlaşsa da, dünya ekonomisinin fosil yakıtlara bağımlılığı hâlâ sürmektedir. Bu nedenle Ortadoğu’nun jeopolitik önemi kısa vadede azalmayacaktır. Aksine enerji geçiş süreci, kritik mineraller, yeni lojistik koridorlar ve teknoloji savaşları üzerinden farklı biçimlerde yeni rekabet alanları yaratabilir.
Bugün Hürmüz Boğazı ve Körfez hattı, yalnızca enerji geçiş noktaları değil; küresel kapitalist sistemin kırılgan sinir uçlarıdır. Burada yaşanacak büyük ölçekli bir çatışma, dünya ekonomisinden uluslararası güvenlik sistemine kadar geniş bir alanda zincirleme krizler yaratabilir. Bu nedenle Ortadoğu’daki enerji jeopolitiği, yalnızca bölgesel güç mücadelesi değil; küresel hegemonya krizinin ekonomik temelini oluşturan stratejik bir savaş alanıdır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.